Kapitalizme Boyun Eğdirmek: Avrupa Solunun Farklı Bir Stratejisi


Kapitalizmden sonra sosyalizm: 1

Kapitalizme Boyun Eğdirmek: Avrupa Solunun Farklı Bir Stratejisi

Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra komünist partilerin toplumsal tabanları erirken, sosyal demokrat partiler politik ideoloji olarak saf değiştirdiler ve merkeze kaydılar. Geçmişlerinden ve geniş emekçi yığınlardan iyice uzaklaşmayı tercih ettiler. Seçim kazanmak adına bu yola girdiler ve geçici de olsaistedikleri başarıları elde ettiler. 2008 yılındaki kapitalist finans krizine kadar uzanan yirmi yıllık zaman dilimi içinde kapitalizm içi ve kapitalizm dışı 'sosyalizm'in sosyal tabanı hemen hemen tükenmişti. Bunun bir sonucu olarak liberal muhafakarlar, sevinç içinde, Marks’ın kapitalizme yönelik eleştilerinin geçerliliğini yitirdiğini ve artık tarihin çöplüğüne atıldığını ilan ettiler.

Kapitalizmden yana bu olumlu hava uzun sürmedi. 2008’den itibaren krizin yarattığı yıkıma karşı emekçi halk yığınlarının direnişi gecikmedi. Her köşeden direnişler ardı sıra geldi. Sola ve sosyalizme yeniden ilgi duyulmaya başlandı. Tarih sanki intikam alıyordu (1). Global kapitalizmin insanlığa karşı işlediği suçlar birer birer deşifre edildi, solun moral üstünlüğü yeniden güç kazandı.

Ancak stratejik politika eksikliği o kadar derindi ki kısa zamanda bunun giderilmesi mümkün değildi.

Komünist partiler başta olmak üzere, soldaki bazı marjinal sosyalist guruplar hiç bir şey yaşanmamış gibi tekrar eskiye dönülebileceğini yazıp çizerken, gürül gürül akan yaşam ırmağı sularının aynı olduğunu sanıyorlardı. Buna karşın, sosyalist solun büyük bir kesimi, geçtiğimiz yüzyıldaki zengin deneyimleri, sovyetleri, Marks’ı ve Lenin’i yeniden analiz ederek son derece önemli bulgular elde etti. Solun pratik ve teorik geçmiş mirasının araştırılması henüz başlangıç aşamasında. Ancak şimdiden denilebilir ki bambaşka ve çok farklı bir sol-sosyalist hareket Avrupa’nın ufuk çizgizgisinde görünüyor artık. Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Los Indignados, İngiltere’de Halk Meclisi milyonlarca çalışanın kol kola girip birlikte olduğu başarılı girişimlerdir.

Solun bu dönüşüm sürecinde en önemli araştırma odağı Marks’ın Kapital’i ve Sovyetler Birliği'nin Ekim Devrimi ile başlayan tarihidir. Çeyrek asır süren o dev çalışma ancak 114 ciltlik Marks-Engels Toplu Eserleri yayınlanınca daha iyi anlaşılır oldu. Kapital’in farklı amaçlar için yeniden araştırılıyor olması, Sovyetler'in zengin tarihsel deneyiminin yeniden mercek altına alınmasına neden oldu. Artık sol, geçmişiyle hesaplaşarak, geleceğini daha net görebiliyor.

''Marksizm mi Sovyetler'i yoksa Sovyetler mi Markizm'i yıktı?'' sorusunun yanıtı verilebiliyor. 'Nereye gideceğini bilmiyorsan hiç bir yol seni gideceğin yere götürmez,' sözü yakın zamana kadar en çok Avrupa solu için geçerliydi. Şimdiyse artık yavaş yavaş Avrupa solu, hedefini ve oraya götürecek yolları araştırmanın önemli bir aşamasına varmış durumda.

Gerici egemen güçler, Sovyetler'in yıkılmasıyla, çalışan yığınların daha iyi bir toplum umutlarını yıktıklarını sanmışlardı. Ancak emekçi sınıflar onları defalarca yendi ve bir daha yenmek için hızla hazırlanıyor.

Sovyetlerin yıkılması ve finans krizinin patlaması Avrupa ve ABD’de ilan edilmemiş bir sınıf savaşını başlattı. Nobel Ödülü sahibi Paul Krugerman’nın söylediği gibi 'Sınıf savaşlarının tam ortasındayız'. Emekçi yığınlar bu savaşı kazanmasını bilecektir.

Kitle eylemleriyle Avrupa liberalizmine karşı direnişler artarak sürerken, eş zamanda akademisyenlerin Marks'ın  Kapital'ini yeniden araştırmaya başlamaları, kodlarını çözme uğraşına girmeleri anlamlı ve umut vericidir. Marks’ın yazdıkları, özellikle Kapital’de söyledikleri, Avrupa’daki sol ve sosyalizm için bir hazinedir.

Sağın avukatlığını yapan kimi Türkiyeli aydınlar, aydın olmaktan çok politikacıdır onlar, Marks’ı anlamaya çalışacaklarına onda çelişkiler arama hastalığına girdiler. AKP gibi bir parti bu ‘politikacıları’ şu son bir kaç yılda üç defa suya götürdü - susuz getirdi. AKP gibi anti-demokratik bir partinin etekleri altında saklanarak Marks’a saldırabilirisiniz beyler fakat sinek gibi kalırsınız.

Kendilerini açıkça liberal ilan eden bu anti-Marksist ‘Taraf’tarların ‘köşe’lerinde saklanarak Marks’a taş atmalarına aldırmamak gerek. Gerçekten kapitalizm sonrası toplumsal alternatif için Marks’ın Kapital'de yaptığı saptamalar yeniden önem kazanıyor. Marks, Kapital’de ne söylüyor? Ve neden bu kadar çok önemli?

Kapital’in Kodları

Marks'ın yaşamı boyunca, gençliğinden ölümüne kadar, hiç bir zaman değiştirmediği bir sosyalist bakışı vardır. Söylenenlerin tam tersine, düşüncesi hiç değişmedi. Kapital'in ilk satırlarını yazarken de aynıydı, son cümlesine noktayı koyarken de aynı. Politik yaşamı boyunca hep aynı sosyalist düşüncedeydi. Ona göre sosyalizm özgür üreticilerin oluşturduğu dayanışma ve kooperasyona dayalı bir toplumsal modeldir.

Kapitalizme alternatif Marksist düşünce, Kapital'in çeşitli bölümlerinde üstü kapalı olarak yer alıyor. Kapitalizmi eleştirirken Marks, aynı zamanda onun alternatifini anlatıyor. Kapitalizm insanın ihtiyaçlarını dikkatte almadan değer ve artı-değer üretir ve onları arttırmak için amansız bir rekabet içinde olur. Mal üretimi kapitalizmle beraber evrenselleşir. Kapitalizmden önce mal ve hizmetler kullanım değerine göre değişirdi. Emek, kapitalizmle beraber, mala dönüşür. Değerin belirleyici bir rol aldığını söyleyen Marks, emeğin herşeyin kaynağı olduğunu söylemedi. Kapital’in birinci cildinin ilk bölümünde değişim değerinin ortadan kalkmasıyla işçi sınıfının özgür olacağını bilimsel bir objektiflikle anlatır. Marks, sınıf savaşlarıyla sistemin değişeceğini hiç bir yerde yazmadı ve söylemedi. Sınıf mücadelelerinin ancak daha iyi ekonomik ve sosyal haklar için gerekli olduğunu vurguladı.

Marks ne işçi sınıfını, ne özel mülkiyeti, ne pazarı ve ne de devleti araştırmadı ve yazmadı. O, sermayeyi ve  kapitalizmi araştırdı. Sermayeyi yaratan değer teorisini, Kapital’in başında mercek altına aldığında, sosyalizmin ana DNA'sını bulmuştu. Gelecek hakkında toz pembe edebiyat yapmadan, soyut değişim değerinin ortadan kalkacağını, kapitalizm öncesinde olduğu gibi kullanım değerlerinin yeniden değişimin temel süreci olacağı sonucuna varmıştı. Kapitalizm sonrası toplumun üretimi, sadece insanın ihtiyacına yönelik olacağından, birey ve toplum odaklı üretim ana hedeftir.

Soyut emeğin toplum tarafından reddedilmesi, gereksiz olması ve ekonomiyi frenlemesiyle işçi sınıfı ve çalışan yığınların değişime önderlik edebileceklerini Marks bulmuştu. Kapitalizme alternatif toplumsal model,  ekonominin nesnel süreçleri sonucunda oluşur. Ekonomik haklar ve iktidar mücadeleleri, kapitalizmin arka planda kalmasına, gözden düşmesine ve çalışan yığınların yeni ve farklı bir toplumsal modelin nesnel önkoşullarının hazırlanmasına yarar.

Emekçi yığınlardan yana  iktidarların kapitalist mülkiyet süreçlerini dikkate almadan politik amaçlar gözeterek  sistem değişikliğini zorlaması Sovyetlerde olduğu gibi tarihsel sürecin zamansız kesintiye uğramasına neden olur. Bu istenmeyen ve subjektif amaçların zorlaması sonucu yapılan değişim sonuçta sosyalizme büyük darbeler vuruyor. Çalışan çoğunluğun iktidarında kapitalizm ve sosyalizm birlikte uzun bir zaman yaşar. Sosyalizm, kendini organik bir sisteme dönüştürüp kapitalizmi egemenliği altına alıncaya kadar bu birliktelik sürer. Marks, bu geçiş sürecinin temellerini, feodalizmden kapitalizme geçişi analiz ederken araştırdı.

Marks için en önemli süreç, kapitalizmden sosyalizme, yani bir toplumsal modelden ötekine geçiş süreci idi. Feodalizmden kapitalizme geçişe ise ayrı bir değer veriyordu ve bunu detaylı bir biçimde analiz etmişti. Kapitalizm, feodalizmin egemenliği altında uzun bir süre yaşamıştı. Yani feodalizm, kapitalizmi denetim altına almıştı.

Kapitalizm, şehirlerde pazar kurmuş ve farklı ideolojiler geliştirmişti. Modern şehir yaşamı, aristokratik yaşamdan çok daha çekiciydi. Hemen hemen her yerde feodal sınıfın egemenliği sürerken, kapitalistler, kendi toplumunu kurma sürecindaydi. (2)

Özellikle diyalektik felsefenin inkarı yasası, tarihe uygulanırsa çok yararlı olur. Kapitalizm, despotik feodalizmin egemenliğini kırarak doğdu. Zaman içinde de feodalizmi ve yeni oluşmakta olan işçi sınıfını egemenliği altına aldı. Sosyalizm neden aynısını yapmasın? İki sistemin birlikte yaşaması kaçınılmazdır. Çok açıktır ki geçiş süreci uzun olacak ama kalıcı olacak.

Kapitalistler şehirlerde işletmeleri ve bankalarını kurup geliştirene kadar feodalizm kapitalizme boyum eğdirmişti. Soyut değişim değerinin işgücünü kapsamına alınca, kapitalizm, feodalizmin mülkiyet hakkı düzenlemelerini birer birer ortadan kaldırdı ve yerine kendi kapitalist mülkiyet hakkını geçerli kıldı. Egemenlik altında yaşayan kapitalizm, feodalizmi egemenliği altına aldı ve uzun bir süre yan yana yaşamayı başardı.

Bu büyük tarihsel geçişte, ileri bir toplumsal örgütlenme yaratan sınıfın, öteki sınıf üstüne egemenlik kurabileceği görüldü. Sadece üretim araçlarının mülkiyet değiştirmesinin toplumsal değişime yetmeyeceğini açık bir dille anlatan Marks’tı. Mülkiyet kırılması olmadan sistem değişikliğinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Ancak işçi sınıfı ve çalışan yığınlar toplumu sürükleyecek kendi mülkiyet anlayışına uygun örgütlenmeler yaratamazsa, kapitalizmden sosyalizme geçiş gerçekleşemez. Marks, özel mülkiyetin devlet mülkiyetiyle değişimini toplumsal değişimin bir öznesi olarak görmedi . Hükümet kararlarıyla mülkiyet değişimini ne Kapital'de ne de herhangi bir eserinde önermedi. (3)

Mülkiyet değişikliği, işyerlerinde demoksiyle başlar. Çalışanların demokratik karar alma mekanizmasına katılması sonucu, sosyal mülkiyet, toplumsal bir gerekliliğe dönüşür. Kapitalist mülkiyet, sosyal mülkiyetin egemenliği altına alınır. Devlet veya özel mülkiyet, üretimi, yukardan aşağıya çalışan insanı dıştalayarak örgütler. İkisi de bireyin özgür ve devrimci faaliyeti önünde engel oluşturur. Hangi koşul altında olursa olsun devletin ekonomik faaliyetleri ‘ilkel bir birikim yöntemidir’diyen,  Marks’tı. Onun gözünde devlet, savaşılması gereken ve yavaş yavaş sönümlenmeye mahkum bir araçtı. Marks’ın devlet anlayışı, anarşizan niteliktedir.

KAPİTALİZMİ DENETİM ALTINA ALMAK  

Geçtiğimiz yüzyılda Marksist solun Avrupa politik literatürüne iki büyük katkısı oldu. Birincisi Gramscı’nin ‘egemen ideoloji’si ve ikincisi ise sosyalist feminizmin ‘subordinasyon teorisi’. Bu iki büyük buluş Avrupa solunun hem toplumda ve hem de akademik çevrelerde sağlam konumlar elde etmelerine yaradı.

Gramscı, egemen ideolojiye karşı ittifakları genişletti, sistem karşıtı alternatifler  üretmenin olanaklarını sonuna kadar açtı ve çeşitlendirdi.

Öte yandan, feminizm, erkek egemen toplumda bir sosyal gurup olan kadınların var olan egemenliğini toplumsal uzlaşmalar elde ederek nasıl değişebileceğini öğretmesi bakımından ayrı bir önem taşıyor. Bu da yalnızca erkek-kadın ikilemi ile sınırlı değil, daha derin sosyo-ekonomik ve felsefi söylemlerin perspektiflerini sonuna kadar açtı. Feminizm, ezilen kadınların toplumsal eşitliği sisteme rağmen elde edebileceklerini göstermekle kalmadı, toplumu daha değişik düşünmeye zorlayan pratik başarıları da organize etti.

Peki geniş yığınlar açısından ne anlamı var bunların? Çalışan emekçi yığınların kapitalizme rağmen kendi yönetimlerini, kendi örgütlenmelerini, işyerlerinde demokratik eşitliği kazanarak çalışma etiğini değiştirmeleri mümkün mü? Kapitalizmin egemenliği altında sisteme alternatif süreçler yaratma olasalığı var mı? Ve nereye kadar?

Feminist hareketin başarısı kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinin daha net görülmesine ve daha uzun zaman dilimine yayılmasına yaradı. Bu hareketin etkisi sonucu Marksizm yeniden okundu ve iktidardaki sosyalist-komünist partiler kendi toplumsal yapılarını yeniden gözden geçirdiler.

Son yıllarda Latin Amerika'dan Çin’e, Vietnam'a, Küba’ya kadar  çok yerde yapısal değişimler gerçekleşti. Acaba her yer iddia edildiği gibi kapitalizme doğru mu gidiyor? Kapitalizmin zafer kazanması hiç durmuyor mu? Sovyetler Birliği'nde NEP döneminde (Yeni Ekonomik Politika) başlayan ekonomik politikaların daha da genişletimesi ve uzaltılmasını Lenin istememiş miydi? NEP, Kruşçu ve Prestroyka kapitalizme dönüşün işaretleri miydi?

Bence, hayır.

NEP politikasının tartışıldığı sıralarda Lenin'in yanında Sovyet halkının yetiştirdiği iki büyük insan vardı, Bukharin ve ismi az bilinen Evgeny Preobrazhesky. İkisi de SBKP MK üyesi ve  
N. I. Bukharin, 1888-1938, ekonomi bakanıydı. Evgeny, Stalin tarafından vatana ihenetten kurşuna dizliyor, ancak çok sonra, Prestroyka zamanında, Gorbaçov tarafından itibarı iade ediliyor. Evgeny, yeni ekonomik politikaları daha geniş teorik bakışla savunurdu. Ona göre tarihte hiç bir toplumsal yapı tek başına var olmadı. Kapitalizm tek başına yaşamadığı gibi sosyalizm de tek ve alternatifsiz sürdürülemezdi. İki sistemden biri diğeri üstüne egemenlik kuruncaya kadar birarada yaşamak zorundadır. Bu saptamanın NEP döneminin başlamasına önemli ölçüde katkısı oldu. Daha da önemlisi, bambaşka bir soruna, tarihsel materyalizmde önemli bir boşluğa parmak basmasıyla farklı tartışmaların önünü açtı. (4)

Tarihsel materyalizmi ne Marks yazdı ne de Lenin. Plehanow, Kausky, Bernshtain o dönemin ileri gelen Marksistleri, Marks’ın bilinen eserlerindeki analizlerinden esinlenerek önemli bir tarihsel kaynak, bir bilim dalı yaratıyorlar. Büyük bir iş beceriyorlar ancak yazarlar daha henüz en fazla Kapital'in birinci cildini okumuşlardı. Çoğu El Yazmaları'dan ve öteki eserlerden haberdar değillerdi.

20. yüzyılın en büyük sorunlardan biri kapitalizm ile 'devletçi sosyalizm'in birlikte yaşayabilmesi sorunuydu. Günümüzde de aynı sorun devam ediyor ve bunun uzun bir süre böyle devam edeceği bir gerçek. İki sistemin çatışması ve etkileşmesi kapitalizmin bir zaferi değildir. Bu daha çok geçiş sürecinin devam ettiğinin göstergesidir. Sosyalizm veya başka bir sistem kapitalizmi egemenlik altına alıncaya kadar bu böyle devam edecek.

(Bu konuda yazmaya ve tartışmaya devam edeceğim.)