İSLAM’DA DEMOKRASİ (2) Cihadist Terör, Halifelik ve İran

Selefi cihadist IŞİD örgütünün 2014 Nisan ayına kadar Katar ve Suudi Arabistan gizli servisleri tarafından hazırlandığı bir sır değili. Cihadist terörizmin bu kadar büyük başarı elde etmesi bu iki sultanın aktif desteği sonucunda oldu. Nisan ayına kadar yapılanlar Suriye’deki Cihadistleri destekleme kılıfı altında yapılıyordu. Hazırlıkların tamamının NATO, CIA, MİT ve diğer gizli sevisler aracılığıyla yapılmış olduğu da iddialar arasında.

 

Bu yüzden IŞİD’in Irak’ta başlattığı silahlı ayaklanma tüm bölgeyi tehdid eder duruma geldi. IŞİD 2 milyar dolar para ve 10 binin üstünde asker gücüyle Halep’ten, Felluja’ya ve Musul’a kadar geniş bir alanda Irak ordusuyla savaşabilecek kadar hazırlıklı olduğunu gösterdi. Bir yandan Rojava’da Kürtleri, bir yandan Şii ve Alevileri sivil, asker, köylü, memur, genç, yaşlı demeden sorgusuz sualsiz infaz ediyorlar.

 

Kitlesel cinayetlerine İslami maşruiyet kazandırmak amacıyla Halifeliği ilan ettiler. IŞİD lideri, halifeliğin her müslümanın rüyası olduğunu dile getirdi. İnternet sitelerinde beş yılda hangi sınırlar içinde halifeliği kuracaklarını gösteren bir harita yayınladılar.  Arap ülkelerinin tamamını ve Kuzey Afrika’yı kapsayan geniş bir alanda halifeliği hedeflediklerini dünya kamuoyuna açıkladılar.  

 

El Bağdadi, kendisinden önceki halifelerden bir adım daha ileri giderek, tüm müslümanların halifesi olduğunu ve müslümanların kendisini sorgusuz sualsız takip etmelerini istedi.  Amaç, İran’ın bölgede yayılmasını ve nüfuzunu kırmak, ve kuracakları devletin gücüyle Kerbela ve Necef’e saldırıp, İslam’ın 1400 yıllık kanayan yarasını yeniden deşmektir. Hitler Hristiyanlığı kullanmıştı, El Bağdadi de İslamı kullanıyor. Birbirlerinden farkları yok.

 

El Bağdadi bölgede yaptıklarıyla cehennemin kapılarını araladıklarının farkında olmalıdır ki savaşı daha geniş alanlara, halifelik ile yaymak istiyor. Suriye, Mısır, Tunus ve Fas’ta pusuda bekleyen sayısız yandaş terör örgütlerinde yetiştirilmiş imanlı intihar orduları kurma peşinde.

 

IŞİD’ın ideolojik amaçlarla halifeliği öne çıkarması, hem islam dünyasında hem de batıda bu sorunu tartışma gündemine getirdi.

 

Gerçekten de halifelik islamın amaçlarından birisi midir? Gerçekten müslümanlar birisinin din adına çıkıp politik iktidarı eline geçirmesini mi istiyor?

 

L. Esposito ve Dalia Mogahed’in, 35 ülkede 50 bin müslümanı kapsayan araştırması, ezici çoğunluğun halifeliği kesinlikle istemediğini açıkça dile getirdiğini ortaya çıkardı. Müslümanlar IŞİD benzeri iktidarları istemiyorlar ve onlara karşılar. (L. Esposito ve Dalia Mogahed, İslam adına kim konuşuyor?)

 

Müslümanların temel değerlerini bilen başarılı gazeteci Mehdi Hasan, ‘New Statement’ dergisinin son sayısındaki makalesinde devletin veya Halifeliğin islamda olmadığını şu cümlelerle açıklıyor: “İslami bilimde, tarihte ve deneysel araştırmalarda devlet denen aparatın varlığını kanıtlayacak bir belge yoktur. Hz. Muhammed’in yönettiği Medine’de ne ordu vardı ne sınırlar çizilmişti ne de bürokratik bir güç bulunuyordu. Müslümanların inanmak, dua etmek ve oruç tutmak için halifeliğe ihtiyacı yoktur. Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde müslümanlar inançlarıyla özgürce yaşayabiliyorlar. Faşistlere, ırkçılara ve İslam fobisi olanlara rağmen. Politik islam bir kez daha yanıldı. Daha fazla kan dökerek toplumu politize edemezler.”

Bir başka yazar şöyle demişti: ‘’Irak savaşından ve Arap Baharı’ndan sonra halifelik ve şeriat algısının müslümanların belli kesimlerinde azaldığı görülüyor. Buna karşılık seküler, sosyal reformcu müslümanlar arasında hadis ve hilafetin islamı yozlaştırdığı inancı artıyor. Çelişki çoğulcu modern müslümanlarla halifelik ve şeriat isteyenler arasında yaşanıyor. ‘’( Ziauddin Sardar, The Guardian, 27 Ağustos 2009 )

 

İran’da da aynı çelişki yaşanıyor. Gençler ve reformcular iktidarın çoğulculuğa, demokrasiye yönelmesini istiyor. Yönetimdeki elit ise, artık kurduğu çıkar ekseninin kırılmaya başladığını görüyor ve müslüman demokrasi diye tanımladıkları sistemlerini başka hiç bir ülkede uygulanmadığının farkında. Daha da kötüsü Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin desteği ile sürdürülen terör ortaklığının, Suriye ve Irak’ı derin bir iç krize sürüklediği ortada.  Bundan sonra İran, kendi modelini global güçlerin saldırılarına karşı korumak için ve IŞİD’in kurmakta olduğu hilafete karşı dik durmak zorunda. Bu ülkede demokratik dönüşümlerin uzak bir geleceğe ertelenme riski var. Fakat İran’da demokratik süreci hızlandıracak pozitif faktörler de az değil. Ülkenin devlet modeline ve egemen olan Şiizm ideolojisine yakından bakıldığında demokratikleşmeyi hızlandıracak potansiyelin var olduğunu görebiliriz.

 

İran Modeli ve Şiizm

ABD’li bazı politik bilimciler İran İslam Cumhuriyeti’ni yeni tür “seçilmiş otoriter” rejim olarak tanımlayarak, Venezüela ve Rusya ile aynı guruba koyarlar. Bu görüşe göre, İran dini ve askeri küçük bir elit tarafından yönetilen otoriter bir rejimdir.

 

Bazılarıysa, 1979 anayasası egemenliği halka değil tanrıya verdiği, islam ve Kuran’ı yasaların kaynağı olarak kabul ettiği için İran’ı orta çağın otokratik rejimi gibi görürler.

İran anayasası teokratik ve demokratik elementlerden oluşan otoriter bir karışımdır.

 

Anayasasındaki birinci ve ikinci madde egemenliği tanrıya devreder. Altıncı madde halkın meclisi seçmesini belirler. 19. ve 42. maddeleri yürüyüş ve gösteri, kadın hakları, özgürce konuşma, eğitim ve sağlık, azınlıklar ve özel mülkiyet haklarını garanti altına alır. (F F, July 27, 2009,  the wall street journal)

 

 

En büyük problem anayasanın 107-112. maddeleridir. Bunlar güvenlik konseyinin ve liderin rollerini belirler. Demokratik uygulamalar ve politik haklar ancak dini liderlerce belirlenmiş yetkiler dahilinde uygulama imkanı veriliyor. (F F, July 27, 2009,  the wall street journal)

 

İran İslam Cumhuriyeti’nin anayasası, Başkan’a sınırsız iktidar gücü veriyor. Başkan, orduya komutanlık etmek, hükümeti kapatmak, savaş ve barış ilan etmek ve parlamentodan çıkan yasaları reddetmek gibi yetkiler taşıyor. Seçimden ve hesap vermekten muaf tutuluyor. Halkın egemenliği bu en üst lidere terk edilmiş durumdadır. Anayasa danışma meclisi, ancak islama ters düşmeyen yasaları çıkarmakla sınırlı yasama yetkisi kullanabiliyor.

 

İran anayasası modern legal hukuk sistemini şeriat yasalarıyla birleştirmiş. İran devleti meşruiyetini ağırlıkla islamiyetin Şii yorumlarına dayanan islami prensiplerden alır.  Tüm halk müslüman iktidarın tabasıdır. En üst otorite dini liderdir. Seçmen sadece Güvenlik Konseyi’nin onayladığı adaylara oy verir. Hükümet ancak Fıkıh’tan sorumlu dini liderin ‘evet’ dediği yasaları tartışır ve kabul eder.

Şeriatın islam dünyasını etkilemesi ülkeden ülkeye farklılıklar gösteriyor.

Suudi Arabistan, Sahabeler’e dayandırılan Selefi Vahabi’ liğin etkisiyle monarşiyle yönetiliyor.

İran’da  devrimle iktidara gelen mollalar Ahli beyt’ten kaynaklanan Şiizmin biçimlendirdiği sivil otoriter teokratik bir yönetimi tercih etti.

Afganistan’da  şeriatı fanatik düzeyde uygulayan Talibanlar güçlü teokratik iktidarla ülke yönetmeye kalkıştı.

Buna karşın Türkiye, Endenozye, Pakistan ve Hindistan’da müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu farklı kimlikler var ve temsili demokrasiyle yönetebiliyorlar. Bu ülkelerde toplum yönetiminde şeriatın etkisi daha azdır.    

 

Sunni din adamları Şii Ayetullahlar gibi iktidar olmanın ayrıcalıklı olanaklarından yararlanamıyorlar. Onlar kilise görevlisi, papaz değiller. Çünkü Sunniler gözü kapalı dini liderlerini takip etmezler. Toplumsal düzeyde örgütsel hiyararşileri de yoktur. Bundan dolayı örgütlenmeleri Avrupalılar gibi ulus cumhuriyetlerde veya monarşist devletlerdedir. Bu yüzden çok sayıda Sunni, Şiili’leri dine dayalı ve ruhban bir sınıf tarafından yönetilen bir devlet kurduklarından kendilerine rakip olarak görürler. Sünniler en çok Humeynizm’in Bahreyn, Suudi Arabistan, Irak, Lübnan ve Yemen’e yayılmasından korkuyorlar. Fakat İran İslam Devleti modeli bu ülkelerin azınlık Şiileri arasında bile çok fazla ilgi görmedi. Genelikle bu ülkelerdeki Şii azınlıklar kültürel haklar mücadelesini sekülerizmi savunarak yapıyorlar.

 

İran, devrimden sonra kendine iki ana hedef belirledi. Bunlardan biri islamı birleştirmek, ikincisi ABD’yi zayıflatmak. Amacına varmak için içerde ve dışarda çeşitli stratejiler ve taktikler izliyor. Onların AKP, Hamas, Müslüman Kardeşler ve Hizbullah ile ilişkilerini sürekli iyi tutması, Şii ve Sunni  birliği yolundaki kararlılığını kanıtlıyor. İslami ayrılıkları gidermek için içerde de sağlam adımlar attı. Çıkarılan fetvalarla Sunni İslamın hassasiyetlerine ayrı bir değer verdi. Bunlar Sunni İslam toplumunda olumlu yankı buldu.

 

Humeyni, Ali Şeriati ve Üçüncü Dünya’daki düşünürlerin etkisiyle oluşturulan politik parametreler Şii’liğe ve Fars ulusal kimliğine dayanmamakta ve daha çok Pan-İslamist özellikler taşımaktadır. Bölgede Şiiler azınlıkta olmalarına rağmen İran’ın etkisi Sunnilere kadar uzanır.

 

Çin gibi, İran da büyük bir değişim geçiriyor ve daha da büyük değişimleri yapabilecek dinamizmi taşıyor. Eğitim görmüş genç ve yetenekli bir nüfusa sahip, ünivesitelerindeki öğrencilerin yarısı kadın.  IŞİD denen belanın bertaraf edilmesi ve Rojova’da Kürt halkının mücadelesinin başarıya ulaşması durumunda Ortadoğu’da demokrasi için, umutlu olmamamız için bir neden yoktur.