Marksizm; Yeniden Yapılanma

Mehmet Tas - 27/04/2011 23:44:58 (685 okunma)


Marksizm; Yeniden Yapılanma 

Öğrenci Direnişi, Komünist Manifesto ve Marksizm’in Doğuşu 
Trafalgar Meydanı 
onbinlerce üniversite öğrencisiyle hınca hınç dolu. Ülkenin dört bir yanından gelen erkek, kadın, müslüman, komünist, ilerici, İngiliz, Türk, Kürt, Arap, Avrupalı, Afrikalı kenetlenmiş hep birlikte polis barikatlarına yükleniyor, yarmaya çalışıyor. Ayrım gözetmeden kardeşçesine, yürek yüreğe direniyorlar. Gencecik haykırışlar liberal- muhafazakâr koalisyon hükümetinin yüksek eğitimi pahalılaştıran politikasına lanet yağdırıyor. Umutsuz haykırışlar buz kesen Londra semalarında yankılanarak kayboluyor. Onbinlerden bazılarının gözlerine, o pırıl pırıl gözlerine bakıyorum, başarabilme ışıltısı arıyorum.

Yaşar Kemal’in dediği gibi, göçmenler sevdiklerini yanlarına alırlar, gittikleri yerlerde hep onlarla beraber yaşarlar. Ben de bu meydanda sevdiklerimle beraber yaşıyorum. Marks dahil dünyadaki tanınmış Marksistler hep yanı başımda, benden ayrılmıyor. DİSK, İGD, 1 Mayıs 1977, Taksim Meydanı sanki burada. Bu meydana açılan tüm caddeleri hep İstanbul ve İzmir’dekilere benzetiyorum. Bu meydanın her caddesi Taksim’e veya Hürriyet meydanına çıkar diye hayal ediyorum. Burada toplanan 50 bin genç, şu polis barikatlarını yıksalar hırslarından Taksimde soluğu alırlar… 

Tarihin derinliklerinden süzülerek gelen Marks’ın eğittiği yoksul işçilerin ruhu, binlerce üniversitelinin içine sinmiş, dirençlerine güç katıyor. Yerinde durmayan sağa sola koşturup duran gençlerin tam ortasında, onları seyretmek ne büyük mutluluk. Sesim çıkmıyor, bağırmıyorum, kalabalığın gölgesinde hep hayal kuruyorum. Otuz yılda dünya nasıl bu hale geldi? Milyonlarca çalışanın paralarından toplanan 3.2 trilyon sterlinlik servet, bir gecede, hiç bir kanuna dayanmadan, bankaların kasalarına boşaltıldı. Milyarlar nerede? Bilen var mı? Yine de, yetmez dedi bankerler. Şimdi de yüksek eğitimden, sağlıktan, konut fonlarından paralar kırpılıyor onlara aktarmak için. Tarihe meydan okuyan bu onurlu alanda benim dışımda herkes yeter diye haykırıyor, ben ise hayallerime dalmış gidiyorum. 

Trafalgar Meydanı yüzlerce yıllık tarihinde hep bu umutlarla gelen yüz binlere kucak açtı, haykırışlarına tanık oldu. Bu meydan milyonların umudunu, acılarını bir sır gibi saklar. Marks bu meydanın bir ucundan öbürüne yürüyerek geçip, Komünist Manifesto’nun basıldığı Holborn’a giderdi. Yorgun, parasız ve deryalar kadar ağır bilgisiyle, sessizce buralardan yürüyüp geçerdi. Cepleri yazı ve gazete kupürleriyle dolu olurdu. Yeryüzünde olup biten her şeyi en ince ayrıntısına kadar takip ederdi. O tarihlerde onun fikirlerinden esinlenen Marksistler, Avrupa’nın her yerine bir çığ gibi yayıldılar. 19. yüzyıl ortalarında işçilerin en bilgesi, aydınların en aydını Marksistlerdi. Onlar sosyalistlerle, anarşistlerle, komünistlerle birlikteydiler. O zamandan beri Trafalgar Meydanı zulme karşı direnenleri sevgiyle karşılar. Burası Londra’nın kalbi, Londra benim kalbim. 

Soğuktan her tarafım titriyordu. Meydanın etrafındaki tarihi binalardan birindeki kitapçıya girip ikinci katından kalabalığı seyretmeye karar verdim. Kitapçının kapısından içeri girince tahta merdivenlerden yukarı çıktım. Geniş pencerelerden ayaklarımın altında kalan meydanla yüz yüze geldim. Şöyle bir baktım. Hükümet binasına giden yolun başında o kadar yoğun bir kalabalık var ki, neredeyse polis barikatı yarıldı yarılacak. En önde anarşistler polise sopalarla saldırırken, orta yerde kalabalık bir gurup, yolda yakılan ateş etrafında toplanmış sloganlar atıyor. 

Haydi aslanlarım finans kapitalin boğazına ot tıkayın diyemeden, uzaktan Marks’a benzeyen birinin binaya doğru geldiğini görür gibi oldum. Bu kadarı olamaz, o kadar çok benziyor ki, sanki ta kendisi. İyi görmek için daha dikkatli baktım, evet çok benziyor. Yaklaşık yüzelli yıl önce Marks’ın bu binaya geldiğini, Engels’le ve işçi liderleriyle burada tartıştığını biliyordum. Belki de Marksın ruhuydu bu, kim bilir? 

Marks’ın hayaleti veya kendisi şimdi karşımda otursa, birikmiş sorularımı zincir halkaları gibi bir bir ardı sıra dizerdim. İlk sorum, Komünist Manifesto’nun tamamını kendisinin yazıp yazmadığı olurdu. 
Pencerenin kenarındaki koltukta otururken karşımda Marks’a benzettiğim o İngiliz’i görüverdim. Biraz daha dikkatlice baktım, “Aaa… bu Eric Hobsbawn” dünyanın en büyük Marksist tarihçilerinden biri. Kendine boş bir yer arıyordu. Hemen ayağa kalktım. Buyurun oturun, dedim. 

-Beni nasıl hemen tanıdın? İlk sorusu oldu.

-Küçüklüğümden beri tanırım, diye cevap verdim.


Gülerken elimde tutuğum kitaba bakıyordu. Raftan aldığım onun önsüzüyle basılan Komünist Manifesto’ydu. Soracağım o kadar çok sorum var ki. O hiç beklemeden Manifestoyla ilgili çok sevdiği bir arkadaşından duyduğu bir anıyı anlatmak istediğini söyledi ve hemen şunu ekledi, “Doğu Avrupa’da Komünizmin yenilgisi Marksizm’i koyu karınlıkların içine gömdü” dedi, gerisini getiremedi. Tarihçiyi her gören yanına gelip elini sıktığından sözü kesildi. Ben de onun söylediği son söze kafayı taktım.

O günlerde kiliseye giden işçiler Marksist, komünistler Marksist, sosyalistler Marksist idi. Marksizm, Avrupa’da sönmeyen bir alev gibiydi. Biz burada, bu meydanda, 50 bin üniversiteli gençle bu alevin sayesinde yaşam buluyoruz. Daldığımı fark eden hocaların hocası Eric Hosbawn dışarıdaki polis, itfaiye ve ilk yardım arabalarının siren sesleri arasında, bir anısını anlatmaya başladı. Ben ve etrafımızı saran onun hayranı geniş bir kalabalık, dinlemeye başladık:

Arkadaşı Hans Morgenthau’nun babası 1. Dünya savaşından önce Almanya/Bavaria’da bir kasabada doktormuş. İşçilerin yoğun yaşadığı bu kasabada, açlıktan ve kötü çalışma koşullarından dolayı verem yaygınmış. Doktor, çoğu zaman ölmek üzere olan işçileri görmeye gidermiş. Yaşama umudunun olmadığını söyler, son isteklerini sorarmış. Nereye gömüleceklerini, incili, papaz isteyip istemediklerini hepsine ayrı ayrı sorarmış. O bölgede, hemen hemen tüm işçilerin isteği aynı olurmuş: Mezarda yanlarında bir Komünist Manifesto’yla gömülmek. 

İkimiz birbirimizin gözlerine baka kaldık. Tek bir sözcük söyleyemez olduk. Boğazım düğümlendi, gözlerim doldu. İnsanlığın umudu, emekçilerin rüyası komünizme ne oldu? Nasıl bu hale geldik?
Büyük tarihçi bizden ayrılmadan önce çoğunu Manifesto’nun girişinde yazdığı şu önemli notları aktardı: Komünist Manifesto yani ilk komünist çığlığımızın, miladımızın, ne yazık ki basım tarihi, Marks ve Engels tarafından yanlış yazılmış. İki büyük düşünür, kitabın adının sosyalist manifesto mu yoksa komünist manifesto mu olacağını tartışmışlar. O günün koşullarında komünist demenin daha doğru olabileceğini tahmin ederek komünist manifesto’da karar kılmışlar. Engels, komünistlerin taleplerinin yazılmasını istemiş, fakat Marks, işçi sınıfının durumunu analiz etmeyi daha uygun görmüş. Marks o tarihte henüz, işçi sınıfının işgücü karşılığı olan ücretleri bulmamıştı. Tarihi materyalizme dayanarak sınıfsal analizler yapmış. Komünistlerin talepleri bölümünü kendisinin yazmadığı söylenir, sonradan eklenmiş, kendisi de itiraz etmemiş. Marks yaşamı boyunca Komünist adı altında bir tek bu eseri bıraktı, komünist adında bir parti de kurmadı. Engels 1842’de, Marks da 1843’te Hesse’nin etkisiyle komünist oluyorlar. Yani Manifestoyu yazmadan bir kaç yıl önce.

İskenderiye’den göç etmiş Musevi bir aileden gelen doksan dört yaşında Eric Hosbawn, ‘Dünyayı Değiştirmek’ adlı kitabıyla sayısız eserlerine bir yenisini, belki de sonuncusunu, ekledi. Latin Amerika’da Marksizme ilginin çok arttığını, oralara gittiğinde kendisini evindeymiş gibi hissettiğini gazetecilere söylemiş. 

O ayrılıp gidince bir ara bir sessizlik oluştu. Hatta bazıları eşyalarını alıp gitti. Sessizliği bozan ismini sonradan öğrendiğim Micheal Bearnway oldu. Marksizm’e ilginin yeniden artmasının nedenlerini anlatmaya başladı. 

Marksizm’in dönüşü 

Günümüzde Marksizm’i yeniden okuma ve anlama isteği insani bir taleptir. Bu talebi etkileyen iki faktör var: Endişe ve güven. 
Endişeden dolayı, çünkü geniş tarihsel söyleme, geleceğe yönelik ileri sürülen alternatiflere, küçültülen diyalektik materyalist anlayışa, reddedilen sınıf anlayışına ve doğal karşılanan kapitalizmin arıza ve patolojilerine karşı duyulan kuşkular büyük endişeler yaratıyor. 
Güvenden dolayı, çünkü yaşadığımız bu dönemde önüne çıkanı yakıp yıkan kapitalizm hakkında yapılan Marksist öngörülere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuluyor, Marksist temelde düşünsel eleştiriler tam da şimdi gerekiyor. Marksizm’in her söylemi ve her bir kuramı büyük bir kuşatma altında olmasına karşın, sistemi eleştiren bilinç, Marksizm'in reddettiği şeyin ne olduğunu arıyor ve buluyor. 
Sovyetler Birliği’nin tabutu üstüne boşaltılan toprak, Marksizm’i de beraber gömmedi mi? Araştırmacı bilinç, neden öldüğü ileri sürülen Marksizm’i çekici görüyor. Bu ölmüş diye zorla gömülen düşünce, yalnızca sosyal, ekonomik ve politik bir düşünceler toplamı değil; o her bir kapitalist süreci anlama ve görme gücüdür. Toprak altına itilip son duası okunan, 20. yüzyılın hayaletinin 21. yüzyılda yeniden ve eskisinden daha güçlü geri dönmeyeceğini kim tahmin edebilir? Bilimsel düşünceler insanoğlu gibi ölümlü değildir.”


Micheal Bearnway konuşurken, ruhumu okuyordu sanki. Yıllarca aç ve sefil bu şehirde yaşadım. Sabahlara kadar şehrin dört bir yanında gazete dağıttım, gün boyu karanlık köşelerde müze bekçiliği de yaptım. Hep aynı umutla, bu masanın etrafında bu büyük insanların yazdıklarını okuma ve yeniden yorumlama umuduyla bugünleri bekledim. 

Post-Marksist söylemlerle Türkiye’nin sorunlarını tartışan, çözümler arayan eski yoldaşlarım gözlerim önüne geldi. Çoğu benim gibi düşünmüyor artık. Onlar da avuç avuç toprağı Marks’ın tabutunun üstüne attı. Kimdi o Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ kitabını çevirip Marks’ın mezarına fırlatan! Ne kadar acı verici bir manzara. Marksizm olmadan ne özgürlük olur ne de demokrasi. Marksizm’in en büyük gücü, hiç beklenmedik bir yerde ve zamanda yeniden ortaya çıkmasıdır. Ne kadar uzaklara fırlatırsanız, ne kadar derinliklere gömerseniz gömün, o sessizce yeniden geri gelmesini bilir; kimse boşuna çabalamasın. Marksizm yeniden ve yeniden global kapitalizme karşı inandırıcı itirazları, doğru direnişleri ve alternatifleri öngörmeyi sürdürecektir. 

90’lı yıllarda bu kitapçıya her geldiğimde bir rafın ucunda Marks’la ilgili eski bir kaç kitap bulurdum. Çok az sayıda Marksist kitaba rastlardım burada. Son yıllarda o kadar arttı ki, Marks’ın o heybetli fotoğrafının altındaki raflar Marks’ın ve Marksistlerin kitaplarıyla dolu. Tesadüfen burada bulunanların hemen her biri düşünür. Bu insanlar, raflarda dizilen yüzlerce kitaptan birkaçını yazmış ya da mutlaka çoğunu okumuştur. Dışarıda hakları için direnen gençlerin eylemlerine o kadar çok önem veriyorlar ki, bu yüzden buradalar.

Ben hayallerimden kurtulup yeniden konuşmalara kulak kabarttığımda Micheal şunları söylüyordu. 

“Marksizm’in doğuşu, çoğu zaman yapay, gerçek dışı ve sübjektif sanılır. Halbuki o kapitalizmin ikizidir. Onunla aynı tarihlerde doğdu ve onun gibi gel gitlerle, alçalıp yükselmelerle, krizlerle dolu bir tarihe sahip.” 

Bundan elli yıl önce başlayan ve yakın tarihlere kadar devam eden olaylar, Michael’ı doğruluyor. ABD’de, Türkiye’de ve öteki ülkelerde anti- komünistler, ülkelerin en namuslu aydınlarını işkencelerden geçirirken, Stalin, Sovyetlerde terör estirirken ve 1956 Macar direnişinin ezilmesinden sonra Marksizim’in sonsuza dek yok edildiği sanıldı. 1960’larda bambaşka bir yoldan gürül gürül, daha da güçlü geri geldi. ABD’de sivil özgürlük hareketiyle, Türkiye’de İşçi Partisi ile, Avrupa’da Yeni Sol’la ve Latin Amerika’da sosyalizm deneyimleriyle ve 68 Prag olaylarının hemen akabinde Marksizm geçmişini eleştirerek ve geleceğin tasarımlarını tartışarak yeniden yaşam buldu. Sanat, edebiyat ve politikada yetişen Marksistlerin hepsi kapitalizme karşı yepyeni iddialarla, reel sosyalizmi de, bağımlı ülkeleri de eleştirerek Marksizm’i ileriye taşıdı. Şeffaflık, tazelik ve kargaşa içinde Marksistlerin kendilerine ve kapitalizme yönelttikleri eleştiriler, Marksizm’in hayal gücünü arttırdı ve kozmopolitan global bir dönem başlattı. 

Dünyada eşine az rastlanan Türkiye İşçi Partisi deneyimi ve ilerici gençlerin omuzları üstüne yükselen TKP’nin 70’lerdeki atılımı bu döneme denk gelir. Ulusal kurtuluş hareketlerinin kuruculuk görevini üstlendikleri Türkiye Marksistleri, toplumu sarsan dev kitle eylemlerini organize ederken, Batı’da Marksizm, akademilerde okutulan bir derse indirgendi, yaşamın pratiğinden koparıldı. Araştırmalar, bunun yerine toplumsal sorunların üzerinde yeniden yapılandırıldığı cinsiyet, etnik ve kültürel sorunlara odaklandı. Marksizm’in toplumsal ve sınıf mücadelesiyle olan bağları koptukça kendini yenileme olanakları da azaldı. 1980’lerde Marksizm günlük yaşamın eleştirisinden daha da uzaklaşarak ilke ve prensiplerinin daha da netleşmesine yönelmesi, kendini tekrar etmesi özünün ve mücadele azminin ikinci plana itilmesine yol açtı. 

1980’lerde ilginç gelişmeler oldu. Sovyetler, Macaristan’daki ekonomik müdahelelerine son verdi, Polonya’daki Solidarite hareketi ve en son Perestroyka zincirleme olarak birbirini takip etti. Türkiye’de 12 Eylül’ün zulmü sonucunda solun etki gücü hemen hemen yok edildi. Doğu Almanya, Berlin duvarının yıkılmasına engel olamayınca, Sovyetler dahil tüm sosyalist ülkeler birer birer kapitalizme yöneldi, pazarın ve demokrasinin istilasına uğradı. Batı Avrupa ve Türkiye’de neo-liberizmin ve post-modernizm sosyal devleti yok etmek için dört cepheden saldırdı. Her alanda Marksizm terk edildi, reel sosyalizm ‘özgür dünya’ ile bütünleşti. Öte yandan 90’lardan 2000’lerin ortalarına kadar milyonların umudu olan demokrasi ve serbest pazar ekonomisi, Doğu Avrupa’da bekleneni vermedi. Bu ülkelerin tamamı eskisinden daha kötü ekonomik koşullar içine girdi. Bu durum Marksizm’in, yaşanan deneyimlerin ışığında yeni perspektiflerden yönelen eleştirilerle kapitalizme ve onun üst yapı kurumuna yeniden saldırıya geçme fırsatını verdi. 

Michael’ın ABD’de Berkeley Üniversitesi’nde bir profesör olduğunu, benim gibi onu dikkatlice dinleyen yanımdakinden öğrendim. Berrak ve akıcı diliyle toplanan kalabalığın hayranlığını kazandı. Hemen yanında başka birisi sözü aldı. Adının Eric olduğunu ve bir üniversitede hocalık yaptığını söyleyen kişi bir soruyla tartışmalara katıldı.
“Sovyetlerin yıkılmasından sonra Marksizm nasıl bir anlam kazandı? Batıda bazılarının dediği gibi, Marksizm’in kalesi yıkıldı ve Marksizm de onunla beraber defnedildi. Ekim devriminden sonra oluşan totaliter rejim, aslında, Marksist teorinin pratiğe uygulanmasıydı, o da gitti. Neki, Marksizm’in hiç bir yaşam damarı kalmadı diyenler, 2008 finans krizinden sonra derinlerden gelen sesleri yeniden duymaya başladılar.” 
The Wall Street Journal, The Newyork Times gibi büyük medya gurupları bile dünya kapitalist sistemin nasıl kontrol dışı krize yuvarlandığını, Marksizm’i temel alarak anlatıyor. BBC’in bazı kanallarında sık sık Marks’ın kitaplarından bazı pasajlar okunarak olaylar yorumlanıyor. United Airlines’ın işveren yolcularının uçakta Marks’ın kitaplarını okudukları saptanmış. 

Türkiye’de ise tersi oluyor. “Tesadüfen” bir araya gelen Marksist geleneklerden gelme Taraf yazarlarının çoğu Marksın adını bile ağızlarına almıyorlar. Bir makalesinde Ahmet Altan ise daha da ileri gidiyor. Marks’ın toplum bilimlerini doğa bilimleriyle anlattığını söyledikten sonra diktatörlere saldırıyor. Utanmasa Marks’ı diktatör ilan edecek nerdeyse. Ömrü boyunca bir tek demokrasi kitabı okumayan, Kuran’ı ise dört defa okuduğunu ilan eden bir başbakandan özgürlük bekleyenler, Marks’ı bir kalemde siliyorlar. Demokratik bir anayasayı AKP’den bekleyenler, ona destek verenler, ezber bozanlar, statükoyu yıkmaya çalışanlar, Marksizm’den uzak durarak Türkiye’yi demokratikleştireceklerini sanıyorlar. 

Marksizm bir doktrin veya bir ideoloji değildir, o bir eşitlik ve özgürlük kültürüdür. Hiç bir felsefe hiç bir politik akım eşitliği ve adaleti onun kadar derinlemesine analiz edemedi. 

Binlerce Marksizm 

1956, 1968 ve 1989’da olduğu gibi her nesil kendine yeni bir Marks yarattı. Birinin bıraktığı kavgayı ötekisi devam ettirdi. Şimdi binlerce Marksizm dört kıtada vicdanını ve düşünce refleksini yitirmiş olan kapitalizme karşı direniyor. Hele Latin Amerika’da olup bitenler inanılmaz heyecan yaratıyor. 

Farklı guruplara bölünen Marksistler, Marksizm’deki çoğulculuğu zenginleştirdi. Gören Therborn’e göre, Habermas Anderson, Cohen and Poulantzas’ın yer aldığı ‘yeni Marksizm’ ile Laclau and Mouffe, Habermas and Honneth, Fraser, Castells, Debray and Bauman’nın taraftar olduğu ‘post-Marksizm’ arasında kıyasıya bir mücadele yürüyor. Marks ve Marksizm temelinde süre giden bu ideolojik mücadelenin olumsuz tarafı akademik kalması ve kitlelerden, pratikten kopuk olmasıdır. Diğer yandan olumlu tarafı da, yaşanan yeni süreçleri anlamada zengin bir kaynak sunmasıdır.

Dünyayı değiştirmek için Marksizm değişmeli. Marksizm geliştiği ölçüde toplum için insanlık için, uğrunda mücadele verdiğimiz yararlı olan ilerici düşünceler filizlenebilir. Marksizm’in dinamosu olan; kapitalizmin geçiciliği, toplumsal dirençlerin gerekliliği ve yeni bir toplumsal model zorunluluğu aynı zamanda tüm değişim projelerinin de kaynağıdır. 

Yeni Marksistler, Marksizm’i ciddi bir biçimde güncelleştiriyor, Marksizm’de yenilenme arıyor, yani yaşamsal önemi olan ilkeleri benimsiyor, eski olanları ise reddediyorlar. 60 ve 70’ler de öyle oldu. Devletle kapitalizm arasındaki ilişkileri, sosyal hareketleri ve sınıf ilişkilerini, gelişmekte olan ülkeleri ve reel sosyalizmi tartışarak çoğulcu bir zemin yarattılar. Tüm tartışmalarda cinsiyet, ırk, kültür ve etnik faktörler sınıf farklılığı kadar önemsendi ve toplumsallaştırıldı. 60’lı 70’li yıllarda büyümeye başlayan yeni Marksizm bu tartışmalar sayesinde ilerici insanlığa güzel bir günü müjdeleyen bir şafak vakti gibiydi. 

Yine Michael, söz aldı. Pırıl pırıl bir beyinle, inci gibi sözlerle, Marksist aileyi öylesine bir tasvir etti ki, kendimi bir kitapçıda değil, boğazda yıldızlarla beraber yaşıyorum sandım:

“Gelenekçi Marksizm, kökü, gövdesi, dalı, çiçeği olan dev ve asırlarca capcanlı yaşayan, etrafına güç ve mutluluk veren, orman gibi bir ağaçtır. Bu öyle bir ağaç ki, Marks ve Engels’in yazılarıyla kökünden hayat bulur ve kendi iç mantığıyla büyür. Dış şartlara yağmura, kara kışa, fırtınalara karşı direnen, bir de dış mantığı vardır. Alman Marksizm’i, Rus Marksizm’i, Batı Marksizm’i, üçüncü dünya Marksizm’i bu ağacın gövdesinden etrafa fışkıran kimi ince, kimi uzun dallardır. Kökü derinliklere giden Marksist ağacın dalları da büyüyor ve yeniden yeşeriyor. Kimi dalları meyve verirken, kimileri ise gövdeye zarar veriyor. 

Alman Marksizm’i – Bernsatin, Kausky ve R. Luxemburg- kapitalizmin son kriziyle çökmeye başladığını, evrimleşerek sosyalizme doğru gittiğini, devrimlerin yerini reformlar aldığını tartışmıştı. Bu söylemin dayandığı kaynaklar ‘Kapitalin’ üçüncü cildi, Engels’in “Ütopik ve bilimsel Sosyalizmi’dir. Rus Marksizm’ine yön veren kaynaklar; Lenin’in Devlet ve İhtilal’i , “Fransa’da iç savaş”, “Gotha Programının Eleştirisi”dir. Batı Marksizm’i ise, Marksın başka eserlerine başvuruyordu: Lukacs’ın başlattığı Marksizm’in eleştirisi, Marks’ın mal fetişizmi ve Paris Elyazmaları’na dayanır. Gramsci hapishane notları, 18. Brumaire ve Fransa’da sınıf savaşları, batı Marksistlerinin sıkça başvurduğu yapıtlar arasındadır. Hemen ilk akla gelen bu kısa katalog, daha da zenginleştirilebilir. Marksist ağacın bu dalları toprak altındaki farklı farklı köklere uzanır. Bu yeni yüzyılda küresel düzeyde Marks’ın önemi Komünist Manifesto perspektifiyle daha iyi anlaşılabilir. Marksizm’in öldüğünü söyleyenler, köklerin zaten kuru olduğu iddiasından yola çıkarlar. 

Kendini Marksist ailenin içinde sayan Sovyet Marksizm’i veya Leninci Marksistler ne yazık ki kendilerini ve Marksizm’i geliştiremediler. Ancak, bulaşıcı hastalık fazla yayılmadı. Aynı daldan yeni filizler çıkacaktır. Ağaç metaforuyla anlatmak istediğim, gövdenin bazı bölümlerinde çürüme ve kuruma olsa bile, yaşayan Marksist geleneklerin, ağacın köklerinden tekrar bir yaşam bulabileceğidir. Bu nedenle, bilimin tümünü bir hazine gibi korumamız gerek. Kasırga, ağacın dallarını hatta gövdesini bile alıp gittiğinden en derindeki köklerden araştırmalara başlamamız gerekebilir. Reel sosyalizm deneyiminden sonra Marksizm, geçmişinden kendini koparamaz. Geleceği düşünebilmek için geçmişe sarılmaktan başka alternatif yoktur.” 


Ne kadar güzel sözlerdi bunlar. Yıllarca duymak istediğim buydu. Teşekkürler Londra, benim güzel şehrim. Marksizm’le dünyanın en güzel şehri. Dağ gibi karşımda duran sayısız kitapların arasındaki bir tanesinin kapağında Marks’ın fotoğrafına odaklanıyorum. Kapaktaki Marks gülümsüyor gibiydi. Bu güzel ortama uyarak ben de söz aldım: 

“Modernizmi, anti-modernizme ve post-modernizme karşı savunun Marksizm, aynı zamanda ekonomi politiğini derinden eleştirir. O, yabancılaşmanın ve sömürünün olmadığı ileri düzeylerde gelişmiş modernizmi hedefler. Marksizm, aydınlanma ve modernliğin kendi kendilerini inkar etmemeleri için çeşitli söylemler geliştirir. 
Birinci Dünya savaşından 1968 yılına kadar, Marksizm, büyük Ekim devriminin tekelindeydi. Birçok önemli Marksist filozof ve düşünür, komünist partilerinde aktifti. Bunlardan bazıları; Lucas, Korsch, Gramsci, Horkheimer, Goldmann, Sarter ve Lefebvre, dünyayı değiştiren Ekim devriminden dolayı Sovyetlere hayrandılar. Lucas’ın başlattığı iki önemli konudaki tartışmayı uzun bir zaman sürdürdüler. Bu sorular; demokrasi geçici bir pratik mi, yoksa sosyalizmin entegral bir parçası mıydı, sorularıydı. Özgürlükler ve demokrasi zorla elde edilebilir miydi? 

68 olayları Sovyet devrimin bir pratiği olmadığı için bu tartışmalar gereksiz kaldı ve Batıda Marksizm tarihinde ayrı bir sahife olarak kaldı. Habermas’ın da içinde yer aldığı Anderson, Cohen ve Poulantzas’ın başlattığı Yeni Marksizm giderek güç kazanmaya başladı. Kısaca bu tarihten itibaren Marksist solda üç ayrı merkez oluştu; komünist hareket, komünist olmayan Marksistler ve anti-sömürgeci hareketin yakın olduğu yeni Marksizm. 

1980’li yıllara kadar Marksizm hiç bir siyasi oluşumun etkisinde kalmadan, kendiliğinden dört tarihsel evrim geçirdi. Bu dört dönem şunlardı: İşçi hareketleri, sosyalist partiler, anti-sömürgeci hareketler ve en son akademik dönem.

1980/2008 yılları arasında Marksizm durgunluğa sürüklendi. Çünkü 1980’lerden itibaren neo-liberalizm politikada ve postmodernizm kültürde Marksizm’i akademilerde ikinci plana itti. Toplum ve kapitalizm hakkında köklü analizler yapılamayınca, Marksizm hakkında bilinen söylemler tekrar edilmeye başlandı. 

Kültürel alanda modernizmi yorumlayan sol değil, sağ oldu. Modernist söylem olan akıl, hakkaniyet, bilim, değişim, ilerleme ve gelecek yerini, güçlü olanın yaşayabileceği yeniden yapılanma ve globalizme bıraktı. Solda yer alan kesimler ya postmodernizme ya da çevreciliğe yöneldi. Modernizme yöneltilen eleştirilerde, eşitlik ve özgürlük kavramları tartışma dışı bırakıldı. 

En genel hatlarıyla, Avrupa solunu şöyle gruplandırmak mümkün: Analitik Marksizm, yeni Marksizm (Zizek dahil) ve post Marksizm sosyalist kampta. Buna karşın, bilimsel Marksizm yani akademik Marksizm, kapitalist alanın içinde kalıyor. Marksist olmayanların savunduğu sosyalizm, üçüncü yol ve post sosyalistler, kapitalizm sınırları içinde değişim arayan politik hareketler olarak görülebilir. 
Yeni Marksist, Post Marksist ve Marksist olmayan sol, 1980’lere kadar anti-ırkçılık, feminizm, sosyal refah devleti mücadelesinde ve yeni sosyal hareketler oluşturmada büyük başarılar elde etmiştir. Sağa karşı yenilginin nedenlerini bu alanda aramamak gerek. Sağa karşı yenilginin nedenleri arasında, neo-liberalizmi güçlendiren ekonomik krizlere Marksist solun cevap veremeyişi, 68’lerden sonra politika geliştirememesi, sol baskıcı rejimlerin varlığı ve şiddet kullanımı, esin kaynağı olan reel sosyalizmin yıkılması gösterilebilir. Dünya pazarlarında oluşan sosyo-ekonomik olanakları görmeme, sağ-sol jeopolitik dengelerin bozulması gibi gerçeklerle yüzleşmemesi de bu yenilginin nedenleri arasındadır.” 


Sözümü bitirdiğimde ter içindeydim. Ne söyleyeceğimi gayet iyi biliyordum bilmesine ancak yinede başka bir dilde konuşmak ve analizler yapmak benim için biraz ağır bir görevdi. Konuşmam bittikten sonra bir ara koptum, yorgundum, kısa soru ve cevaplarla ilgilenmedim. Sözü Gerard aldığında kendimi yeniden toparladım. Marksizm’in içine düştüğü durgunluk ve Marksistlerin son yıllardaki gerilemelerinin nedeni uzun bir geçmişe uzanır. Gelişmiş Kapitalizmin yapısal krizlerinden farklı modellerle çıkabilme gücünü göremediler. Devrimi sürekli güncel tutma adına bir yanılgıdan ötekine savrulup durdular. 

KAPİTALİST DÖNEMLER VE MARKSİST HATALAR 

Liberal kapitalizm ve Marks’ın yanılgısı

1890-1920 yılları Almaya, Avusturya, İtalya, Fransa ve Macaristan’da sosyalizm ön cephede politik gündemin birinci maddesini işgal ederken, Marksizm altın yıllarını yaşıyordu. Birinci dünya savaşı aslında kapitalizmin kendini yenileme mücadelesiydi. Rekabetçi kapitalizmin ölüm çanları çalıyordu. Marks ve Engels bir hata işlediler, onlar için rekabetçi kapitalizm bitmesiyle kapitalizmin tamamının son bulacağını düşündüler. 1880’de Engels, trustlar, karteller, oligarşi ve devlet bir yanda, sendikalar ve sosyalistler bir yanda, yani kapitalizm tek ayak üzerinde titriyor, diyordu. Oysa gerçek bu değildi. Gerçekten kapitalizm, daha güçlü, örgütlü kapitalizme kendini bırakıyordu. 1890 ve 1920 yılları arasında üretim güçlerinin gelişimi, krizin derinleşmesi ve işçi sınıfının mücadelesinin yükselmesi arasında bir paralellik oluşturulamadı. Kapitalizmdeki büyük değişim görülemedi.
Kapitalizmin düz olmayan gelişimi ve bunun sonucunda Avrupa ülkelerindeki geri kalmış üretim ilişlilerinin durumu sınıf mücadelerini zayıflatıyordu. Krizin birden fazla ülkede yayılması durduruldu. 

Kapitalizmin yeni bir biçim almasına neden oldu: Örgütlü kapitalizm. Komünist Manifesto’da analiz edilen dahice buluş, kapitalizmin krizinin derinliğini anlatmakla sınırlı kalmadı. Bundan da ötesine giderek Avrupa toprağında yeşerecek bir tohumu attı. Marksist ağacın bir dalı yavaş yavaş yeşermeye başladı. Sosyal emeğin kucağında yıllarca saklı duran buharlı makinalar, demir yolları, telgraf, kanalizasyon gibi üretim güçleri, kıtayı baştanbaşa yeniden canlandırdı. Manifesto, kapitalizmin feodalizm gibi yıkılacağını belirtiyordu ama bunun yanında, kapitalizmin krizden çıkma dinamizminin feodalizmden çok fazla olduğu da belirtilmişti. 

Unutmamak için küçük notlar alırken, tabii ki buradaki tartışmalardan koptuğum oluyordu. Yeniden tartışmalara kulak kabarttığımda Marks kütüphanesindeki başka bir konferansta dinlediğim Şili’li Tomas konuşmaya başladı:

Marks ve Engels serbest rekabetçi kapitalizmin, kapitalizmin sonu olduğunu tahmin ediyorlardı. Fakat onların analiz ettikleri kapitalizmden üç ayrı dünya oluştu: Örgütlü kapitalizm yani emperyalizm, devlet sosyalizmi ve sömürgecilik. Enternasyonalist olan bu örgütlenmenin merkezinde ulus devletler var ve hepsinde devlet aracı rol oynuyor. Ucuz iş gücü ve hammadde karşılığında pahalı mal satarak kapitalizm aşırı ölçülerde akümülasyon gerçekleştirdi. İkincisi, savaş ve sosyal refah devleti harcamaları kapitalizmin aşırı üretimden doğan krizlerini ileri tarihlere ertelemesine neden oldu. Devlet sınıf mücadelesini bastırmak ve örgütlemek için merkezi bir rol alıyordu. Devlet polis ve askeri bir makina yaratmakla kalmadı sağlık eğitim sosyal güvenlik ve haberleşme sistemi kurarak toplumun en ücra köşesine kadar ulaştı. Aynı zamanda sendikalar, politik partiler, kilise gibi yarı otonom örgütlenmelerle sınıf farklılıklarını bulanıklaştırdı, köreltti ve parçaladı. Ulus devletin toplum içinde genişlemesi yalnızca örgütlü kapitalizm koşullarında olmadı, 20. yüzyılla özdeşleşen bir özellik gösterdi.” 

Krizler kapitalizmin kendini yeniden yapılandırmak için kullanılan bir araca dönüştü. Krizler yalnızca yıkıcı değil aynı zamanda yaratıcılıktır. Marks ve Engels kapitalizmin yaratıcılığını, esnekliğini ve ortama uyma yeteneğini çok iyi saptayamadılar. Emekle sermaye arasındaki zıtlık, kapitalistler arasındaki rekabet çözülmedi, ancak yeni teknolojilere göre uyumlaştırıldı. Kapitalizm kendi kendine yarattığı krizden kurtulamaz, ona bir kurtarıcı gerekiyordu. Devletin yardım ve desteğine ihtiyaç duyuyordu. 

EMPERYALİST DÖNEM VE LENİNİN YANILGISI; 

Ekim Devrimi; üçüncü dünyadaki ilk ‘komünist devrim’
Renk-renk, boy-boy, dağ gibi yığılan bunca kitabın arasında okuduklarım görünmüyor bile. Daha çok okumalı daha çok anlamalıyım. Fakat ya dışarıda hakları uğruna mücadele veren on binlerce öğrenci ne olacak? Ne olursa olsun buradaki tartışmaları bırakıp gidemem. Bak yine ilginç bir konu hakkında yine biri düşüncelerini söylüyor; 

Rusya’daki devrim üçüncü dünyada yapılan ilk devrimdir. Anti-sömürgeci mücadeleye iyi bir örnek olmuştur. Beyazların son kalesi olan Güney Afrika, Gramşi’yi haklı çıkaracak bir politik süreçten geçti. İşçi sınıfı ve anti-ırkçı sosyal hareketler uzun bir muhalefet kavgası verdikten sonra koca bir ırkçı kanlı diktatörü yıktılar. O kadar büyük bir ittifak yaratıldı ki, sınıflar ve etnik guruplar arasında barışçı yoldan iktidar ele geçirildi. Sosyalizm hedefi Ulusal Kongre’yi, sendikaları ve Komünist Partisi’ni kenetlemişti.” 

Sovyetler yıkılınca bu ittifak bir boşluğa fırlatıldı. Uluslararası insan hakları, ırk-din-sınıf uzlaşması gibi yeni moral parametreler bu boşluğu doldurdu. Yeni iktidar iç ve dış baskılar karşısında özelleştirme, serbest pazar ve global pazara entegrasyonu kabullenmek zorunda kaldı. Bu durum, zaten derin olan zengin ve fakir arasındaki ayrımı daha da su yüzüne çıkardı. 

Sovyet devrimi, sömürgelerin kurtuluş savaşına güç vermişti; Sovyetlerin yıkımı ise sömürgecileri güçlendirdi. Global kapitalizme karşı alternatifin olmadığını gösterdi. Ekim devrimi üçüncü dünyadaki ilk devrimse, neo liberalizm de bu ülkelerdeki son devrimdir. 
Emperyalizm kapitalizmin son aşaması mı?

Lenin’in emperyalizm üstüne yaptığı analizlerin çoğu haklıydı. Pazar paylaşımı sonucunda çıkan savaşları önceden görmesi dahice bir buluştu. Lenin ve Bolşevikler emperyalizmin en zayıf halkasını kırıp mazlum ülkelerin özgürlük yolunu açtılar. Türkiye, Çin, Hindistan ve sayısız az gelişmiş ülke, kendi geleceklerini belirleme hakkını Sovyetler sayesinde elde etti. Kapitalizm, global bir sistem olarak, hem içerden hem dışarıdan büyük bir değişime uğratıldı. Bütün bu büyük başarılar kapitalizmin sınırları dışında oluyordu. Kapitalizmin gelişimine ve geleceğine ilişkin öngörüler yine yanlış çıktı. 

Lenin, aynı eserinde, yine Marks gibi kapitalizmin geleceği hakkında gerçeklerle çelişen sonuçlara varmıştı. Kapitalizmin en yüksek aşamasının emperyalizm olduğunu düşünüyordu. Emperyalizmin, kapitalizmin çelişkilerini çözemeyeceğini ileri sürmüştü. Bu aşamadan sonra sosyalizmin inşa edileceğine inanılıyordu. Yani kapitalizm krizler ve savaşlarla yok olup gidecekti. 

Söylediklerinin tam tersi bir süreç yaşandığını Britanya Komünist partisinden bir düşünürün ileri sürdüğünü, buradaki tartışmalar sırasında öğreniyorum. Emperyalizm kitabında Bill Warren, emperyalizm, global kapitalizmin öncüsüdür, der. Bill kitabında, o tarihlerde sermaye ihracının Lenin’in söylediği gibi artmadığını, emperyalist güçler arasındaki mücadelenin ticaret üzerinden yürütüldüğünü, sermaye rekabeti olmadığını belirtmişti. 80’lerden sonra başlayan kapitalizmin global aşamasında sermaye dünyanın en ücra köşesine yayılma gücüne kavuştu.

Kapitalizmdeki bu yeniden yapılanma yine geç anlaşıldı. Hala tartışması süren bu global değişim üstüne Yeni Marksistler, post Marksistler ve Komünistler arasında yoğun tartışma devam ediyor. Paul süre giden tartışmaları özetlemek niyetinde olmadığını belirterek neo-liberal global kapitalizmi tanımladı:

GLOBAL KAPİTALİZM VE KOMÜNİSTLERİN YANILGILARI 

“Emperyal düzen daha dinamik olan global kapitalizmi doğurdu. Global kapitalizm emperyalizmin en üst aşamasıdır. Bu transnasyonal kapitalizmin en temel özellikleri Manifestoda anlatılıyor. Global emperyal düzenin her alanı organize kapitalizm, devlet sosyalizmi ve sömürge çeper tarafından etkilenmiştir. Sosyal kapitalizmin geliştirdiği üretim güçleri emperyalist kabuğu kırdı. Enformasyon çağında ekonomi, kültür ve toplum bu yeni globaliteyi yakalamış durumda. Yeni ağ toplumu finans, teknoloji ve enformasyonu taşıyor. Elektronik kalp atışları, uzmanlaşmış emeğin gelişimine yarıyor. İktidar bölgesiz kaldı, bölgeler de iktidarsız oldular. Eşitsizlik ekseni global akışa hizmet ediyor, dışta kalanlar marjinal kalmaya mahkum oluyorlar. Afrika’da veya Avrupa’da olsun fark etmez, her yerde bu işleyiş devam ediyor. Global sürece en uygun örnek global kapitalizme en son giren Rusya’dır. Moskova, dünyanın en zengin adası, inanılmaz bir yoksulluk deniziyle kuşatılmıştır. Moskova’nın zenginliklerinden yararlanmak isteyenler yeni yoksulluk kanallarıyla karşı karşıya kaldı. Halk yeniden çok eski ekonomik ilişkilerine, yani takasa geri döndü.”

Finans ve borç hareketleri işgallerle, askeri tehditlerle veya darbelerle yapılamıyor. Dünyaya hızla yayılan trans nasyonal kapitalizm bir ülkeden ötekine giderken kendi krizini beraberinde götürüyor. Bu hızlı değişim G8, G20’ler ve BM tarafından teşvik ediliyor. Sistem çok sınırlı düzeyde uluslar ötesi kuruluşlar tarafından kontrol ediliyor. Örgütlü kapitalizm işçi sınıfını ulusal bir konteynere doldurdu, işçileri vatandaş yaptı ve onları ırk, din ve cinsiyete böldü. İş ve mesleki pazarlarla gruplandırdı, politik reform ve ulusal fikirlerle eklemledi. Marksın “Dünya işçileri, birleşiniz!” çağrısı, çeper ülkelerdeki işçilerin sömürüsünden nemalanan gelişmiş ülkelerin işçileri için boş bir çağrıdır. 

‘’Global akümülasyon dünyada ırkçılığı, sivil otoriter rejimleri, bölgesel savaşları ve açlık ve sefaleti arttırdı. Global akümülasyondan bir avuç ülke yararlanırken, global pazarın ekonomiyi ve üretim güçlerini geliştirebileceği medya tarafından yıllarca propaganda edildi. Gerçekten özelleştirmelerle önü açılan Pazar, üretim güçlerini geliştiriyor mu?’’ Bu soruyu ben yönelttim. Alex sorumun cevabını şöyle verdi:

Global Pazar üretim güçlerini geliştirebilir mi?

“Toplumsal sistemler için verimlilik temel bir ekonomik paradigmadır. İki tür verimlilikten söz edilebilir: Arz ve talebi karşılayan verimlilik ve yenilik getiren, sistemin kapasitesini gösteren dinamik verimlilik veya Marks ve Engels’in deyimiyle, üretim güçlerini geliştirme kapasitesi. Bu konuda tüm kanıtlar reel sosyalizmin karşısında. Büyük zorlamalarla çok az oranda yenilikçi ve dinamikti. Yenilik, özgül projeler için merkezi metotlarla geçerli oldu ancak sistematik değildi. Burada dış etkiler olmadan faaliyet yapan serbest pazarın daha üstün olduğu anlamı çıkmamalı. Evrimci ekonomi sosyal önkoşulların, ortak aklın, büyük işletim yapısının, yeteneklerin yenilik, risk alma ve dinamik verimlilik için şart olduğunu belirtir. Bir başka deyişle, pazarın dinamik ve yenilikçi sonuçlar verebilmesi için ancak düzenlenmesi ve stabilize olmuş kurumlarla doldurulması gerekmektedir.” 

Bundan dolayı komünizmi kapitalizmle değiştirirken uygulanan şok terapi tamamıyla yanlıştı. Bir gecede pazar ekonomisini uygulamaya koymak dinamik verimlilik için gerekli kurumları oluşturmadan “tahsis” verimliliğini yıkmak bir felaketle sonuçlandı. Rusya, Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’ı karşılaştırmak zor, ancak Rusya hariç diğerleri farklı dönüşümler yaptılar. Eskiyi yıkmada biraz çekingen davranarak yeninin oluşumuna daha fazla yoğunlaştılar. Çin’de pazar ekonomisi devlet kontrolünde uygulanırken Rusya’da, devlet global finans gurupları tarafından yutuldu, ekonomik gelişme büyük düşüş gösterdi.”

Alex konuşurken gözlerini herkesin üstüne gezdiriyordu. Her sözünde bir derinlik vardı. Konuştukça soğuk yüzü sevecenleşiyordu. Ben ise onu dinlerken bir öfkeden bir hoşgörüye, bir acıdan bir mutluluğa gidip geliyordum. Her şeyi yok ettik, kendi ellerimizle yaptıklarımızı yıktık. Bir ara Alex sustu, uzun bir sessizlik oldu. Dışarıdan kavga sesleri azalarak da olsa gelmeye devam ederken ben geçmişe, uzak geçmişimize geri gittim. 

Gencecik yaşımızda, sevgi, merhamet ve dostlukla oluşturduğumuz Komünist ve İşçi Partisini ellerimizle boğduk. Marksizm’i kavgada yorulduğumuz için, kapitalizme bile zarar veren bizimle ilgisi olamayan insanlığa zararlı bir ideolojiyle değiştirdik. Bu yüzden 1980’den sonra yıllarca yoksulların, işçilerin sorunlarını ağzımıza bile almadık. Sovyetlerin başarısızlığından ilgisiz sonuçlar çıkararak, kapitalizmdeki sınıf farklılıklarını görmemezlikten geldik. 

Ekonomik gelişme sağlanacak diye Turgut Özal’dan, Recep Tayyip Erdoğan’a kadar uzanan Türkiye’nin global sürece eklemlenmesini destekledik. Ahlaki değerlerini yitirmiş, insan olmaktan uzaklaşmış siyasi islamı bile yedekte tutan global kapitalizmin gelişimini, neredeyse devrim sandık. Globalizmin devletçi, emperyalist ve demokratik olabileceğini düşünmeden her neo-liberal global değişimi ilerici belledik. 

İçimizden bazıları hala doludizgin aynı yolda hatalarını sürdürüyor. Köy muhtarı edasıyla solun neyi anlayıp neyi anlamadığını tekrar edip duruyor. Kendileri söyleyip kendileri dinliyorlar. Yaptığımız hataları düşünmeyi bıraktım, tekrar yüzünde yıldızları dolaştıran Alex’e kulak verdim: 

“İşçi sınıfı örgütleriyle olan kötü ilişkiler, üretimin kösteklenmesi ve en önemlisi kendi ideolojisine Marksizm-Leninizm’e olan inancın yitirilmesi, Sovyetlerin sonunu hazırladı. Yapılan reform üstüne reform, bir işe yaramadı, nomenklature ilan ettiği özgürlükleri yeniden realiteye dönüştüremedi. İzledikleri ideolojiyi, tüm toplumun ortak aklını birleştiren yeni bir alternatif yaratamadan terk etmek ölümcül bir hataydı.” 

Bu saptamalar, bu yaklaşımlar bana öyle bir güç ve moral veriyordu ki, geçmişin önemli olaylarını yeniden düşünmeme yardımcı oluyordu. Küba’da ve Doğu Avrupa’da yaşadıklarımı yeniden yeni bir bakışla yorumlamam için sağlam veriler veriyordu. Uçurumun kenarından, param parça olmadan dönen Küba yönetiminin, bu değerli fikirlerden etkilendiğinden eminim. Çok sayıda reformun arka arkaya uygulama çabası, şimdi belki de sosyalizmin başka bir modelinin hayata geçmesine zemin hazırlıyor. 

Tarihi boyunca Marksizm’in kapitalizmin nesnel süreçlerine ilişkin saptamaları yerindeydi, bilimsel içerikteydi. Buna karşın kapitalizmin evrimleşmesi veya değişim dinamizmi, önceden görülemedi. Devrimle kapitalizme son verme hep hatalarla doluydu. Binlerce Marksizm’in bir kısmı doğru saptama yaparken, bir kısmı bir hatadan ötekine savruldu. Gerçekten devrim ne zamandı? Devrim bir süreç mi? Nasıl bir ortam oluşacak ki biz insanlık olarak kapitalizmden kurtulacağız?
Kendi kendime bu soruları kafamda tekrar ederken tartışmalar bu sorulara yöneldi. Konuşmacılardan biri şöyle özetledi: 
Devrim ne zaman? 

Geleneksel tarihsel materyalizmin önermelerine göre, sosyalizm, ancak kapitalizmin teknolojiyi veya üretim güçlerini geliştirme gücünü yitirdiğinde mümkün olabilir. Periyodik krizler çoğu zaman sistemi zayıflatacağına, güçlendiriyor. Marksizm’in bir akımı olan Leninizm, inanç ve parti disiplininin en kötü maddi koşullarda bile sosyalizmi kurmaya yetebileceğini ileri sürer. Oysa bu saptamanın hem Marksizm’e aykırı olduğu hem de doğru olmadığı görüldü. 

Zorunluluğun hükümranlığı, yerini, özgürlüğün egemenliğine terk ederken, birey tüm zenginliğiyle yeteneklerini geliştirir. Üretim güçleri ve üretim ilişkileri arasında zorunlu bir iletişim ve denge vardır. Zaman zaman bu dengeler bozulur ve bir üretim modeli diğerine, bir üstüne yol verir. Bu bir hükümet devirmesi, bir darbe, bir devrim değildir. Maddi ve sübjektif koşulların birçok yönden gelişmesine, olgunlaşmasına sıkıca bağlı ve nesneldir. Üretici güçler geliştikçe, sınıflar ve diğer sosyal hareketler organize olur ve hızlanır. Bir üretim modelinden ötekine geçiş, insanlık tarihinde daha önce de yaşandı ve tarihsel materyalizm yasası bunu anlatır.” 


Kapitalizmin gelişmesi ve çöküşü tek tek kapitalistlerin artı değeri sahiplenme yarışına girdiklerinden dolayı olur. Gerekli çalışma zamanını azaltmanın yollarını arayan rakip kapitalistler bunu, ücretleri dondurma, yoğun emek ve yüksek teknoloji kullanarak yapar. Bu da gelir dağılımını bozar, sınıf ayrılıklarını artırır. Bu yalnızca çalışan üretici sınıfları değil aynı zaman da hizmet sektörünü de ciddi bir gerilemeye iter. Kapitalizmin her bir krizi, öncesinden daha şiddetli ve daha yıkıcı oldu. Fakat her kriz, kapitalist sistemin kendini yeniden organize etmesine yarar. Geleneksel Marksizm’in söylediklerinin tersine, krizler bir üst üretim modeline, bir devrime neden olmadı.

Bir başka katılımcı şu katkılarda bulundu: 

“Komünist Manifesto’nun son tezi, sosyalizmi gerçekleştirme teorisine ayrılmıştır. Devrim yalnızca üretim güçlerinin gelişimiyle sınırlı değildir. Her ne olursa olsun işçilerin iktidarı almasına da bağlı değildir. Özel mülkiyetin, devlet mülkiyetiyle yer değiştirmesi de değildir. Bir savaş sonucu veya bir devrimci durumla ilericilerin iktidara gelmesi hiç değil. Daha çok maddi ve ideolojik koşulların bütünüdür. Özel mülkiyetin ve üretim ilişkilerinin kısmi de olsa sosyalizasyonuna bağlıdır. Güçlü global şirketler, büyük devlet kuruluşları ve bankalar eğitimin, sağlık ve diğer sosyal hizmetlerin halkın yönetimine açılmasıyla, her gün reformlarla, sosyalizmi damla damla topluma enjekte ederek. Toplumda her bireyin özgürce gelişimi herkesin özgürce gelişim koşuludur, diyen Marksist yasanın gerçekleşmesidir. Bundan dolayı sosyalizm bir hayal değil, bir zorunluluk hiç değil, o bir ihtiyaçtır.” 

Meydandan gelen çığlıklar, haykırışlar o kadar çoğaldı ki pencereden dışarı baktım. Hükümet binasına doğru giden yolun başındaki polis kordonu yarılmış, iki polis arabası alevler içinde, gençler coşkun bir ırmak gibi parlamentoya doğru yürüyorlar. “Yeter!” diyen kalabalık otuz yıldır neo liberalizmin yalanla dolanla kurduğu batı kapitalist medeniyetin üstüne tükürerek yürüyorlar. Gün uzun. Gün uzadıkça uzuyor. 

Not almayı bıraktım, etrafımdaki tartışmalara kulak kabarttım. Bir grup, gençlerden birinin vurulduğunu, ölüp ölmediğini tartışıyorlardı. Tanıdığım öğretmen arkadaşlarımdan biri olabilir endişesiyle yerimden fırladım. O bilge insanları masanın etrafında bırakarak aşağı doğru hızla indim. Benim gibi panikleyenlerle beraber kitapçıdan çıktık. Trafalgar Meydanı boşalmış, geriye onbinlerin yankılanan sloganları kalmıştı. Yanımdaki gurupla beraber sola doğru yöneldik, caddeyi boydan boya kesen atlı İngiliz polisleriyle karşılaştık. Dev asil İngiliz atlarının burunları soluyordu, gözleri çakmak çakmaktı. Korktum geri çekildim. Yanımdakilerden birisi polise, aşağıda ne olup bitiğini sorarken, atın öbür tarafındaki boşluğu fırsat bilenler dalıp geçmeye başladı, ben de peşlerinden gittim. Koşarak bir müddet gittikten sonra Downing Street’e (Başbakanlık binasının olduğu cadde)gelmeden ikinci polis kordonuyla karşılaştık. Bu defa yol silahlı polislerle kesilmişti. Daha ileri gidemezsiniz, dediler. Durdum, yukarıya gökyüzüne baktım. Beş helikopter sürekli üstümüzde, polis kordonun arkasında bir boşluk ve bir kordon daha. Binlerce genç kuşatılmış, dışarıyla bağlantıları kesilmişti. Duvar kenarına yaslanmış, önümde biriken kalabalığa bakıyordum. Kürt, Türk, Kıbrıslı, Çinli, Fransız, İtalyan 18 yaş civarındaki gençlerin çoğu hayatlarında ilk defa bir mitinge katıldıkları konuşmalarından belliydi. 

Dalmıştım, birden bire birinin sorusuyla irkildim. Nasıl? Kalabalık değil mi? Sorunun sahibi ince sesli biri. Ben de, “Fransa’yla mukayese edersen az,” diye cevap verdim. “Orada 3.5 milyon sokakta.” Söylediklerimi kafasını sallayarak doğruladıktan sonra “Fransa, Yunanistan, İrlanda ve İspanya ile bir ortak bir ağ kurmamız lazım.” Belli ki gelişmeleri bilen birisi. “Eric Hosbawn la konuşurken seni gördüm,” dedi. Yeni bir komünist hareketten olduğunu söyledikten sonra Marks’ın yalnızca işçi sınıfına misyon yüklemesinin yanlışlığını anlatmaya başladı. ‘’Özgür demokratik bir toplumda politik bir hegemonya yaratırsak insanlığı özel mülkiyet denen beladan kurtarabiliriz,” dedi. 

O konuşurken gözlerim hep uzakları tarıyordu. Uzaklardan duman, ateş ve kavga sesleri aralıksız geliyordu. Görülebilecek mesafede olan iktidardaki Muhafazakar Parti’nin binası darmadağınık edilmişti. Polis bütün gücüyle kalabalığı dağıtmaya başlamıştı bile. Dört bir yana kaçışan öğrencilerden bir gurup önümüzden hızla geçti. Biz de etrafa bakmadan geri Trafalgar Meydanı’na doğru koşmaya başladık. Canımızı kurtarmak için kendimize bir yer arıyorduk. Birlikte koştuğum grubun içinden biri elime gelecek protesto gösterisi için bir bildiri tutuşturdu. Katlayıp cebime koymadan önce başlığını okudum: “Yüz binler Hyde Park’a yürüyor!” 

Bu sefer emekçiler yürüyor. Ömrüm boyunca onlarla beraber yürümekten hep mutluluk duymuşumdur. Coşkular, sevinçler içinde dünyayı cennet eyleyerek, omuz omuza, onlarla beraber yürüyeceğim. Bu günkü gibi yine tepeden tırnağa kadar mutluluk içine batıp batıp çıkacağım.