Sol, demokrasi mücadelesini kazanmalıdır


Halk ayaklanmalarının yaşandığı bu dönemi devrimci radikal dönüşümlerin yaşandığı tarihsel dönem olarak tanımlayamayız. Çünkü solun bileşenleri, son birkaç yılda yükselişe geçmiş olmasına rağmen, hala dağınık ve karşıtı egemen elit hala çok güçlü. Durumu değiştirmek pek kolay değil, bu nedenle solun direniş kapasitesini genişletebilmesi ve sisteme meydan okuyabilmesi için daha stratejik bir düşünce yapısı geliştirmesine ihtiyacı var.

Somut durumun tanımlanması da stratejik düşünmenin ilk adımıdır.

1910 yılında Kausky* dönemin somut politik koşullarından hareketle işçi hareketinin “yıpratma” stratejisini izlemesi gerektiğini düşünmüştü. Stratejiyi “hazırlık” ve “kriz” olarak ikiye ayırmıştı. “Hazırlık” aşamasında egemen elit yıpratılır, “kriz” aşamasında son darbe vurulur.

Dünyadaki sol güçler, “hazırlık dönemi” olarak tanımlanan bir tarihsel süreçten geçiyor. İktidarda, muhalefette veya sokakta olsun, solun ana hedefi saflarını güçlendirmek, mücadele kapasitesini arttırmak ve egemen elitin iktidar gücünü “yıpratmak” olmalıdır.

“Hazırlık” ve “kriz” aşamaları aynı zamanda sol gruplaşmaların fotoğrafını doğru görmeye yardımcı oluyor. “Kriz döneminin” gerektirdiği hedefleri geleneksel işçi, sosyalist ve komünist hareket izliyor. Öneri şu: İşçi sınıfı öncü partisiyle burjuva devletini ve demokrasiyi yıkmayı amaçlıyor. “Hazırlık dönemi” stratejisini izleyen yeni sol, toplumun her katmanına uzanan çalışanların yığınsal partisi ve onun etrafındaki sayısız toplumsal örgütler devrimci reformlarla devleti ve demokrasiyi toplum yararına dönüştürerek kapitalizmi egemenlik altına almalıdır. Onlarca yıl sürebileceği tahmin edilen bu geçiş stratejisi ekonomide, politikada ve kültürel alanlarda kapitalizmin sonunu getirebilecek daha üstün örgütlenmeleri hedefliyor. Kapitalizm dahil hiçbir sosyal ekonomik yapı yıkılmaz, ancak daha üstünüyle değiştirilir.

Önceki yazımda solun devletle ilgili iki farklı stratejisini özetleyen Gavin Mendel-Gleason & James O’brien,2014, görüşlerini uzunca yazdım. Bu yazıda da demokrasiyle ilgili görüşlerini aktarmaya çalışacağım.

Ne kadar çok özgürlük ve demokrasi o kadar çok sosyalizm  

“Devletin kapitalist bir kurum olduğunu varsaymak yetmiyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerde devlet öyle bir biçim aldı ki sosyalizme tamamen zıt ve geçiş döneminde kullanılmaz durumda.” (GMG ve JO, 2014)

Bu görüş doğru mu?

“Sosyalizm 19. yüzyılda bugünkü gibi demokrasinin, seçimlerin ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı dönemlerde yükseldi. ABD’de yerli halkın kitlesel yok edildiği bir yüzyıldır. 1860’lara kadar kölelik devam etti. Yasalarda tanımlanan ırkçı ayrımcılık bir yüzyıl daha sürdü. Avrupa kıtasında monarşist iktidarlar demokratik denetimden uzaktaydı. Devrimci merkez Fransa, monarşist ve emperyalist yönetime sahipti. İngiltere liberal fakat demokratik değildi. Hiçbir ülkede kadınlar ve işçiler politikaya katılamıyordu. Bu ayırımcılığa karşı direniş 1918 yılına kadar çeşitli biçimlerde devam etmişti”. (GMG ve JO)

Bununla da sınırlı kalınmamıştı. 1878’de Bismarck sosyal demokrat faaliyetleri yasakladı. İngiltere’de işçilerin yasal örgütlenmeleri kısıtlıydı, sendika örgütlenmesine karşı olan Proudhon’nun görüşleri yasal ve popülerdi, Prusya’da seçim sistemi devrime kadar, 1918, kısıtlıydı. Yasakların ve sınırlamaların Rusya’da çok kötü olduğu iyi bilinir.  Feodal sistem çökerken örgütlenme özgürlüğünü kaldırmıştı fakat burjuvazinin önemli bir kesimi devrimci saflardaydı.

En liberal ülkelerde bile işçilerin kötü koşulları ve onlara yapılan ayırımcılık toplumda kabul görüyordu. Devlet sürekli olarak işçi-işveren ilişkilerinde sermayeden yana tutum alıyordu. Lenin’in buna burjuva demokrasisi demesinin nedeni buydu ve haklıydı. Bu dönemde sosyalizm henüz doğum aşamasındaydı ve sıkı yasal engellerle karşı karşıya kalıyordu.

O tarihlerde demokrasi ve onun ayakları olan demokratik kurumlar yoktu. Olmayan demokratik kurumlarla demokrasinin boşluğu kapatılamazdı. Dönemin sosyalist ve nasyonalist hareketleri devrimciydi çünkü despotik iktidarları dize getirecek demokratik yollar tükenmişti. Zorba iktidarı yıkmanın bir tek yolu kalmıştı: Ayaklanma.

Gavin ve James haklı olarak Marksistlerin yüzyıl önceki demokrasiyle ilgili saptamalarını olduğu gibi kabul etmenin yanlışlığına dikkat çekerek şunları söylüyor: “Demokrasiyi bir bütün olarak burjuva diye tanımlamak sadece yanlış değil aynı zamanda pratik anlamda hiç bir yararı da yoktur. Burjuva veya temsili denilen demokrasi genel seçimleri, hukukun üstünlüğünü, eşit yurtaşlığı, örgütlenme özgürlüğünü, temel hak ve özgürlükleri ve benzeri hakları barındırır. Özünde demokrasi sosyalizmdir ve yalnızca sosyalistlerin bir talebi değildir. Toplumda sosyalistler dışında toplumsal demokratik değişimi isteyen etnik azınlıklar, feminist ve diğer gruplar vardır”. (GMG ve JO, 2014)

Sosyalist sol, demokrasiyi diğer sosyal gruplardan çok daha geniş görür.  Kapitalizm koşullarında milyonları örgütlemekle veya örgütlenme özgürlüğü ile sınırlı tutmaz. Oluşturulan örgütlerin tüzüğü, programı, seçilenlerden seçmenin hesap sorması ve demokratik haklar, ilk kuşak komünistlerin söyledikleri gibi, ışık ve oksijen gibidir. Halk bu küçücük adacıklarda kendini yönetmeyi öğrenir ve sosyalizmin genlerini oluşturur. “Demokrasi sosyalist halk hareketinin toplumsallaşması ve hatta varlığını sürdürebilmesinin vaz geçilmezidir. Sosyalizm toplumsal kurtuluş hareketi olduğundan özgürlük isteyenlerin aktif desteği ve katılımı olmadan gerçekleşemez”. (GMG ve JO,2014)

Gösteri ve örgütlenme özgürlüğü, sadece politik egemen eliti rahatsız eden bir virüs değildir. Özgürlükler ve demokrasi, geleceğin gelişmiş toplumunu kurmayı amaçlayan emekçi yığınların kan damarlarıdır. Hümanist özgürlükçü sosyalizmin özünü ve ruhunu oluşturur, kapitalizmin egemen olduğu ülkelerle sınırlı değildir. Sol dünyanın her yerinde ne kadar çok özgürlüğü ve demokrasiyi geliştirirse o kadar çok sosyalizmi geliştirecektir.

Demokrasinin darbelerle sekteye uğratıldığını, terör bahane gösterilerek kısıtlandığını, seçimlere hile karıştırıldığını sol devrimci gruplar defalarca kamuoyuna duyurdu. Kapitalist sınıfın her an zenginliğini devreye sokarak özgür iradeyi etkileyeceğini halka duyurmak önemlidir ancak egemenlerin demokrasiyi aldatmaları, ona tecavüz etmeleri kapitalizmin bir sorunudur demokrasinin değil. Kapitalin etkileme kültürü temsili demokrasinin gelmesiyle tarihe karışmadı. Ukrayna’da olduğu gibi sokak devrimiyle, Sovyetler’de ulusalcı liderlerin, 1918’de, işçi konseylerinde başarı kazanmaları veya 2002 de AKP’nin seçimlerde kazandığı zafer ancak kendilerini başka bir formata dönüştürerek mümkün oldu.

“Eğer demokrasinin egemen elitin etkisinde olması sorunsa, nüfusun çoğunluğu işçi olan bir ülkede demokratik süreç işçi federasyonu veya mahalli örgütler tarafından güvence altına alınabilir.” (GMG ve JO, 2014) Demokrasi eşitsiz gelir dağılımını engellemiyorsa, kapitalizmin çevreyi yıkmasında etkisiz kalıyorsa onu daha etkili hale getiren demokratik rejimlerle güçlendirmek mümkündür.

Sol demokrasi savaşını kazanmalıdır

“Problem demokrasi değildir. Gerçekten biz demokrasi savaşını kazanamıyoruz. Eskiden sosyalistlerin yasaklandıkları gibi yasal yönden kazanmak için bir engelin bulunmamasına rağmen, ayaklanmalar veya şiddet, yanlış problemin çözümüdür. Gerçekten çoğunluğu kazanmak için gerekli kültürel kaynaklar ve devletin elite yapısal bağımlılığı ayrı ayrı sorunlardır.”  (GMG ve JO,2014)

Sosyalistlerin bir kısmı, kendilerini gereksiz bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor, diyor James ve Gevin. “Kapitalist toplumda zenginliğin dengesiz dağılımı demokrasiyi sahte yapıyor, öte yandan zenginliğin sosyalleştirilmesi imkânsız çünkü demokrasi sahtedir. Stratejik hedefleri; kapitalizmi tasfiye ettikten sonra, politik yapıyı hızla bitirmek ve özel mülkiyetin sosyalizasyonunu başlatmaktır. Bu seküler modern kırılmayla işçi sınıfı Mesih gibi devreye girerek özel mülkiyet sahiplerini mülksüzleştirecek ve kapitalist mülkiyetten insanlığı kurtardıktan sonra toplumsal mülkiyete doğru toplumu sürükleyecek. Marksizm’in muhalefette olduğu 19. yüzyılın ikinci yarısında bu yaklaşım gelişti”. (GMG ve JO, 2014)

Önce Marksizm’in amansız rakibi sendikalizm, günümüzde ise sayısı azımsanmayacak öncü sosyalist örgütlenmeler, şu ya da bu dönemde bu anlayışı benimsedi. Türkiye’de de hala etkili olan bu somut durumun yanlış analizi solu onlarca yıl geri götürdü.

Yıkmak değil egemenlik altına almak

James ve Gevin, sol strateji devleti yıkmak üstüne inşa edilmemelidir, diyor. “Devleti yıkmak strateji olamaz. Geçiş döneminde ve sosyalizm kuruculuğunda solun devlete ihtiyacı vardır. Eskimiş ve hantal bürokrasisiyle devlet 20. yüzyılın başında eskimiş ve yıpranmıştı. O dönemin sosyalist partileri onu ele geçirmeyi hedeflediklerinde Anarşistlerin hedefi olmuşlardı. Modern devlete ihtiyaç duyulmasının ana nedeni teknolojik yönden gelişmiş nüfus yoğun toplumların sosyal faaliyetlerine cevap vermesidir. Birinci dünya savaşından önceki haliyle karşılaştırıldığında sağlık, eğitim, yargı gibi temel hizmetleri yerine getirmesindendir.” (GMG ve JO, 2014)

Bu faaliyetler yerine getirilmese gelecekte kurulacak sosyalist iktidarın toplumsal desteğinin eriyeceğini, meşruiyetinin erozyona uğrayabileceğini tahmin etmemek politik hata olur. “Sosyalist iktidar döneminde de devlet bu işlevleri yerine getirecek. Kapitalizmde veya sosyalizmde de içki içip araba kullanmaya izin verilmeyecek. (GMG ve JO, 2014)  Çevre, çocuk ve kadınlar hangi sistemde olursa olsun en geniş bir biçimde korunacak.

“İnsanı ve doğayı koruyan hukuk normlarına göre yargılama mahkemelerde veya halk mahkemelerinde sürdürülecektir. Teoride yargı halk mahkemelerine, dini kurumlara verilebilir. Fakat yargılamanın yasal normları değişmeyecek.”  (GMG ve JO, 2014)

Devletin her işlevini sıfırdan başlatmak doğru mu?

Daha doğru yaklaşım, devlet içinde demokrasiyi geliştirerek var olan sistem, nasıl daha iyi çalıştırılabilir. “Anayasa mahkemesinin veto etme hakkını kaldırmak, bu kurumu demokratik sürece bağlamak veya zaman sınırlaması getirmek. Yıkmak değil amaçlarımıza uygun hale getirerek egemenlik altına almak. Geniş bürokratik aygıtın demokratik yöntemlerle yönetilmesi ağır bir sorumluluk gerektirir ve bir kaç on yılı alır; bir kaç günlük ayaklanma sırasında elde edilen deneyimlerle yönetilemez.” (GMG ve JO, 2014)

Kapitalist karşı saldırı ve devlet güvenliği

Üst düzey bürokratlar yığınların direnişi karşısında paniğe kapılır bazı kişilere sadakatlerini gösterebilirler, değişim sürecini baltalayabilirler. Kamu sektörü çalışanlarını, işini bilen nitelikli bürokratları, ekonomiyi demokratikleştirmeden yana kazanmak gerekir.  Milyonların partisi ancak bürokrasiyi tarafsızlaştırıp onların pasif desteğini alabilir. Bürokrasideki duruş değişikliğini toplumdaki politik dinamiklerin dengesi belirler.

“Sosyalist hareket askeri veya sivil darbelere, yatırımların durdurulmasına ve üretimin sabote edilmesine karşı çok önceden hazırlıklı olmalıdır. Özellikle üretimde önemli ölçülerde ağırlığını koyamıyorsa, sosyalizmden yana reformları unutmak gerek.  Gericilerin, faşistlerle veya orduyla silahlı direnç göstermeleri, reform sürecinde kırılma yaratabilir fakat sosyalizme gidiş sürecini durduramaz.  Silahlı bir devrimci ayaklanma hazırlamakla sorunu çözmez.” (GMG ve JO, 2014)

Sonuç

Devlete ilişkin yapılan analizlerden ortaya çıkan sonuç şudur: Devlete bakış tamamen farklı politik strateji izlemeyi gerektiriyor. Gavin ve James politik iktidarı ele geçirmek ve devleti geçiş sürecinin egemenliğine tabi kılabilmek ancak demokratik sorumluluk gereği dört büyük görevin başarılmasına bağlıdır diyor:

Kapitalizmi egemenlik altına almak ki bu ancak demokrasiyi güçlendirilerek, devletin içinden ve dışından aktif ve pasif destek sağlayarak olur

Bu desteğin güvence altına alınabilmesinin tek yolu halkın kalıcı desteğidir, yani demokratik meşruiyettir.

Demokratik meşruiyetin anlamı iktidarı demokratik yoldan kazanmak ve meşruiyeti tekrar ve tekrar sınavdan geçirmektir

Seçimler yalnızca çalışan yığınların kitle partisiyle kazanılabilir

On yıl değil yüzyıl sürse dahi, sosyalistlerin kitle örgütlerine yönelmelerini ve geniş tabana yayılmalarını sağlamalıyız.

...Devam edecek

*Gelecek yazıda “Yıpratma” stratejisi ayrıntılı anlatılacak

Gavın Mendel-Gleason & James O’brıen On January 1, 2014, ( The Strategy of Attrition: Part I (Yıpratma