Kanlı 1 Mayıs 77: İGD’lilerin çakısı bile yoktu

Mehmet Tas - 27/05/2012 23:55:57 (454 okunma)



38 yıl sonra İrlanda’ daki Kanlı Pazar soruşturması 2010 yılında sonuçlandı. İrlandalıların özgürlük mücadelesinde karanlıkta kalan önemli bir tarih aydınlatıldı. İsterseniz kısaca İralanda’daki Kanlı Pazar’ı bir hatırlayalım.

Şiddete son vermek ve ablukayı protesto etmek amacıyla Kuzey İrlanda Vatandaşlık Hakları Derneği’nin 30 Ocak 1972Pazar günü Derry’de düzenlediği mitingte Britanyalı askerler kalabalığa ateş açar. Tarihe ‘Kanlı Pazar’ olan geçen bu günde ilk anda 13 ve daha sonra yaralılardan birinin hastanede ölmesiyle 14’e çıkar ölü sayısı. Aynı yılın Nisan ayında Lord Widgery başkanlığındaki soruşturma başlar. Ölümlerden sorumlu tutulan askerler ifadelerinde, IRA’nın yoğun ateş ve bombalı saldırıları altında kaldıkları için ateş açmak zorunda kaldıklarını israrla tekrar ederler.

‘Widgery Soruşturması’ sonuç raporu, Kanlı Pazar’da askerlerin ateş açmasını “pervasızlığın sınırında” olarak nitelendirir. Ancak, tüm tanık ifadeleri ve delillerin aksini göstermesine rağmen, ölenlerin silah taşıdıkları ve ilk olarak onların askerlere ateş açtıkları sonucuna varır. Katolik azınlık bu kararı kabul etmez ve başka bir soruşturma talebini yükseltir.

İkinci soruşturma ancak 26 yıl sonra, 1998’de gelir. İşçi Partisi, 1997 yılında hükümeti kurmasının hemen ardından Lord Saville’in başkanlığında yeni bir soruşturma yapılması kararı alır. 2000 yılında tanık ifadelerinin alınmasıyla başlayan bu soruşturma, 2005 yılında biter. Britanya hukuk tarihine en uzun ve pahalı soruşturma olarak geçen Saville Soruşturmasının açıklanması da, yine geçikmeyle 15 Haziran 2010’da mümkün olur.

Soruşturma, Kanlı Pazar günü öldürülenlerin hepsinin silahsız olduğunu ve “haksız ve gereksiz” yere öldürüldükleri sonucuna varır. Başbakan David Cameron Birleşik Krallıklar adına parlamentoda resmen özür diler.

Biz aynısını yapamazmıyız? Tıpkı Irlandalıların yaptığı gibi uzun ve kararlı araştırmalar yapılsa gerçekler açığa çıksa, gerçekler özgür olsa sol “rezil olmaz” prestij kazanır. Görgü tanıklarının ifadeleri, elde edilen dellilerın tamamı hukukuçulara bilir kişilere devredilmeli. 


“Sol”un güvendiği kamuoyunda saygın yeri olan tarihçi, hukukçu, psikolog, politikacı ve gazetecilerin katılacağı bir komisyonla 1 Mayıs '77 katliamı araştırılsa çok şey öğrenebililiz. Hala bu fırsatımız duruyor kullanmalıyız. Yeniden dava açılırsa Halil Berktay’ın dediğinin tersine, sol değil derin devlet rezil olur. 

Kanlı 1 mayıs '77 katliamını çarpıtan Halil Berkta'yın açıklamalarına karşı yüzlerce mesaj yazıldı tartışıldı, birbirinden değerli seviyeli değerlendirmeleri okuma fırsatım oldu. Baştan beri cesur ve ilkeli gazetecilik yapan Yalçın Ergündoğan’a gerçekten çok şey borçluyum. Net ve açık bir dille olayı anlattı. Benim gözümde Yalçın yılın gazetecisidir. Berktay ‘Hoca’ya arka çıkmaya çalışan Taraf gazetesine de güzel bir gazetecilik dersi verdi. 

Ahmet Altan ve isimlerini sayamayacağım bazı gazeteciler ‘sol’a saldırmayı büyük bir maharet sanıyorlardı. Saldırdıkça battılar. “20 bin silahlı İlerici Gençler Derneği (İGD)”linin görevli olduğunu söylemenin mantıklı bir yanı yok. Hala neyi tartışacaklarını bilmeden yazıp duruyorlar. Kanlı 1 Mayıs 77’yi mi tartışılmak isteniyor yoksa 60 ve 70’li yıllarda sol içi ayrışma ve çatışmalar mı? Bunlardan birini veya ikisini tartışmaya açılması durumunda söyleyecek çok ama çok sözümüz olacaktır. 

1 Mayıs 77, sol hareketin gelişiminde büyük bir kırılmaydı. 70’li yılları bir bıçak gibi kesmişti. 1 Mayıs’ın kanla bastırılmasına kadar solda ayrışma vardı ancak çatışma yaşanmamıştı. Bundan dolayı 77 öncesi ve sonrası solu iyi analiz etmek gerekiyor. Solun bir bölümünü oluşturan DİSK, TKP ve İGD, 1975’ten 77 ye kadar hızlı bir yükselişe geçmesine karşın katliamdan sonra, önce duraksama ve daha sonra gerileme dönemine girdi. 1 Mayıs 77’yi yalnızca 12 Eylül’e bağlantılandırmak yeterli olmaz. 



1 Mayıs 77 de alana giren Dev-Genç’in o zamanki başkanı Celalettin Can meydanda sayısız mermi sıktıklarını yıllar sonra söyleme cesaretini buldu. Halil Berktay, bu tür kişileri eleştireceğine kendini haklı göstermek amacıyla mal bulmuş magribiler gibi dört elle sarıldı. Celalettin’in sözlerini iddialarına kanıt gösterdi. Kendisinin haklı olduğunu doğrulamak için sahifeler dolusu yazılar yazdı. Ahmet Muhtar ve Aladdin Taş’ın dediklerine kulaklarını tıkadı. “20 bin silahlı İGD li” vardı iddiasının yanlış olduğunu söyleyecek kadar dürüst davranamadı, özür de dilemedi.

1 Mayıs 77 katliamının faillerini açığa çıkarmak gibi tarihsel bir girişime öncülük edeceğine Halil Hoca, kim ne zaman silaha sarıldı temelinde zehir-hafiye rolüne girişti. Ben alanın tam ortasındaydım yüzbinlerce insanın doldurduğu alana yağmur gibi kurşun yağdı. Kanıtlar bilimsel araştırmalardan geçirilmeden görgü tanıkları bilir kişler tarafından yeniden dinlenmeden intikam amacıyla küfürler savurmak etik olmuyor. 

Şimdi düşünüyorum da, Berktay bir zamanlar Marksizme, sosyalizme ve Sovyetlere saldırmasıyla solla iplerini zaten koparmıştı. Yapıcı eleştiriyapamıyordu. Sığ temelsiz tezlere dayanarak anti-komünistlerin ağzıyla argüman üretiyordu. Kanlı 1 Mayısla ilgili değerlendirmeleri de aynı. 

DİSK, TKP ve İGD’nin kanlı 1 Mayıs’taki tutarlı duruşlarını alkışlayacağına onları hedef seçti. Nabi Yağcı’ya olur olamaz sataşmalarda bulundu. Nabi’nin söylemediği sözleri söylemiş kabul ederek yalan üstüne yalan üretti. Neden TKP ve İGD’ye saldırdığını bilen var mı? Bir Profesör araştırmadan böylesi kof iddialarda bulunursa vay o ülkenin haline. 

Herkesin bildiği gibi Halil Berktay 60-70’li yıllarda TKP ve İGD’nin amansız düşmanıydı. Gençlik hareketini sonu gelmeyen bir terör sarmalına sürükleyenlerin başını çekti. Kırlardan Şehirleri kuşatma gibi ipe sapa gelmez doktora tezlerini ABD’de hazırlayan kendisidir. İşçi sınıfından Marksizmden kopuk gençlik heyecanını zirvelere taşıyan gerilla savaşlarının taktikleri 12 Marttan sonra gençlik içinde farklı fraksiyonların kurulmasına zemin hazırladı. TKP ve İGD ise, bu görüşlere karşıt saflardaydı.


İGD’nin kuruluş amacı gençleri silahlı terör olaylarından uzaklaştırmaktı. Kanlı 1 Mayıs’a kadar gençlik hareketinde tutarlı, ilkeli politika izleyen örgütlerden biriydi. Enternasyonalist demokrasiye inanan sosyalizm yolunda ilerleyen bir gençlik hareketi yaratmayı amaçladık ve başardık da. Kendimize halkın kurtuluş ordusu, cephesi, ihtilalci, komünist diyebilirdik. Ama yapmadık. Gençlik içinde farklı bir yol arıyorduk kendimize. Bundan dolayıdır ki adımızı ‘ilerici’ koyduk. Asker, sivil zümre denen sosyalizmden sapma milliyetçi damarla beslenen MDD çizgisini var gücümüzle biz eleştirdik. Üniversite gençliğinin her toplantısında, başımıza neler geleceğini düşünmeden silahlı ayaklanmaları meydanlarda biz eleştirdik.“Yolumuz işçi sınıfının yoludur” derken, kişilikleri ve cesaretleriyle bize sürekli ilham kaynağı olan Denizlerin ve Mahirlerin yolundan değil emeğin yolundan ilerleyeceğimizi ilan etmiştik. Hem de kalın harflerle.

1975-1977 gibi kısa bir tarih diliminde 110 kişiyle başlattığımız İGD hareketi saflarında onbinleri barındıran dev bir güce ulaştı. İstanbul Yüksek Öğrenim Kültür Dernği'nde (İYÖKD) birlikte olduğumuz sol radikal örgütler bir anda “revizyonizm”e karşı savaş ilan ettiler. 

İstanbul Üniversitesinde başlattığımız boykota kısa kollu gömlekle gittik diye saldırıya uğradık. Boykotlara elimizi kolumuzu salayarak gittiğimizden arkamızdan, “İGD’liler ceplerinde bir çakı dahi taşımıyor” denilerek boykot ve işgallere alınmadık, mahalle ve okullara girişlerimiz engellendi. 

Sol içi kopma ve çatışmalar hızla artarken devlet terörünü arttırdı, cinayetler birbirini izledi. Solda ne devlet ne de hukuk işliyordu. Her grubun kontrolünde tuttuğu bir kitle ve bölge oluştu. Politik tartışmalar küfürle yapılır oldu. Bize Sosyal Emperyalist, sosyal faşist revizyonist diyenlere biz“goşist” ve “maocu bozkurtlar” gibi yanlış politik formulasyonlarla cevap verir olduk. Ateşe barutla gittik, diğer guruplardan koptuk.

Sol gurupların devlet gücüne karşı söylemleri belli çevrelerde yankı buldu, ancak cılız ve etkisizdi. Esas olan işçilerin ve çalışan halk kitlelerinin hak arama mücadelesinin ufukta görünmesiydi. Egemen politik elit gelen tehlikenin ayak seslerini duyuyordu. Devletin yönetme ve kontrol etme gücü azalırken otoritesine karşı güvensizlik ve kuşku birçok kesimde artmıştı. Politik elit demokrasiyle ülkenin yönetilemeyeceğini göstermek için , o zamanın deyimiyle “demokrasi sol anarşiyi güçlendiriyor” demogojisini kullanıyordu.

Ahmet Muhtar ve Aladdin Taş söyleşilerinde sözünü ettiği, 1 Mayıs 77 arifesinde sol içi ayrılıklar yalnızca silahlı devrim yapıp yapmama üzerinden gitmiyordu. Ömer Ağın’nın bir yazısında belirttiği Sovyet-Çin çatışmasıyla da sınırlı değildi. Soldaki yarılmanın nedenlerine birkaç ekleme yapmak istiyorum: 

-12 Mart’tan sonra Ecevit hükümetiyle gelen demokratikleşmeyi sol gurupların çoğu anlamadı. O dönem hükümetinin faşist teröre karşı mücadeleyi kararlılıkla yürütmesi toplumda sola karşı önyargının azalmasına olumlu etkisi oldu. Barışçı yoldan demokratikleşme sürecine katılım perspektifini çalışan yığınlar görebiliyordu, sol ise gerçekleri görmemekde ısrarlıydı. Onlara göre, bir “burjuva” hükümetinin yerini bir başkası almıştı ne fark ederdi. 

Sovyetlerin ikinci dünya savaşında faşizmi ezmesi başta Avrupa’da ve Türkiyede sola hem ahlaksal hem de politik üstünlük sağlamıştı. Ancak sol radikal guruplar ne Türkiye’de ne de Avrupada politik ortamı okuyamadılar. Okuyamayınca da dünyadaki siyasi atmosferi kucaklayacak, sol rüzgarı Türkiye üzerine çevirecek siyasi taktikler geliştiremediler. Onlar için faşizm de, temsili demokrasi de aynıydı. Biz ise tersini savundukça, devrimi engellemekle revizyonizmle suçlanıyorduk. 

-Faşizme karşı zaferin yarattığı olanaklardan ulusal kurtuluş hareketleri oldukça yararlanmıştı. Sovyetlerin olağan üstü desteği sonucunda ulusal kurtuluş hareketleri 13 ülkede başarıya ulaşmıştı. Türkiye’deki sol guruplar da bu deneyimleri taklit ediyor savaşarak iktidara gelebileceklerine inanıyorlardı. “Ho Hoshimin biraz daha Vietnam”. “Kurtuluşa kadar savaş” sloganlarını sanki bize karşı haykırıyorlardı. -Üniversiteli gençler arasında silahla devrim yapma stratejisi yeniden kabul gördü. “Kurtarılmış bölgeler” düşüncesi şiddetin tırmanışında en önemli faktörlerden birisiydi. Diğer yandan biz, “hemen” devrimi istemediğimiz için onların hedefindeydik. 

-1 mayıs 77 de işçi sınıfının ve çalışan halkın barışçı bir eyleminin kan dökülerek dağıtılması, çalışan büyük çoğunluğun demokrasiyi yaşama ve yaşatma perspektifine karşı kuşkuları arttırdı. Ülkenin demokrasiyle “yönetilemeyeceği”, ardı arkası kesilmeyen derin devletin organize ettiği kanlı katliamlarla sözde kanıtlandı. Demokrasiyle bir ülkenin “yönetilemez” olmasına üç neden gösteriliyordu. Demokratik rejimlerde halkın artan taleplerine sistemin cevap verme kapasitesinin yetersiz kalması, kararların çok yavaş alınır olması ve sosyal uyanışın hızla çoğalması. CHP’nin sol kanadına kadar uzanan ilericilerin demokrasi cephesini oluştururken bu engeli aşmayı hedefliyorduk. 

- Stalinizme ve Maoizme karşı sınırlı da olsa eleştiri yapabiliyorduk. Soldaki diğer gruplar bu cesareti bile gösteremedi. 

- Devletin hukuk sistemi dumura uğradığından yasadışılık, mafyadan silah temin etmek, yeraltı dünyasıyla solun ilişkisinin boyutları hızla arttı. Bu nedenle de derin devletin sol gruplara ne kadar sızdığını açığa çıkarmak uzun ve sonuç alıcı araştırma gerektiriyor.

1 Mayıs 1977 katliamı ile beraber barışçı demokratik yollardan solun gelişme perspektifinin önü kesildi. Devletin halkına yönelttiği açık şiddet,barışçı yoldan iktidarı ele geçirmenin, barışçı yoldan politika yapılamıyacağını inancını artırdı. O gün, demokrasi umudu, panzerlerin altında ölen insanlarla beraber ezilerek toprağa gömüldü. 1 Mayıs 77 bu şekilde sonuçlanmasaydı işçilerin emekçilerin önderlik ettiği gerçek demokrasinin kapıları aralanabilirdi. Unutmamak gerekir ki Taksim, Tahrir Meydanından çok daha örgütlü ve bilinçli kitlelerle dolup taşmıştı. 

Herşeye rağmen DİSK, mesleki kuruluşlar ve İGD 1 Mayıs gösterilerini barışçı bir biçimde bitirebilseydi, çalışan yığınlar 1 Mayısta tüm güvenliği üstlenseydi alanda tam bir işçi denetimi sağlansaydı, ilk defa işçilerin denetiminde küçük de olsa, gerçek bir demokrasi modeli halkın karşısına çıkmış olacaktı. Politik üstünlük ve ideolojik hegemonya çalışanlardan yana dönmeye başlayacaktı. 

Ogünlerde
 hepimiz demokrasiyle sosyalizmi birbirinden ayırmıştık. Demokrasinin, burjuva temsili demokrasiden çok daha büyük olduğunu anlayabilecek kadar demokrasi deneyimimiz yoktu. Halk yığınlarının baş kaldırmasıyla demokrasinin farklı bir biçiminin, gerçek demokrasinin, toplumun geniş kesimlerinde gelişebileceğini göremedik. 1 Mayısta meydanlara akın eden yüzbinler ekonomik gücün demokratik yollardan eşit dağılımını, toplumsal kurumlarda açık oylamanın yapılmasını, çalışanların ekonomik kararlara katılımının garanti altına alınmasını talep edebilseydi, Türkiye’de demokrasi ve sol çok farklı konumlarda olabilirdi.