Latin Amerika örneği…BİR SOL ALTERNATİF

Mehmet Tas - 17/07/2012 0:18:38 (161 okunma)

Latin Amerika örneği…BİR SOL ALTERNATİF

                            I
Perestroyka diye anılan Sovyetlerdeki devletçi bürokratik sosyalist modeli eleştirme tartışmalarına Küba’da Havana Üniversitesi’nde katılmıştım. Sosyalist ve komünist gençler ülkelerindeki problemlerin nedenlerini araştırıyor, çözümüne kafa patlatıyorlardı. Oradaki canlı ve hararetli toplantıların bazılarına kendim şahit oldum. Toplumsal yaşamı iyileştirmek gerekiyordu, sistem değil sorunlar ele alınıyordu. Havana’da yaşayan komünist olmayan LA (Latin Amerika) solundan herhangi bir temsilcinin bu tartışmalara katıldığını görmedim. Solun yenilenme çabalarının kötü sonuçlanabileceği ve Küba devriminin zarar görebileceği, bu gurupları endişelendiriyordu. Sonradan öğrendiğim kadarıyla tartışmalardan uzak durmalarının başka bir nedeni daha vardı. O da şuydu: LA devrimci hareketi ve Küba devriminin Sovyet deneyiminden çok farklı olduğuna inandıklarından kaynaklanıyordu. Doğu Avrupa’daki değişimle ilgili değillerdi. Onlar daha çok askeri darbelerle ve neo-liberalizmle uğraşıyorlardı. Dev kitle hareketleriyle ABD yönetiminin yukarıdan empoze ettiği ekonomik politikalara solun nasıl karşı durduğunu anlatmaya odaklanmışlardı.

Avrupa’dan uzak, kendi özgül koşullarında, farklı bir mücadele yolu seçmişlerdi. En önemlisi, onları birleştiren kıtadaki yakın geçmişte yaşanan büyük olaylardı. Güney ve Orta Amerika’daki sol militanların neredeyse tabu diye korudukları dört büyük tarihsel olay, oradaki sol bloğun karakterini belirleyen kilometre taşlarıdır:

Bunlardan birincisi, Fidel Castro’nun 1959’da Havana’ya girişidir ve hala hayranlıkla anlatılır. Bununla zaferin en ağır koşullarda bile kazanılabileceğine inanılır. 
İkincisi, 8 Ekim 1967’de Che’nin Bolivya’da öldürülmesidir. LA halkının özgürlüğü için savaşmanın önemidir. Che’nin bu mirası, LA sol kimliğinde ve dayanışma kültüründe ayrı bir yere sahip. 
Üçüncüsü, 11 Eylül 1973’te Allende’nin başkanlık sarayında katledilmesi ve seçimlerin tek başına iktidarı korumaya yetmediğinin kanıtlanması. 
Ve dördüncüsü, 19 Temmuz 1979’da Sandinist’lerin Nikaragua’da iktidara gelmeleri. 

LA solunun demokrasi mücadelesinde ağır bedeller ödediğini, sadece Nikaragua’da 50 bin insanın iç savaşta yaşamını yitirdiğini hatırlatmaya gerek var mı? Maliyeti ağır olan bu mücadele sol bir kimliğin oluşumuna, halkın demokratik iktidarını kurma sürecinde alternatif yaratmada, iktidara gelme ve iktidarı korumada, evrensel sayılabilecek deneylerle doludur. Dağlarda savaşanlar, sokak gösterileri örgütleyenler şimdi iktidarda ülke yönetiyorlar. 
Türkiye’de yeni sol ancak ve ancak geçmişine sahip çıkarak ayakları üstüne durabilir. 

Önemli tarihi olaylara ek olarak LA solunun gururlandırılmasındaki metodoloji de ayrı bir önem taşıyor. Aynı guruplar reformist hareketlerden radikal devrimcilere kadar pek çok gurubu sol kulvarda görürler. 

İdeolojik ve politik perspektifle gurupluma yapıldığında dört büyük gurup saymak mümkün: Geleneksel komünist partileri, ulusalcı ve halkçı sol, politik silahlı guruplar ve bölgesel reformcular. 
Ayrıca eylemsel planda yerel guruplar ve entelektüeller olarak da iki guruptan söz edilebilir. 

LA solunda Troçkistler ve Maocular Meksika, Bolivya ve Guatemala’da çok etkindirler. Troçkistlerin politik durumu analiz etmede, Maocuların ise halkı örgütlemelerinde etkili oldukları ve saygınlık kazandıkları bilinir. 

1920’lerde Ekim Devrimi’nin etkisiyle komünist partiler 50-60'lı yıllara kadar ulusalcı ve halkçı akımla zaman zaman çatışmalı da olsa çeşitli ittifaklar kurdu. 1968 Çin-Sovyet çatışmasında ve 1989’da Sovyetlerin ve Doğu Bloğu’nun yıkılmasından sonra partiler iki büyük bölünme geçirir. Bu iki yıkıcı olay bazı ülkelerde komünistlerin politik yaşamdan silinmesine yol açtı. Buna karşın öteki sol guruplar 90’lı yıllardan sonra hızla güç topladılar ve iktidara gelmeyi başardılar(1). 

Doğu Avrupa: Doğru teşhise yanlış Çözüm

1987’de üniversiteyi bitirip Doğu Almanya’ya gittiğimde değişim tartışmalarını TKP’ de yaşamaya başladım. Doğu Almanya’nın Güney ve Orta Amerika’dan çok farklı olduğu her haliyle belliydi. Buralarda her problemin Sovyet deneyiminin totaliter yapısından kaynaklandığı hatırlatılıyordu. Andropov’un başlattığı ve Gorbaçov’un devam ettirdiği reform ve yenilenme partinin büyük çoğunluğu tarafından destekleniyordu.

Perestroyka ve glastnost (açıklık ve şafaflık) sovyet toplumunu geliştirici politkalardı. Devletinden uzak atıl durumda politkaları izleyen çoğunluğu herekete geçirmeyi amaçlıyordu, ve doğruydu. Üst bürokratik elit hariç komünistlerin büyük çoğunluğu arkasında durdu. Fakat eleştiriler toplumsal ekonomik ve demokratik iyileştirmelerle sınırlı kalmadı. O zamanın Sovyet politikacıları yıllarca dogmatikleştirdikleri Marksizmle uğraşmaya başladılar. Yukardan ve gereksiz teorik tartışmalar toplumu böldü.

Dünyadaki sol için anlamlı olan tartışmalar kısa zamanda önemini yitirdi, zarar vermeğe başladı. Bazı tartışma noktaları solu en hasas yerinden vurdu. Bunlardan en önemlisi işçi sınıfının değişen karakterini anlamak, çok öemliydi. Fakat bununla sınırlı kalmadı. Çalışan yığınların inkârına vardı. Pazar sorunuda da aynısı yapıldı. Pazarın hangi ekonomik modellerle yararlı olabileceği araştırılmadı. Bir bütün olarak liberal pazar sahiplenildi. “Tek tek bireylerin zenginleşmesinin toplumu zenginleştireceği” sosyalist tezi kapitalizm koşullarında geçerli olabileceği ileri sürüldü. Bu ve daha pek çok sol politik ve teorik söylem tartışılıp farklı yönlere çekilmesi solun varlığını ve politikası anlamsız kıldı. 

Solu ve sosyalizmi yeniden yapılandırma, bir bütün olarak solu yeni perspektiflerle toparlama Sovyetlerin iç dinamikleri, halkın zengin kuruculuk deneyimleri ve Marksist teorinin çağdaş yönleri değerlendirilerek ve aşağıdan halkın katılımıyla ancak hayata geçirilebilirdi. Değişimin gerekliliği doğru saptanmıştı ancak bunun hangi araçlarla ve ne yönde olacağı belirsiz bırakıldığından en başta komünistlerin tepkisiyle karşılaştı. 

Kapitalizm koşullarında mücadele veren TKP’nin o zamanki bazı yöneticileri, Batı Avrupa ve LA solunun Sovyetler ve Doğu Avrupa’nın toplumsal yapısına yönelttikleri eleştirileri anlamaya çalışmadılar. Aynı sorumlu kişiler partinin tabanını anlamada da ciddi zorluklar çekiyorlardı. Yıllar sonra da olsa biri çıkıp neden TKP’nin Sovyetler ve Doğu Avrupa’yı ilgilendiren değişimi olduğu gibi sahiplendiğini anlatamıyor. 

Berlin duvarı yıkılmadan hemen önce TKP’nin sorumluları daha da ileri giderek, o zaman bile akli dengesi pek yerinde gözükmeyen Yeltsin’in çıkışlarına sarılarak, onu cesur bulduklarını yüksek sesle ilan ediyorlardı. Aynı kişiler şimdi solu toplamaya çalışıyorlar. Sormak gerekiyor. Yeltsin reformları soldan mı yapmak istiyordu? Bir tek sol alternatif var mıydı kafasında, neden sahip çıktınız? LA halkının karşı durduğu liberalizm Sovyetlerde ve Doğu Avrupa’da popülerdi ve her şey ona endekslenmişti. 

Alternatifsiz bırakılan kamuoyunun desteğini arkasına alan, alkol problemleriyle boğuşan Yeltsin’in zorlamasıyla kanserli hastaya aşırı dozda kemo-terapi uygulandığından tedavi intihara dönüştü. Başlangıçta sosyalistlerin ve işçi liderlerinin başlattığı değişim batı liberalizmine hayran Doğu Avrupalı anti-komünistlerin eline geçtiğinden, kanserli hastayı tedavi etmektense gömmeyi tercih ettiler. 

LA halklarının haykırışlarına kulak tıkayan TKP ve Avrupalı sol guruplar, Sovyet sistemi yenilenemez, Marksizm bir dogmalar yığınından başka bir şey değildir, diyerek, Marksizmi kendi iç dinamikleri aracılığıyla değil, karşıtı olan neo-liberalizmle değiştirmeyi seçtiler. Bu yaşamsal hata sağ politikaların önünü açtı, insanlık bir felaketin eşiğine sürüklendi. Devletçi ekonominin liberalizmle değiştirilmesi 20. yüzyılın ekonomi politik tarihine geçebilecek en büyük hataydı. Bir ara aşamadan geçilmemesi sonucu Doğu Avrupa ekonomileri otuz yıl geriye gitti. Liberalizm devletin elindeki ekonomilerin yıkıntıdan ibaret olduğunu medya aracılığıyla dağa taşa anlattı, sağır sultanlar bile duydu. Global finans kapital Sovyetlerde ve Doğu Avrupaki işletmeleri kurtarmayı gerekçe göstererek neredeyse bedavaya kapattı. 
Her zaman yaptığı gibi liberalizm kendisinden önce var olanını bir yıkıntı olarak gösterir ve ondan sonra sözde düzeltecek gücü varmış gibi davranır. Hepsi koca bir yalan. Doğu Avrupa’da bir çivi bile çakılmadan Fabrikalar, atölyeler, tarım alanları, binalar, maden ocakları satın alındı, o zaman ki değerleri kadar gayrimenkul yaratıldı ve dünya borsalarında kumara yatırıldı. Üretim ve istihdam beklenirken işsizlik bazı ülkelerde %40’a çıktı. Emekçilerin sefaleti diz boyu oldu. Beğenmedikleri devlet ekonomisinden çok daha gerilere çekildi. 

Bu yüzden Küba ve LA solu Avrupa’da gerçekleşen yenilenme çabalarını ciddiye almadı. Fakat kendi koşullarında Latin emekçi yığınlarının gerek gördüğü değişimi yapmada kararlı davrandılar. Aynı tarihlerde temsili demokrasiye karşı politikalarını ve tutumlarını köklü bir biçimde değişikliğe uğrattılar. Gerilla savaşlarından uzaklaşarak seçimlerle, büyük kitle hareketleriyle aşağıdan toplumu örgütleyerek neo-liberalizme karşı ayaklanmaları gündemlerine aldılar. Sol, neo-liberalizmi diğer ülkelerde yapıldığı gibi kopyalamaya ihtiyaç duymadı. Büyük çoğunluğun çıkarları doğrultusunda tasarlanmayan politikalara ilgi göstermediler. Tarihte doğruluğu defalarca kanıtlanmış yığınlarla, demokratik platformlarda siyaset yapmak LA solunun başarısını getirdi. Tersi bir yolda ilerlemeyi deneyenler, Sovyetlerdeki değişimi olduğu gibi kopyalamaya çalışan Türkiye solu, TKP/TBKP dahil, tüm komünist partiler ya politik faaliyetlerine son vermek zorunda kaldı ya da toplum içinde son derece etkisiz hale geldi.

1989’da yüz binler duvara saldırıp yıktığında finans kapitalin çürümüş ahlakını sürükleyip getiren bir sel felaketinin önünü açtıklarının farkında değillerdi. Onlar duvarın yıkıntıları üstünde zafer çığlıkları atıyordu, LA solu ise neo-liberalizmin ürettiği yıkımı zindanlarda, işkencelerde, geriye çekilen ekonomik kalkınmasında, 240 milyona varan yoksulların günlük yaşamında görüyordu. LA’da sol halkın yaşam hakkı, eşitlik ve demokrasi için sokak sokak, mahalle mahalle liberalizmi kovalarken, aman vermezken, o zamanlarda Doğu Avrupa’da yaşayan bazı yoldaşlarımız neo-liberalizme yeni yaşam alanları bulmakla meşguldüler. 

80 ve 90’lı yıllarda Doğu Avrupa ve LA’da yaşanan süreçler birbirinin tam tersidir. “Yeni Sol” alternatif arayışları sürerken, bu iki deneyimden doğru sonuçlar çıkarmak solun önünü açar güç verir. 
Berlin Duvarı yıkıldığında Londra’daydım. BBC’den ve dünya basınından an be an bu tarihsel olayı izliyordum. Demokratik seçimlerle iktidara gelemeyen komünist partiler, sessizce, gürültü patırtı yapmadan yönetimleri muhalefete devrettiler. Meşruiyetini seçimlerle tescil etmemiş yönetimlerin iktidarda kalmaları sosyalizme ve demokrasiye de aykırıydı. Ve bunu kendilerince akıllı ve onurlu yöntemlerle iktidar değişikliğinin önünü açarak gösterdiler.

Tarih yanlış kabul etmez. Berlin duvarının çökmesinin zafer sarhoşluğunu üzerinden atmadan 1990’lı yıllarda LA solu ABD’yi karşısına almış, ağır yumruk darbeleriyle serseme çevirmişti. Liberalizm lanetlenmişti bu kıtada. Öte yandan Sovyetler ve Doğu Avrupa yıkılırken halka hiç bir şans tanımadan “komünizm”in yerini, liberalizm aldı. Halkların ihtiyacı olan gerçek demokrasi “temsili demokrasiyle”, devletçi ekonomi “liberal finans kapitalizm”le değiştirildi. Hata büyüktü. 


Sol / Sosyalizmin Çöküşü 

Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın yıkılması, solu/sosyalizmi dört bir kıtada ölümün eşiğine sürükledi. 

1990'lı yıllarda LA'da demokratik halkçı iktidarların toplumsal desteği hazırlanırken genelde sol, karanlık bir tünelin içinde sıkışmıştı. Sosyal demokrasi yolunu şaşırmıştı. Sovyet sistemine bağlı geleneksel komünist modele sıkıca bağlılığından şaşmayan Türkiye Komünist Partisi ve onun devamı olan Türkiye Birleşik Komünist Partisi ise politik ve ideolojik argüman üretemez duruma düştüğünden kapatılmıştı. Gerekçeleri şuydu: TBKP tabelalarını parti binalarına asarak, liderleri ülkeye göndererek komünizm üzerindeki tabuyu ve yasakları kaldırttık, 141 ve 142. Maddeler bizim sayemizde tarih oldu ve kısmi de olsa bir başarı elde ettik. Kendimizi feshediyoruz fakat daha farklı ve daha güçlü bir şekilde yeniden yapılanacağız. Yirmi yıldır bu yeni yapılanmaya başlanmdı, böyle bir niyet var mı ? onuda bilmiyoruz. Neden Yunanistandaki gibi bir SYRIZA yaratamadık? 

80 yıllık Sovyet modelinin çöküşü solda o kadar derin yarıklar açtı ki; İngiliz İşçi Partisi’nin üçüncü yol denemeleri, Stalinizmin amansız düşmanı Troçkist hareketin ideolojik boşluktan yararlanma çabaları da sonuç vermedi ve bu gidişi tersine çeviremedi. Sosyal Demokrasi çalışan yığınların asgari kazanımlarını koruyamaz duruma düşerken, Çin ve Vietnam’ın sosyalist olmayan yoldan sosyalizmi kurma denemeleri, Doğu Avrupa ülkelerinin liberalizme ve kapitalizmin vahşi kâr ve aşırı tüketime sürüklenmesinin karşısında örnek olabilecek bir alternatif yaratamadı. 

Berlin duvarının yıkılmasıyla başlayan yeni-liberalizmin ve yeni-muhafazakâr hegemonya 2008’deki ekonomik krize kadar devam etti. Yaklaşık yirmi yıl boyunca, 1989-2008, Türkiye’de, Latin Amerika hariç ve dünyanın pek çok yerinde sol ve sosyalizm hor görüldü, aşağılandı, suçlandı, küçük düşürüldü, karalandı, iftiraya ve hakarete uğradı. O dönem boyunca sosyalist düşünceye karşı güvensizlik ve kuşku o kadar çok pompalandı ki, kapitalizme karşı hemen hemen hiç bir eleştiriye rastlamak mümkün olmuyordu. Kapitalizmin doğal, ezeli ve ebedi olduğu algısı yaygınlaşmıştı. Kapitalizmin alnına vurulan ölüm damgası kapatıldı. Ekonomide neo-liberalizm ve kültürde post modernizm, kapitalizmin imdadına yetişti. İki akım sağ ve sol ayrımı tanımadan bir ur gibi tüm siyasi hareketlere ve toplumun tüm kesimlerine yayıldı. Çok sayıda komünist ve sosyal demokrat parti, özgürlük ve eşitlik projesi olan sosyalizmin karşıtı olan liberalleşme rüzgârına kapıldılar. Emekçi insanlığın eşitlik haklarını dillendiren sosyalizmin bir köşeye fırlatılmasına destek oldular. LA deneyimini göz ardı eden solun önemli bir kesimi sosyalizmin son duasını okumakla meşguldü.

90’lı yıllarda gerici güçlerin tüm bölme, parçalama uğraşlarına rağmen LA solu politik mücadeleye Türkiye’deki gibi ara vermedi. TKP/TBKP gibi militanlarını, örgütlerini bir kenara bırakıp başka başka yollara sapmadılar. Sovyet modelinin olumsuz etkisini kırmak ve çalışan yığınları iktidara taşımak gibi önemli sorumlulukları birlikte üstlendiler ve gerekli çağdaş değişim gerçekleştirdi. Çalışan çoğunluğun yanında duran ve onlardan öğrenmeyi gelenek haline getiren bu devrimci hareketler, bugün kıtada tam sekiz ülkede demokratik halkçı iktidarları başarıyla yönlendiriyor. 

Peki biz TİP/TSİP/TKP/TBKP’liler ne olduk? 

LA, İspanya ve Yunanistan’daki sol gibi dik duramaz mıydık? 
Neden bu hallere geldik? 

Sovyetlerde hiç mi demokrasi yoktu? 

Sosyalizm adına hiç bir şey yapılmadı mı? 

Hatalarımızı dobra dobra ortaya koymadan “yeni bir sol” alternatifine girişmemiz baştan yenilgiyi kabul etmekle eşittir.

Kendimden biliyorum, 90’lı yıllarda okuduklarımı, öğrendiklerimi, deneyimlerimi, politik kimliğimi kimseyle paylaşamıyordum. “Başkası için mücadele etmek” ayıplanıyordu. Türkiye halkı solu böyle mi görüyordu? Hayır. Aydınlar arasında bir belagat tutulması oldu, dolaşan liberal virüs 2008 yılına kadar engelsiz olarak ve alabildiğine genişledi. 
Güney LA solu, kendine özgü yeni sosyalist bir söylem geliştirdi. Teorik, ideolojik genellemeleri yeniden ve yeniden formüle ederek değil, egemen politik elit tarafından terk edilen büyük çoğunluğun sorunlarına çözümler arayarak, demokratik halk iktidarları alternatifini geliştirdi. Solun bu yeni açılımına LA emekçi yığınları güven duydu ve demokratik hareketin içinde yer aldı. 2000 yılından itibaren halkın desteğini arkasına alan sol, bir seçim başarısından öbürüne yürüdü. Şimdi kıtanın hemen hemen tamamı sol ve sosyalist iktidarlarla yönetiliyor. Önce temsili demokrasiyle meşruiyetini kazandı, sonra demokrasiyi geliştirmeyi öğrendi. LA solu merkez soldan sosyalizme kadar farklı olan politik akımları, farklılıklar içinde birliği koruyarak biraraya getirmeyi başardı.

Latin Amerika: Sol / Sosyalizm Daha Gerçekçi

1980-90’lı yıllarda tüm kıtayı yıkıma götüren LA’da kriz tekrarlanmadı. O yıllarda kamu borçlarının hızla büyüdüğü, enflasyonun patladığı ve sosyal sefaletin son sınırına vardığı felaketli yıllar tekrar edilmedi. Güçlendirilerek kıtaya empoze edilen neo-liberalizm halkın dev kitle gösterileriyle sert tepkiyle karşılaştığı dönemler geride kaldı. Halkın protestoları yeni alternatifler üretilmesine yol açtı.

Bu ülkelerde yaşananlar, Türkiye ve dünyadaki sosyal direnişler için paha biçilmez deneylerle doludur. 

80’lerin başında yeni-liberal politikaların laboratuarı olan LA son yıllarda ABD’nin ekonomik ve politik egemenliğinden uzak, liberalizm karşıtı muhalif bir merkeze dönüştü. LA’nın politik haritası yeniden çizildi. Muhafazakâr ve liberal ideolojik egemenlikten sonra ilerici iktidarlar kıtayı dünyanın en dinamik politik merkezine dönüştürdü. Karizmatik liderler, politik otoriter hareketler bu tarihsel değişimin en önemli parçalarını oluşturuyor. Emek koalisyonları, yerli halkın ve kadınların politikadaki artan ağırlığı, birbiri ile ilgili sosyal-kültürel guruplar çağdaş bir kombinasyon oluşturuyor. 

LA, neo-liberalizmi ve muhafazakârlığı geride bırakarak, uluslararası ilerici alternatifin odağı haline gelmiş durumda. 

LA’da yürütülen mücadeleler sağ saldırılara karşı başarılı cevaplar vermenin yollarını açtı. Çalışan yığınların ekmeğine saldıran IMF’ye karşı, sosyal muhalefet, borç ödemelerin durdurulmasını, borçların gözden geçirilmesini ve incelemeye tabi tutulmasını talep edebilecek kadar cesur taleplerde bulundu. Ayrıca önemli bankaların devletleştirilerek borç verenlerin denetim altına alınması çağrısında bulunuldu. 

“Eşitlik ve Özgürlük” isteminin yeniden gündeme gelmesinin en önemli faktörü Küba devriminin özüne ilişkin tartışmaların başlatılmış olmasıdır. Büyük ekonomik sıkıntılara karşı direnerek 50 yıldır Küba ayakta durabiliyor. ABD’nin ambargosuna ve yanlış ekonomik politikalara rağmen eğitim ve sağlıktaki başarıları, Küba’nın LA'daki saygınlığını arttırdı. “Eşit haklar” için mücadele farklı parametrelerle gündemin baş maddesi olmaya devam ediyor. 

Günümüzün neo-liberalizmine karşı alternatif stratejik tartışmalar, “yeni gelişim, bölüşüm, hümanist ve adil, eşitlikçi, adalete uygun” parametrelerle biçimlenen kapitalist modellerin sınırları içinde sürüyor. Fakat LA’da geliştirilen “21. yüzyıl sosyalizmi” gibi alternatifler, belki bu önermelerin tamamının yeniden düzenlenmesini gerektirebilir. Bu politik strateji şimdilik muğlak ve somut hedeflerden yoksun görülebilir. Ancak, anti-kapitalist gündem açık ve nettir: Sosyalist ana düşünceyi yeniden canlandırmak. Gözden düşmüş, kuşku duyulan ve güvenilmeyen bu kavramın içini yeniden doldurmak ve itibarını iade etmek son derece anlamlı ve önemlidir (2). 

LA’da çağdaş eşitlik ve özgürlük projesine yeni içerik ve geniş kapsam vermek için ideolojik mücadelelerin yapıldığını gösteren birçok işaret var. Bolivya’da toplumsal sosyalizmin anlamı üstüne tartışmalar sürüyor. Venezuella’da bir yanda devletin zirvesinde çatışmalar sürerken aşağıda büyük çoğunluğun katıldığı inisiyatiflerle yeniden yapılandırma çalışmaları gerçekleşiyor. Küba’da, devrimin kazanımlarını kaybetmeden geniş demokrasiyle eşitlik hedefi nasıl yenilenebilir tartışmaları yapılıyor. 

Fakat en önemlisi yeni bir nesil aktivistlerin varlığı, solun örgütlediği sosyal hareketler ve yeni örgütlenme biçimleri hızla artıyor. 
Latin Amerikan Marksist geleneği içinde sosyalist düşüncenin ve pratiğin geliştirilmesi başlangıç aşamasında olmasına rağmen umut verici sürprizlerle doludur. 

Krizden çıkış arayan toplumlar yeniden sola ilgi duymaya başladı. 
Sovyet deneyimini tartışıp önemli sonuçlar çıkarmakla kalmayan sol, çağdaş koşullara uygun geçmişin zengin deneyimlerinden dersler çıkararak Latin Amerika’da alternatif olmaya başladı. Eski Ortodoks kesin formüllerden uzak duran, öğrenen ve yaratıcı olmaya karar veren dinamik, esnek ve kendini çabuk toparlayan bir konum sergiledi. 
Bu değişimlerin sol muhalefeti örgütlemeye çalışan Türkiye demokrasi güçlerinin bu kıtadan alabileceği çok öğretici derslerle dolu olduğu kanısındayım. DEVAM EDECEK