MÜSLÜMAN KARDEŞLER EVRİMİ: seküler topluma karşı siyasi islam



MÜSLÜMAN KARDEŞLER EVRİMİ: Seküler topluma karşı siyasi islam

Ortadoğu'daki siyasi islamla seküler toplum politikaları arasında yaklaşık yüzyıldır sürüp giden bir savaş var. Modern ve seküler politikaların 70’li yıllara kadar empeyalist işgallere ve gericiliğe karşı başarılı dönüşümlere öncülük etmeleri, müslüman halklar arasında itibarını güçlendirmişti.  O yıllara kadar siyasi islam köşeye sıkışmıştı ve geniş toplum katmanlarında saygı görmüyordu.  Laik ulus devletlerin egemen olduğu Türkiye, Mısır, Endenozya, Cezayir ve Pakistan’da  uygulanan sosyo-ekonomik reformlar, modern seküler kültürü ve politik anlayışları egemen bir ideolojiye dönüştürmüştü. Laiklik karşıtı siyasi islamın bu ülkelerde hareket alanı iyice daralmıştı.

Fakat global düzeyde gelişen üç  önemli süreç son otuz yılda dengeyi siyasi islamın lehine çevirdi. Bu yeni durum siyasi islamın başarısı değildir. Tam tersine seküler toplumların zayıflamasına neden olan iç çelişkilerin çözülememesinin bir sonucudur. Seküler uluslarda ciddi kırılmalar yaratan süreçlerin en önemlilerini şöyle sıralandırabilirim:

  • Global sistemin liderleri, ABD başta olmak üzere, seküler ulusa ve sola karşı islamist cihatçıları destekleyerek mücadele alanlarını ekonomi dışındaki alanlara;  topluma, dine ve kültüre kaydırmaları.
  • Seküler ulusaların ve solun, kendi içinde taşıdığı olumsuz yapıları yıkmada başarılı olamamaları. Tek partili rejimler, askeri vesayetler, kimi kültürel ve etnik gurupların dıştalanması gibi ciddi sorunlar zamanında çözülemeyince, demokrasi ve modern seküler yaşam derin bir krize sürükledi.  
  • Laik ulus devletlerin, devlet kapitalizmi yoluyla ekonomik krizlere çare bulamaması. Yabancı işgalare karşı verilen kurtuluş savaşlarından hemen sonra oluşturulan, halka büyük yararlar sağlayan eknomik sektörler zamanla bürokrasiden ve teknolojik gerilikten kurtulamadığından halkların biriken sorunlarına cevap vermekten iyice uzaklaşması. Kriz içinde debelenen ulusların, devletçi kapitalizmle ekonomik krizlerine çıkış yolu bulamaması. Aynı dönemlerde siyasi islamın alternatif olarak elindeki vakıf ve çeşitli projelerle ve uluslararası finans kaynaklarını da kullanılarak krizlere “İslami” çözüm araması ve orta kesimlerde geniş bir destek bulmasının yolunu açılması.

Siyasi islamdan yana esen rüzgarı arkasına alan en eski islami örgüt Müslüman Kardeşler oldu.  Mısır’da toplumun genleriyle oynayan hareket eğitimi ve sağlığı ele geçirerek uzun ve soluklu yürüyüşüne iktidara gelene kadar ara vermedi. Fakat ancak bir yıl iktidarda kalabildi. İktidara gelmesinde aktif rol alan demokrasi güçleri, kısa bir zaman içinde bu kez onlara karşıt bir konum aldı. Ortamdan yaralanmasını bilen ordu Mürsi’yi ve MK'i bir darbeyle iktidardan uzaklaştırdı.

Ancak darbeden sonra muhalefetteki demokrasi güçleri MK’lerin nasıl bir örgüt olduğunu tartışmaya başladı. Bu oldukça geç kalmış fakat anlamlı bir taştışmaydı çünkü MK hareketini iyi anlamak Mısır’ın politik geleceği ile ilgiliydi.

Müslüman Kardeşler: Bir İslami Özgürlük Hareketi mi?

 

Mursi’yi deviren koalisyonda  Mısır’ın tüm seküler  ve devrimci demokratlarının yanında Mubarek destekçileri, El-Nour Partisi ve MK (Müslüman Kardeşler)’in bir kanadı olan bazı muhafazakar guruplar da yer aldı. Bunların birçoğu, Türkiye’de 12 Eylül dönemindeki gibi, ordunun yönetime el koymasını istiyordu. Koalisyonun gücü ve etkisi karşısında ordu hemen Mursi’yi terk etti, saf değiştirdi. Bu durum ülkeyi karmaşık bir kaosa sürükledi.

Mücadelenin ön saflarında yer alan koalisyon sözcülerinden Hüssam El-Hamalawi darbenin yol açtığı kaotik ortamı şöyle yazmıştı:

'Şu anda biz bir yol ayrımındayız. Eğer MK’e ve genelde siyasi islama faşist diyen bir sol muhalif guruptaysak, onları şiddetle, kanla bastıran, dolasıyla faşizme karşı mücadele veren orduyu desteklemeye koşarız. Fakat MK’in sosyal yönden homojen olmayan; başında mültimilyonerlerin olduğu, tabanında fakir işçi ve köylülerin yer aldığı,  kafasında hayali bir islam projesi olan ve giderek yoksullaşan orta sınıfın ana iskeletini oluşturduğu gerici ve oportunist bir hareket olarak görüp farklı bir görüş geliştirirsek, bu karmaşık ortamı duğru değerlendirmemiz mümkün olabilir. Yani askeri darbenin Müslümanlara karşı yaptığı katliamlara karşı duran ve Mursi ve çevresinin işlediği suçlardan dolayı yargılanmasını isteyen üçüncü bir duruşu ve net bir söylemi geliştirebiliriz (4).' 

Mısır’da Ordu ve MK’in karşı karşıya gelmeleri ilk değildi. İki güç de demokrasiye ve seküler yaşama karşı politika üretmek için yıllardır yarış halindeydiler. Demokratik güçlerin her  ikisini de devrimci sürecin dışına itmeleri gerekiyordu. İyi örgütlenmiş demokratik mühalefetle orduyu kışlaya gönderme belki mümkün olabilirdi ancak bunun da yeterli olacağı şüpheliydi. El-Hamalawi’nin belirttiği gibi, ülkede demokratik bir açılım yaratabilmenin yolu, MK’i doğru tanımlamak ve onlara karşı ortak politikalar geliştirmekten  geçiyordu.

 MK’in, genelde siyasi islamın demokrasiyle barışmasının o kadar kolay olamayacağını ve uzun zaman alabileceğini tarihsel deneyimler bize gösterdi. Bu zorluk büyük oranda MK’in kendilerini dünyada islamın mekezi olarak görmelerinden ve islam temelinde toplum mühendisliğine yönelme hedeflerinden kaynaklanıyor.

 İslamın en güçlü olduğu ülkerden biri olan Mısır’da müslümanlığın batının seküler kültürünün esareti altında olduğu öngörüsünden hareket ederek özgürlük mücadelesi başlatmak çok gerçekçi değildi. MK başta olmak üzere siyasi islamın içinde yer alan diğer akımlar dünyaya bu gözlüklerle baktıklarından demokrasiden ve demokratik güçlerden uzaklaştılar. 

Laikliğin ve seküler kültürün hristyan politikası olduğunu, islamın bunu kabul edemeyeceğini, islamın çok farklı bir din olduğu önermesiyle MK, islam toplumunun zayıf düşmesinin  laiklikten, cumhuriyetten kaynaklandığı düşüncesini taşımaktadır.  Bu anlamda, politik islamın ortaya çıkış amacı, batının aydınlanmayla beraber geliştirdiği din ve politikayı ayırma prensibine karşı gelmektir. Modernleşme ve aydınlanma öncesi parametrelerle pre-modern toplum yaratma projesidir. 

Siyasi islam özünde çok vurgu yaptığı islam diniyle bile ilgili değidir. 

Bireysel düzeyde müslümanlara karşı eylem ve tepkiler dışında, islam, ezilen, horlanan, kabul görmeyen bir din olsaydı, o zaman söylemleri doğru olabilirdi. Oysa, ABD ve Avrupa dahil, dünyanın hiç bir yerinde islama karşı böyle bir tavır yoktur; tersine batı ülkelerinin çoğunda islam, ayrımcılığa karşı olan yasalarla hukuksal güvence altındadır. Bu yüzden 'İslamı Özgürleştirme' siyasi bir hedef olarak temel bulamadı ve siyasi islam, bir özgürlük hareketine dönüşemedi, geniş yığınlar tarafından kabul görmedi. 

Latin Amerika’da görülen hristiyanlığın yoksullara adalet ve özgürleştirme misyonu siyasi islamda görülmüyor. 1960-80 yıllarında sosyal uyanışın yükseldiği dönemde Latin Amerika’da Kilise 'kurtuluş' düşüncesini geliştirdi. Perü’lü papaz Gustavo Gutierrez ve hayatını yoksullara adayan Meksika’lı papa Oscar Romero kiliselerde bir efsaneydiler. Benzerlerini Gezi Parkı direnişinde İhsan Eliaçık’ın kişiliğinde, sadece bir kişide, gördük. 

Muhalefette ve iktidarda  çeşitli isimler altında politika yapan siyasi islamın öncüsü sayılan MK Mısır’de kendisinin oluşturduğu inançlı bir sosyal sınıfın siyasetini uyguluyor. Ekonomik çıkar ve dini inanç karmaşası içinde inananların sivil toplumuna yön veren MK yüzlerce şirket ve vakıfıyla inanların pazarını da beliriliyor.

MK inanç ve sosyal paradıgmalar üzerinde inşa ettiği politik vizyonunu hemen hemen olduğu gibi korumasının altında yatan gerçek osyo-kültürel ilişki ağıdır. Politik yaşama ilk başta faşist bir örgütlenmeyle başlar daha sonra yavaş yavaş ırkçı şiddet yanlısı bir otoriterliğe dönüşür. Tarihindeki bu iki büyük yarılmanın ilki 1928-1970 ve ikincisi 1970-2013 gerçekleşir.

İslami sekülerizmi muhafazakar demokrasiyle birliştirmeye çalışan AKP 2002’den bu yana pan-İslamist MK’le çok sıkı ilişkiler içinde.  MUSIAD  ve İHH yıllarca MK’e para desteği yapıyor ve sosyal yardım ulaştırıyor. Kardeşlerle geniş bir haberleşme  ağı oluşturuldu. Tayıp Erdoğan ve AKP’nin etkisiyle MK’in ılımlılaştığı söylensede 70’lerden sonra politikasında önemli bir değişim olmaz. Şimdi, ülkemizdeki politik gündemi oldukça yakından ilgilendiren MK’lerin tarihindeki değişime yakından bir göz atalım: 

Müslüman Kardeşler: 'CİHADIM' ve 'KAVGAM' (1928-1970) 

Müslüman Kardeşler (MK) siyasi islamın güçlü bir damarıdır. Bu damar Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra ortaya çıkan boşluğu ulusalcı veya sosyalist akımların doldurmasını engelemek ve bu güçlere karşı batının sömürgeci çıkarlarını savunmak amacıyla kurulur. Geriye, tarihine baktığımızda, islamın farklı akımlarına, Arap milliyetçilerine ve ilerici sol akımlara karşı katliamlara varan saldılarını görüyoruz. Kuzey Afrika ve Ortadoğu'nun bir çok ülkesinde geliştirdiği politik söylemler ve pratik faaliyetleri hep bu amaca yönelmiştir (1).  

'Amacımız Allah, liderimiz peygamber, hukukumuz Kuran, yolumuz cihad.'

Milyonlarca Mısırlının kutsal ve gizemli olarak kabul ettiği bu sözlerin arkasına sığınan MK ülkeye faşizmi taşıdılar. Temmuz 2012’de, Mursi’yi iktidardan uzaklaştıran darbeci generallere 'Hitlerci' ve 'Faşist' diyen MK aslında, Mısır ve Ortadoğu’ya Nazizmi ve faşizmi götüren bir yapıdır.  Bugün ordu sokaklarda katliamlar yapıyor ve terör estiriyorsa bunda MK’in payı çok büyüktür (5).

AKP iktidarı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Mısır’daki darbeyi, demokrasiyi savunarak protesto edeceğine, MK’e arka çıkmayı tercih etti. Siyasi islam ve generaller yani askeri ve sivil diktacı güçler demokrasiyi Tahrir’de boğmaya kararlı görünüyorlar. Türkiye'nin milyonlarca doları MK’e hibe olarak verdiği iddia ediliyor. Türkiye’den gelen maddi kaynaklarla Suriye’de katliam yapan MK’e bağlı örgütler insanlık suçu işliyorlar. AKP hükümeti MK'in karşısında değil arkasında durdu ve onlara destek verdi. Çünkü Ortadoğu coğrafyasında MK hareketi Recep Tayyip Erdoğan’dan ve onun partisinden çok daha güçlüdür (11).

Hitler’e ve Nazi rejimine hayran Al-Banna, 1928’de MK'i kurdu.  1936’da 800 üyesi, 1938’de  50 şubesinde 200 bin üye barındırıyordu. İkinci Dünya Savaşından sonra, 1946’da,  yarım milyon üyesi, beşyüzbine yakın aktıf sempatizanı ve beşbin üzerinde şubesiyle artık bir çok alanda aktif politikanın içindeydi.

Başta Mısır olmak üzere 70 ülkede örgütleri olan MK, Suriye’de ana muhalefet, Tunus’ta ise 217 sandalyenin 79’unu ellerinde bulunduran birinci partidir. Fas’ta Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin 31 bakanından 12’sine sahiptir. Ürdün’deki İslami Eylem Cephesi ana muhalefettedir. Bunun dışında çok sayıda ülkede iktidara gelmeden iktidarı sarsacak kadar güçlü muhalefet yapıyor. Fransa, İngiltere, ABD ve daha bir çok Avrupa ülkesinde şubeleri ve sosyal örgütlenmeleriyle etkin eylemler örgütlüyor.     

 Kardeşler ismini ilk kuruluşundaki beş kişiden oluşan aile örgütlenmesinden alır. Ailelerdeki kardeşlerin en temel görevi camilerde namızı örgütlemekti.  Ailelerin birliğinden aşiretler ve aşiretlerin toplamından taburlar oluşurdu. Ordudeki bir çok subay MK ideolojisini öğrenirdi. Aynı  zamanda kardeşlerin kendileri orduda eğtilirdi.  Yasal ve yasal olmayan örgüt ve hücreler arasında haberleşme ağı var. Militanlarını silahlı kamplarda eğittiği gibi sosyal alanlarda çalışacak elamanlar yetiştirmiş. Ordu ve polis içinde gizli hücreleri terör, suikast ve intiharlar için hazır beklettikleri de biliniyor.

MK, 1979’da Afganistanda Mucahiddin örgütünü kurarak Sovyet ordusuna karşı savaşı başlattı. On yıl sonra Sovyet ordusunu Afganistan'dan uzaklaştırdı. Elde ettiği zaferin hemen arkasında bir bölünme geçirdi. Ayrılan büyük bir gurup El Kaide’yi kurdu. 

Hareket 1987’de İsrail’de Hamas’ı oluşturdu. Askeri eğitimlerinde Nazi selamı veren ve Hitler'in Kavgam kitabı ile politikasını geliştiren Hamas, şimdi Filistin’de iktidarda. Tayyip Erdoğan’nın koruyup kolladığı, kardeşim dediği teşkilatın kendisi karanlıktır. Bu ve benzeri hareketlerin belki de en anlaması gerek şey şudur: İsrail’in şiddet ve terör politikasına karşı durmak, faşist bir yaklaşım geliştirmeyi gerektirmez. İsrail’in yanlış devlet politikasını durdurma mücedelesiyle Yahudi halkını yok etmek veya ondan nefret etmek  tamamen farklıdır. Hangi haklı nedenlere dayandırılsa dayandırılsın, bir halkın bütününü hedefleyen ideolojik ve politik söylemler ırkçıdır ve faşisttir. Bundan da sağlıklı bir sonuç almak imkansızdır (6).

28 Aralık 1948’deki politik suikastlerde yine MK izleri vardır. O tarihlerde zamanın Mısır Başbakanı Mahmud Fahmi Nokraşi bir saldırıyla katledilmiştir. 26 Ekim 1954 ve 1966’da Cemal Abdul Nasır’a CIA’in logistic desteği ile iki başarısız suikast girişiminde bulunan ve en son 1981’de Envar Sedat’ın ölümüyle sonuçlanan  eylemlerin  arkasında da MK vardır. Her defasında ağır darbeler alan hareket, dış güçlere hizmetten bir adım geri durmamıştır. MK, başta Mısır’da olmak üzere müslüman ülkelerde sürekli istikrasızlığın kaynağı oldu. Müslüman Kardeşler hareketi her zaman barış, demokrasi, diyalog ve uzlaşma gibi yapıcı girişimlerden yıllarca uzak durdu. İslam ile terörü bir tutarak, islamdan demokrasiyi uzaklaştırdığı gibi terörü islami inancın üstüne çıkardı.  

Müslüman Kardeşler terörizmin kaynağının Kuran’da olduğunu ısrarla tekrarladı durdu. Onlara göre her müslüman ön koşulsuz Cihad’ın bir parçası olmalıydı. Nazizm’den esinlenerek terörizme teorik temeller hazırladılar. Bu yönde o kadar ileri gittiler ki, Hitler'in Kavgam kitabını bile 'Cihadım' diye Arapçaya çevirdiler.

MK, 70’lerde terörü resmen reddettiğini ilan etti. O tarihten sonra dünyanın pek çok ülkesinde faaliyet gösteren örgütlerini aynı politik amaca yöneltmek amacıyla bir manifesto hazırladı. Yazılan protokolün içeriği ile Hitler’in Kavgam’ı arasında sayısız ve önemli paralellikler görmek mümkündür.

El Banna, Nazizm’den esinlenerek kendisinin yorumlarından oluşan islami bir ideoloji geliştirdi. İslamın aslına dönüşü gibi masum gibi görünen bir taleple, despotik islam dönemlerinin politik argumanlarını faşizmle birleştirdi. İslamı inançtan çok, politik parametrelerden oluşan gerici faşist bir ideoloji yaratıldı.

Nazizm ile MK’lerin politik söylemi arasında çok benzerlikler, paralelikler ve kesişme noktaları vardır. Her iki ideolojide de işgal ve egemenlik kurma amaçlanır. El Banna’ya göre islam, Asya’dan Avrupa'ya kadar bir çok ülkede zorla da olsa kurulmalıdır. Yani Nazizm'de olduğu gibi muzaffer ve üstün gelme ana hedeftir. Bireyin merkezi güce bağımlılığı her iki ideolojide de temel alınır. Ulus devletleri yıkmak ve Yahudi toplumunu fiziksel olarak yok etmek her iki politik akımın ana hedefleri arasındadır.

MK’in faşizm ve Nazizm ile yakın ilişkisini ilk defa  Hacı Muhammed Amin el-Hüseyin kurmuştur. Kudüs müftüsüyken önce İtalya’ya kaçan ve daha sonra Berlin'e geçen bu şahıs Hitler ve çevresinden büyük maddi yardım alır. El Banna’nın hocası olan Hacı Muhammed Osmanlılara karşı başlayan Arap ulusal direnişine katılır daha sonra radikal bir dinci ve anti-Semitik duruşlar sergiler. Kudüs’teki bir ayaklanmadan sonra askeri mahkemede on yıl ceza aldıktan sonra Ürdün üzerinden kaçmayı başarır. 

Hacı Emin El-Hüseyini 'Hitlerin İmamı' diye bilinir. Filistin ve Kudüs'te Yahudileri yakmak için kamplar organize eder. Genç müslümanlardan 'Kara El' adlı bir SS birliği oluşturur. Hitler’in en güçlü bir kaç birliğinden biri olan bu birlik aslında Hamas’ın kuruluşu olarak kabul edilir.

 

 

MÜSLÜMAN KARDEŞLER: “İslam çözümdür” (1970-2013)

MK’lerin  80’lerden sonra geçmişinden arınma çabasının karşısında anti-demokratik ve merkeziyetçi yapısı koca bir dağ gibi dikilmişti. Bazı düzeltmeler dışında örgütsel ve politik dönüşümler geliştiremedi. 

Başlangından itibaren otoriter bir yapıyla ilerleyen hareketten ayrılan bazı guruplar liderlerinin anti-demokratik politikalarını sorgulamaktan geri durmadı. 70’lerin ortalarında ilk kopmalar legal kurumlarda çalışmalar üzeriden gerçekleşti. Kurumlardaki politik faaliyetlerin nasıl olması gerektiği uzun tartışmaların konusu oldu.

Anti-Semitizm, MK hareketinin aşırı sağ politikalarından sadece bir tanesidir. İslamı politik bir iklime çekmek için savunduğu 'İslam din wa-dawla' (İslam hem din hem de devlettir) hareket içindeki bir çok lider tarafından aşırılığa çekildi. İslami inançların devlet politikasına dönüştürülmüş olması ülkenin ihtiyacı olan demokratikleşmeyi  anlamsızlaştırdı.

 'İslami Hareketin Evrimleşmesi' kitabında Wickham, yaptığı araştırmalar ve sayısız görüşmeler sonucunda politik bir örgütlenme olarak gördüğü MK’in faaliyetlerini, ideolojik evrimini, devletle ve öteki politik örgütlerle ilişkilerini detaylı veriler kullanarak tarihsel analizini yapıyor (7).

MK, ulus devletin geleneksel politikasına ve genelde Mısır toplumunun kütürel yapısına rağmen anti-Semitizm politikasından hiç bir zaman ödün vermedi. MK’lerin gerici ve ırkçı yüzü iktidarda kaldığı bir yıl içinde ortaya çıkmadı, iktidardan düştükten sonra da devam etti. 30 Haziran’da  sokaklara çıkanların gerçek Mısırlı olmadıkları, Hristiyan ve Mubarak destekçeleri, artı Musevi olduğunu tekrar tekrar açıkladılar. (Mısır’da toplam Musevi sayısı 100 dür 1940’tan sonra Mısır’dan uzaklaştırıldı). Askerlerin atadığı Adly Mansour’un ise İsrail gizli servisinden olduğunu ilan ettiler. Bu ırkçı propagandanın hemen arkasında Hristiyan Kıptilerin yaşadığı mahalelere saldırılar başladı.   

Geniş toplumsal muhalafete rağmen örgüt kadınlara ve hristiyan azınlığa yasal eşitlik statüsünü kabul etmedi. Ekonominin çöktüğü, nüfusun %40’nın günde iki dolarla yaşadığı, kitlesel işsizliğin en yüksek noktaya vardığı, okur yazarlık oranında Arap ülkelerinin içinde en geri olan Mısır, ancak seküler demokratik bir sistemin istikrarlı kalkınmayı garanti edebildiğini anlamaktan oldukça uzak görünüyor.

Hüsnü Mübarek kimi zaman aşırı saldırılararak, kimi zaman uzlaşarak, MK hareketini politik yaşamdan  uzak tutmayı denedi, ancak başaramad. Öte yandan hareketin kendisinde büyük bölünmeler yaşandı. Tam bu dönemde Mursi liderliğe seçildi. Onun döneminde politik bir bütünlük sağlama çabaları defalarca denenmesine rağmen başarısız kaldı.  

Mısır yasalarının şeriata göre düzenlenmesi eğilimi giderek daha çok ilgi toplaması, halkın islami değerlere göre yaşama ve bilgilenme isteği hız kazanmıştı. Tam bu sırada, kamu ve özel yaşamda şeriatı farklı yorumlayanlara, uygulamayanlara ve karşı duranlara MK hareketinin nasıl tutum takınacağı sorusu toplumun her kesiminde sorulur hale geldi. Bu soru etrefında ayrışmalar o kadar yoğunlaştıki tutucu yöneticilerle genç üyeler arasında derin kopuşmaları beraberinde getirdi.

Hareketteki tartışmalar politik yaşama katılıp katılmama etrefında dönmüyordu, zaten politikanın ortasındaydı, tam tersine seçim kampanyalarında, eğitimde ve sosyal projelerde Mısır’ın politik kamu yaşamını ne kadar etkileyebileceği yönündeydi. Genç müslümanlar politikada ittifakları arıyor ve uzlaşma kültürünü öğreniyorlardı. Yani şeriatın katı kurallarından taviz vermenin doğruluğuna inanıyorlardı. MK’daki anti-demokratik hiyararşi sorgulandığında liderler kapı arkalarında uzlaşarak örgütsel sorunları çözüyorlardı. Hemen arkasından da, 'İslam huwa al-hall' (Her şeyin çözümü islamdadır) diye açıklamalar yapıyorlardı(7).

MK’e üye olmak ne kadar zorsa  ayrılmak da o kadar zordu. Üye olabilmek için çeşitli aşamalardan geçirilenler adaylar, liderlerin onayına bağlanan ve uzun süren üyelik süreci deneme ve sorgulamalardan sonra sonuçlanabiliyordu. Üyelerin tüm yaşamı MK'nın kuşatması altındadır: Sosyal yaşımın her alanı diğer üyelerle paylaşılıyor ve hatta evliliklerin çoğu aynı dar çevre içinde yapılması özendiriliyordu. Bu yüzden ayrılmak veya atılmak bir üye için felaket demekti.

MK hareketi iki büyük staratejisini hiç bir durumda terk etmedi. Staratejilerinden biri yeni üyeler kazandıran, kendine saygıyı arttıran yerel taban örgütleridir. Diğeri ise kurduğu ve yönettiği geniş sosyal ve vakıf ağı. Özellikle sağlık ve eğitimde aynı örgütlenmeler geliştirerek sürdürüldü.  

MK’in yüzyıllık geçmişi aslında Mısır devlet politikasının iki yüzlü ve belirisiz yapısının bir yansıması gibi, belirsizliklerle doludur. Hareket ne yasallaştı ne de sürekli illegal kaldı. Adayları seçimlere katıldığı gibi bazıları işkencelere uğradı, hapislere girdi. Yıllarca süren bu belirsizlik, hareketi, örgütsel bir gizliliğe ve aşırı hiyararşik bir yapıya soktu.      

Örgütsel yapının bu kadar anti-demokratik ve  insani olmayışının tek nedeni var: Yönetim elitinin etkisini güçlü ve sürekli tutmak. Mohamed Badie, Mursi ve Khairat al Shatir bu çağdışı yapının tepesidekilerdi. Kapitalist serbest pazarı, liberal temsili demokrasiyi ve kapitalist ekonomiyi eksiz uygulayanlar bunlardı. Lider kadronun tamamı Mubarek rejiminin baskıcı, otoriter,  vesayetçi kapitalizminin içinden gelme, zengin deneyimler geçirmiş ve aynı zamanda çok zengin olmuşlardı. Hatta o kadar çok ileri gittilerki, statülerini ve zenginliklerini korumak için MK’lerin örgütlenmesindeki en küçük bir reform hareketine bile sempati duymaz oldular.

Büyük ayaklananmanın olduğu 2011 yılının hemen öncesinde MK’lerin üyesi olanların çocukları ve islami değerlerden dolayı hareketten uzaklaştırılan, reformist gençlerden oluşan genç bir kuşak politik yönden çok aktifti. Bunlar 2011 yılında diğer seküler gençlerle sağlam ittifaklar gerçekleştirerek ayaklanmaya öncülük etti. Yaşlı kuşak ise uzun bir zaman gençlere ve halk direnişine karşı durdu.

Mursi’yi deviren askeri darbe öncesi ve sonrasında gelişen şiddet eylemleri hareketteki açmazı bir kez daha su yüzüne çıkardı. Olaylar sırasında MK’in kendilerini islamın tek temsilcileri olarak görmeleri genç Mısırlıları kızdırdı. Halk islamı iyi bildiğini MK’lerin otoritesine gereksinim duymadığını olaylar sırasında dile getirdi. İslamın bir yönünü geliştirmek, propaganda etmek partide bir çok kişinin tepkisini çekti.  Partiden ayrılanlar, eski düzen taraftarları Salafiler ve partinin insanlara nasıl müslüman olunabileceğini anlatmanın bir partinin işi olmayacağını düşünenler Mürsi’yi devirme koalisyonu kurdu (12).

Haziran’da sokaklara dökülen milyorlar Mursi ve partinin Mısır halkından koptuğunu, Pan-İslamist idealler peşinde gitmekten başka bir amaçları olmadığını biliyordu. Her ne kadar Mursi ve taraftarları Mısır’ın ulusal çıkarlarının mücalelerinin merkezinde olduğunu söylediyseler de çok kimseyi inandıramadılar. Artık hareketin bir ideoloji, bir dava ve misyon amaçladığını direniştekiler biliyordu.

MÜSLÜMAN KARDEŞLERİN BİR YILLIK İKTİDARI

Seçilmesinde aktif rol alan El Kifaye (Yeter) hareketi daha bir yıl geçmeden, Tamarod (Direniş) adını alarak tüm ülkede Mursi’nin istifa etmesi için büyük bir imza kampanyası başlattı.  Dört yıllığına seçilen Mursi bir yıl içinde ona oy vereni ve vermiyeni büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Direniş hareketinin imza kampanyasına 22 milyon kişi ismini yazdırınca Mısır yeniden politik bir krizin içine sürüklendi.

Mursi’ye verilen oylardan çok fazlasını yanına çeken Direniş hareketinin başarısı bununla da kalmadı. 30 Haziran’da genel direniş çağrısı yaptığında tarihte benzeri görülmeyen halk gösterilerinin önü açıldı. Mısır ikinci bir defa bir diktatörü yıkmaya karar vermişti. Milyonlarca Mısırlı, Tahrir meydanını ve ülkenin diğer meydanlarını doldu. Günlerce süren gösterilerde nicelik ve nitelik en yüksek düzeydeydi. Mursi’ye istifa çağrısı yapanların sayısı Mubarek’in 2011’de istifasını istiyenlerden çok daha fazlaydı. Mısır’lılar ülkenin dört bir yanında nefretlerini haykırırlarken büyük bir ekonomik ve politik güç olan ordu, Mısır sokaklarında yeniden boy göstermeye başladı.

MK iflasın eşiğindeki bir ülkede yönetimde olduklarını biliyorlardı. Döviz reservleri  tükenmiş, parası develüe edilmiş, eflasyonu hızla yükselen, genç nüfusunun büyük çağunluğunun sorunlar batağında debelendiğini hem müslüman hem de müslüman olmayan politikacılar ve özellikle ordu iyi biliyordu.

Ülkenin ve halk devriminin geleceğini yakından ilgilendiren önemli kararların verilmesi gerektiği kritik bir aşamaya gelinmişti. En önemlisi MK hareketin kendini yeniden tanımlaması gerekiyordu. Demokrasiyi yaşatan ve ileriye taşıyan halkın değişim talebini ve  baskısını ciddiye almayan MK, islami bir devlet kurma hedefinde ısrar edince bu kendi  sonlarını hazırladı.

Mursi ve partisi, halkın talepleri doğrultusunda politika izleyeceğine seçilmemiş MK Bürosu'nun doğrultusunda kendine yol aradı. Bir yıl boyunca Mursi’nin kendisi otoriter kararlar vererek, kamuoyu eleştirilere sırtını dönerek, Mısır halkının değil MK’in başkanı olduğunu fiilen gösterdi.

MK arasında liderlik zaafının varlığı sonucu, anayasanın hazırlığı, en tutucu milletvekillerinin ellerine terk edildi. Aşırı islamist anayasa kamuoyunda hiçbir ilgi görmedi.  

Anayasa hazırlığında yapılan fahiş hataları affettirmek amacıyla orduya devlet içinde devlet misyonu yükleme girişiminde bulunuldu. Hata bir başka hatayla örtbas edilmeye çalışıldı. Mürsiye karşı islami ulus ayaklandı. MK'nın ülkeyi kendi görüşleri doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye  girmesi kabul edilemezdi.

MK iktidardayken Mubarek rejiminden aldığı ekonomik politikalarını kesintiye uğratmadan derinleştirerek sürdürdü; mali kemer sıkma politikalarıyla birlikte neo-liberal ekonomik politikalar acımasızca uygulandı. Mısır’da MK emek karşıtı sağ politikalar geliştirdi. Mursi’nin MK partisi ABD’deki Tea Partisi gibi işçilere ve sola karşı politikalar geliştiren, aşırı sağcı, dinci ve ırkçıdır.   

Askeri darbenin MK üzerine gitmesi, ağır darbeler vurması tüm bu eleştirileri gölgede bıraktı. Hareketin merkeziyetçi olması, iç tartışmaları yasaklaması, yöneticilerinin izole yaşamı böylesi ağır bir yenilgiyi getirmişti. Elbette baskı ve terörün tek sorumlusu MK hareketi değildir ancak MK bu yapısıyla büyük sorunların üstünden gelebilecek politik ve örgütsel kabiliyete sahip olmadığını da gösterdi.

MK’lerin iktidardaki başarısızlığına neden olan politikaları beş gurupta toplanabilir: 

a-    MK’lerin iktidar zaafı vardı. Alınmaması gereken kararları almaktan çekinmedi.

b-    MK ideolojik bir saplantı içindeydi. Toplumun bütününü görmedi, diyaloğa ve uzlaşmaya kapalıydı.

c-    Mürsi iktidarı MK’lerin kontrol edemeyeceyi güçler tarafından yıkıldı. Bu güçler MK’in sınırları dışındaki politik dinamiklerdi. MK, bunlara zorla politikalarını empoze etmeye çalıştı. 

d-    İslamcı olmayan geniş bir seçmen kitlesinin onlara neden oy verdiğini anlamadılar. Halkın içinde en örgütlü olanların MK olduğunu gören seküler müslüman ve müslüman olmayan Hristiyan Kiptiler, Mubarek’e karşı onları destekledi. Çünkü başkanlık seçiminde diğer alternatif Mubarek rejiminin subaylarıydı. Halk eski diktatör yandaşlarını iyi tanıyordu.

e-    Mısır devrimi MK'lerle ne başlatıldı ne de kazanıldı. Ayaklanma sırasında MK sokaklarda savaşan güçler tarafından sıkıştırılmış ve kuşatılmıştı. Gönülsüzce halktan yana taraf tutular (12).

Bir yıllık iktidarı boyunca Mursi gaf üstüne gaf, hata üstüne hata işledi. Seçilmeden önce verdiği tüm sözleri unutarak söylediklerinin tam tersini yaptı. Söylemde ve pratikte çelişki yaratan noktalar şunlardı:

1-    Başkanlığa aday göstermeyeceklerini ve parlamentoda çoğunluğu hedeflemediklerini söyledikten kısa bir zaman sonra tam tersini yaptı. Seküler müslümanlara ve müslüman olmayan halka  düşman olanlarla ittifak kurdular. Bu duruşlarıyla MK’lerin amacının özgür ve demokratik bir Mısır yaratmak  olmadığı anlaşıldı. İktidarın tamamını bir an önce ele geçirmeyi hedeflemişlerdi.

2-    “Ekmek, özgürlük ve adalet” haykırışlarıyla devrimi başlatanların gözünün içine baka baka yeni bir sivil diktatörlüğün yollarını döşedi. Çok az Mısırlının katıldığı, istenmeyen bir referndumla bir anayasa kabul edildi. Kadın haklarının kısıtlandığı,din özgürlüğünün baskı altına alındığı ve konuşma özgürlüğünün itibarsızlaştırıldığı bir anayasaydı. Mursi de Mubarek gibi kendi diktatörlüğüne yasal bir kılıf hazırladığı gibi kendisine muhalif olanları kanlı bir biçimde susturarak eskisini aratmaz metodlar kullandı.

3-    'Devrimi koruma' adına Mursi bir kararname çıkardı. Buna göre, kendisi, Şurası ve Anayasa Konseyi hukuki soruşturmaların dışında tutuluyordu. Bu kadar yetkiyi ele geçiren Mursi bir ‘firavun’ dan daha büyük bir diktatör olabilecek gücü ele geçirmişti.       

Müslüman kardeşlerin ve Mursi’nin yaptıkları anti-demokratik hataları hafifletmek için çeşitli gerekçeler söyleyebilirler. Ancak şu bir gerçek ki demokrasiyi bilinçli bir biçimde kullandılar ve iktidara gelince fırlatıp bir köşeye attılar. Ordu bu fırsatı iyi kullandı ve demokrasiyi yeniden kurum ve kurallarıyla çalıştıracağı sözünü vererek iktidara el koydu.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER'İN İKTİDARDAN UZAKLAŞTIRILMASI

Gösteri ve yürüşünün üçüncü gününden sonra politik iklim aniden değişti. Kimini kızdıran kimini sevindiren askeri darbenin, halk gösterilerinin doruk noktasında olduğu bir zamanda gerçekleşmiş olması düşündürücüydü. Ordunun başındaki genel kurmay Al-Sisi gösterilere katılan halkın isteği doğrultusunda yönetime el koyduklarını açıklayarak, Mursi’nin istifasını istedi, anayasanın, parlamentonun ve hükümetin düşürüldüğünü açıkladı.  

Askeri ve ekonomik yönden ordunun Mısır toplumunda ayrı bir yeri vardır. Ortadoğunun en büyük ordusudur ve çok sayıdaki Mısırlı'nın iş ve geçim kapısıdır. Her üç Mısırlı'dan biri ordunun bir işyerinde çalışıyor. 1952'de kurulduğundan beri ordu, toplum yaşamına dolaylı yoldan müdahele eder. Mısır altmış yıldır militarist bir toplumdur. ABD ve Batı sürekli bu askeri kurumun arkasında durur ve onu durmadan finanse eder (4).

 

Mubarek etrafında palazlanan liberal elit ve direnenlerin önemli bir çoğunluğu, ülkede gerçek anlamda bir demokrasinin kurulamayacağını, tam anlamıyla sivil bir yönetime geçilemeyeceğini yazıp duruyorlar. Onlara göre Mısır’ın toplumsal yapısı, altyapısı ve halkın eğitim düzeyi buna olanak tanımıyordu. Aynı kesimler bir örgütsel yapı da yaratamadığından dolayı, ordunun müdahelesini normal görüp, askerin laikliği koruyabileceği ve Müslüman Kardeşler'i durdurabileceği  söylemini geliştirdiler.

Mursi iktidara geldiğinde generaller üç strateji belirlemişlerdi: MK'e karşı kendi kurumsal birliğini koruyarak politikada karar verici örgüt olarak kalmak, gemisi su alan Mursi’yi ilk fırsatta terk etmek ve gittikçe ağırlaşan dış güvenlik ihtiyacını karşılamak. Sisi'nin ultimatom vermesiyle Mursi’yi terk etme stratejisi devreye girdi.

 

Ordu ABD’nin kontrolünde dipten çürümüş farklı farklı politik akımların faaliyet alanına dönüşmüştür. Gurupların içinde en etkili olanı MK ve Selafilerdir.

Mısır ordusu seküler bir kurum değildir. Tam tersine Arap ulusalcılığı çöktükten sonra islamı siyasete sokan kendisidir. Şimdi de el altından MK ile görüşme yollarını aramaya başladı bile.

 

Batının kamuflajını yaptığı ‘askeri müdahele’ katıksız bir askeri darbedir. Ancak bu darbe Türkiye’de veya Latin Amerika’da  yapılanlardan çok farklıdır.

Mısır, Türkiye, İsrail veya başka ülkelerde politik istikrarın ancak bir diktatör veya  entegre olmuş yukardan aşağı işleyen devlet kurumları aracılığıyla sağlanabileceği, hala geniş kesimler tarafından tercih ediliyor. Fakat son olaylarda görüldüğü gibi politikacılardan umudunu kesen genç nesil, bu geleneksel parametrelerden koparak halkın önderlik ettiği değişime büyük önem veriyor ve destekliyor.

Mısır’da yakın bir tarihte tek bir sisyasi oluşumun politik bir merkez olması oldukça zayıf bir ihtimal. Orta ve uzun vadede siyasi islamın politik hatalarından dersler çıkararak yeniden politikada ağırlık kazanması  tahmin edilebilir. Fakat siyasi islamın bu en büyük bileşenini seküler güçlerle eskisiden farklı ve amansız bir mücadele bekliyor.

DEMOKRASİ: TAHRİR’DEN BOŞALAN ENERJİ

 

Ordunun kollayıp koruduğu ve MK’in dokunmaya cesaret edemediği toplumsal statükoyu halk Tahrir’de tamamen reddetti. Halk eski otoriter politik rejimi ve ona zemin hazırlayan sosyo-ekonomik sistemi kaldırıp yerine sosyal güvencelerle korunmuş, özgür ve demokratik bir toplumsal yapıyı istedi ve bir yıl içinde gerçekleştirdiği pratiklerle yaşadı. Sadece iki ayda, Ağustos-Eylül 2012’de, işyerlerindeki grev sayısı 1500’e varmıştı. Ekim 2012’de bağımsız sendikalara üye olanların sayısı 2.5 milyonu aşmıştı. MK’in hayal bile edemeyeceği bir şey oldu: Mısır’ın imanlı, çalışkan halkı sayısız işyerlerinin yönetimini ele geçirdi. 

Özgürlük, eğitim, sağlık, elektrik, temiz su, iş, gıda ve konut istiyen halk diktatör Mubarek’i  devirdikten sonra da ülkenin her köşesinde sosyal yaşamını iyileştirecek reformları dile getirdi. MK yığınlardaki bu güçlü politik iradeyi anlayamadı, halka rağmen şeriatı halka dayattı. 

MK’in öncülük ettiği siyasi islam son amacı dini prensiplere dayanan politik devlet kurmayı amaçlayan ılımlı islami gurupların yanında halifeliği yeniden kurmak istiyen aşırı akımlara kadar çeşitli dini politik örgütlenmeleri barındırıyor. İç politik hesaplarla uğraşan kardeşler kendi dinsel anlayışını başkalarına dayatan bir tercih yapmak istedi. Fakat bir dini öbür din üzerinde üstün sayan hiç bir devlet veya İslami cumhuriyet gerçek anlamda demokratik olamaz gerçeğini görmemezlikten geldi.  İktidardayken islami doktrinlerine dayanan benzer bir rejimi Mısır halkına dayatması sonucu milyonlarca mısırlının nefretini kazandı. Tahrir’de milyonların yarattığı enerjiyi, sosyal ve ekonomik talepleri hesaba katamazlardı çünkü demokratik refleksleri olan bir hareket değildi.

Tahrir’de dünyanın en büyük direnişlerinden birini gerçekleştiren bir halkın iradesini anlamak istemeyen bir diğer kurum ise orduydu. Yüzlerce şirketiyle toplumun en ücra köşelerine kadar girmiş bu anti-demokratik yapı yönetimi ele geçirdikten sonra benzer duyarsızlıkla sosyo-ekonomik faktörün gücünü hasıraltı etti.

Yasal değişimler etrafında geniş uzlaşmalar sağlandıktan sonra, süngü gölgesinde hazırlanan yeni  anayasaya, referendumla oylandı ve kabul edildi. Ordunun ve El Nour (Selafist) Partisi'nin ortaklaşa hazırladıkları anayasada üç yıl direnen halkın iredesi yansıtılmadı. Eski anayasanın özü itibariyle olduğu gibi korunduğu biliniyor. Görünen odur ki yeni anayasa, iktidarı ordunun vesayetine terk ettiği gibi, yasaların bir çoğu seriattan ilham alınarak düzenlenmiş.

Yeni anayasanın girişi “Mısır, Nil nehrinin Mısırlılara bir armağanıdır” cümlesi yazılı fakat anayasa Mısır halkına armağan olması bir yana sanki ağır bir tokat gibidir. Şurası net: Demokrasi mücadelesi, islam ile demokrasi arasında uzlaşma sağlanıncaya kadar devam edecek.

Avrupa’da ulusal çıkarlarla demokrasinin uyumu uzun bir süreçten sonra demokrasiden yana çözüldü ve bugün ulus devletler artık Avrupa’nın bir çok ülkesinde demokrasisiz varlık sürdüremez bir konuma geldi. Bu önemli tarihsel süreci tartışan düşünürler, Ortadoğu’da islamın özgün konumundan dolayı farklı görülmesi gerektiği kanısındalar. İslamı, demokrasiyi ve ulusal devletleri uyumlaştırmayı amaçlayan tartışmalar üç ayrı politik kampta toplanıyorlar:

  • Demokrasi ile islamın uzlaşabileceğine dair olumlu yönde söylem geliştirenler, 'Ancak ve ancak demokratik-politik sistemin oluşturduğu bir anayasa, islami prensipleri ve demokratik iktidarların prespektiflerini güvence altına alabilir,' diyorlar. Adına 'müslüman demokrasi' veya 'dini demokrasi' denilen rejimin politik ilkeleri tassavuf düşüncesine kadar uzanıyor*.
  • İkinci guruptakiler ise, islamın yanlış yorumlarından kaynaklanan politik formülasyonlara vurgu yapıyor, 'Gerçek islam aslında demokrasiyle tam bir uyum içindedir,' diyorlar.
  • Üçüncü ve gerici olan gurup, MK ve onun etrafında odaklanan irili ufaklı cihatçı guruplanmalar, islam dünyasında islamiyetle demokrasi ilişkisinin imkansız olduğuna inanırlar. Onlara göre demokrasi (modernizm, laiklik ve parti kurma da dahil) batıya aittir ve kabul edilemez. Aile, cemaat, aşiretler ve halifelik siyasi islamın temel örgütlenme modelleridir.

MK’in demokrasiden uzak söylem ve duruşları Arap devrimini geri çekmekerine, toplumun geniş kesimlerinden uzak durmalarına, liberallerden ve demokrasi güçlerinden ayrılmalarına neden oldu. MK tarafından ısrarla ileri sürülen 'islam çözümdür' anlayışı, Mısır’da iflas etmiştir. Hiç bir ülkede islam ne sorundur ne de çözümdür. Sadece siyasi islamın inananlar üzerinden sürdürdüğü yanlış ve çıkarcı politikalar demokrasi için sorundur.  

Dipnot;

*Farabi ve İmam Gazali gibi büyük alimler insanın gerçek özgülüğüne ilişkin islami düşünce vizyonunu geliştirdi. Yirminci yüzyılda onları izleyenler Müslüman demokrasiyi tartışmaya açtılar. Tartışmayla beraber batı demokrasilerindeki radikal laikliye alternatif olan islami laiklik gündeme geldi. Batıdakinden farklı olarak  insan maddi ve manevi dünyasıyla tektir ve eşittir bundan dolayı islam ve demokrasi barışabilir. Tanrının halifesi olarak dünyaya gönderilen  Adem ve Havadan  çoğalan insan türünün her bir bireyi tanrının yeryüzündeki temsilcisidir. Fatva veren halifelik kurumu gerekesizdir, her insan bir halifedir. Bireyler arasında ayırım kabul edilemez. Demokrasiyi islamla kaynaştıran düşünürler  insanın özgür, tek ve eşitçe yaşaması için demokrasinin gerekli  politik bir sistem olduğunda birleşiyorlar.  

 

 

Kaynaklar:

 

1-Muslim Brotherhood Project, 1982

 

2- Jadaliyya  B, “Is the Egyptian Revolution Aborted?”  Interview with Jadaliyya, July 12, 2013)

3-http://www.internationalmarxisthumanist.org

 

4-Gilbert Achcar, “Extreme capitalism of the Muslim Brothers,” Le Monde Diplomatique, June 2013

 

5-Peter Farmer September 4, 2012; The Muslim Brotherhood, Part I-II-III

 

6-“When Women Fear to Tread: Sexual Violence and the Egyptian Revolution,” Huffington Post, Feb. 23, 2013

 

7-Carrie Rosefsky Wickham,  müslüman kardeşler: bir müslüman haretin evrimi, 2012, Princton

 

8-John Calvert; Sayyid Qutb, Radikal İslamın kökeni, Colombia University Press

 

9- James Toth; The life and legacy of a Radical Islamic Intellectual

 

10- Seamus Milne, The Revenge of History, Verso, London, 2012

 

11-Gilbert Achcar, The People Want, 2013

12- Rachel Shabi, how to wın power and lose ıt again, New Humanist, Winter 2013

13- Samir Amin, No Hay Democracia autentica sin progreso socıal

 

14- John Esposito, İslam ve demokrasi, 1983

15- Roger Cohen, An Idle Rambo ın a Rocky Egypt