Sosyalizm Bitmez

Mehmet Tas - 30/01/2012 15:32:50 (322 okunma)

Sosyalizm Bitmez




Konferansın başlığı “Marksizm ve Milliyetçilik”, konuşmacı ise: Halil Berktay. Marksizm'e karşı olan ve Marksizm'i milliyetçilikle suçlayan değerli tarihçimiz yine karşımızda. Konferansa katılmadıgım ıcın yorum yapamıyorum ama hocanın belgelere ve nesnel süreçlere dayanan bir tezi varsa yayınlasın okuyalım. Marksizmin, enternasyonalist ve globalist olduğunu dünya alem biliyor, ne söyleyeceğini merak ediyorum.

Bu bilgi çağında böylesine taraflı ve zayıf tartışmalarla Türkiye’nin bazı aydınları ancak havanda su dövüyor. Daha çok bilgiye ihtiyacımızın olduğu ve daha çok objektif olmamız gereken bir zamanda böylesi tartışmaları daha ne kadar sürdürmeye niyetliler, bilmiyorum.

Bir kaç gün geçmeden, yine Halil hocanın Taraf gazetesinde yayınlanan yazıları tekrar Kuyerel’de yayınlanıyor. Yine Marksist, sosyalist sol, Halil hocanın hedefinde. İnsanlıkla beraber doğan ve insanlığın gelişimine bağlı olarak gelişip olgunlaşan sosyalizmi, Halil hoca bir konferansta bitiriyor. Ne yaman bir bilimsellik! 

Aslında ne amaçlandığı belli: Sosyalizm ve Marksizm olmadan bir “sol” ideolojiye zemin hazırlamak. Ne yazık ki bu amaç, yıllarca yapılan hataları tekrar etmekten öteye gidemez. Bana göre bu yaklaşım birçok yanlışı beraberinde taşıyor. 

Birincisi; İtalyan komünistlerinin başına gelenlerden iyi dersler alınmadığından bu çabalarla zaten zayıf olan Türkiye solu sosyalizmden, Marksizm'den uzaklaştıkça daha da zayıflayacaktır. Milyonlarca İtalyan emekçisini örgütleyen ve faşizmden sonra İtalya’ya demokrasiyi getiren Komünist Partisi’nin kapatılmasını isteyenler, aynı gerekçelerle hareket etmişti. Sonunda koca bir parti bölündü ve giderek sol politikadaki etksini yitirdi. Bu boşluk Berleskoni gibi bir küçük Hitler’in iktidar olmasına yol açtı. 

Türkiye’de ise BDP gibi Marksistlerin, sosyalistlerin başını çektiği büyük bir sol parti kurulmazsa ne demokrasi olur ne de bu tartışmalardan bir sonuç alınabilir. 

İkincisi; ABD ve Avrupa’da Marksistlerin öncülüğünde toplanmaya çalışılan solun hedefinde milyonlara ulaşmak var. Çalışan emekçi yığınlar solda toparlanmazsa, politikaya aktif katılmazsa ekolojik sorunların ve toplumsal farklılıkların önü alınamaz, diyor ABD’li sosyalistler. Kapitalizmin değişmesini isteyen herkesin birlikte hareket etmesini istiyorlar.

Türkiye’de ise tersi yapılıyor. 

ABD ve Britanya’da sağ, devleti küçültmek için yeniden eski kof ve pratikte tükenmiş argümanlarına geri döndü. Krize neden olan finans kapitale tek bir eleştiri yapmayan sağ politikacılar, işsizliğin yükseldiği ve ekonomik krizin derinleştiği bu ortamda sosyal devlete saldırarak milyonlarca insanın açlığı ve işsizliği sessizce kabul etmesini istiyor. Sol her yerde bunları protesto ediyor.

Kaldı ki, Taraf’ta veya Kuyerel'de yapılan tartışmalarda ele alınan tüm noktalar Avrupa’da 90’larda tartışılmıştı. Üçüncü yol, sosyal kapitalizm gibi tezlerin hepsi Marksizm'den çalınmış tezlerdir. Antonio Gramsci’nin, “Hegemonya”, Karl Polyani, “sosyal kapitalizm”, Rosa Lüksemburg, “sosyal devlet” vs. Kapitalizmden sosyalizme geçiş için farklı yollar arayan Marksistlerin sosyalist politik kültüre yaptıkları katkılardır. 
90’ların ortalarında Britanya İşçi Partisi’nin başına, 1997’de de başbakan olan Tony Blair’in alternatif olarak sunduğu üçüncü yol, sosyalizmin kökünü kazımaya yönelikti daha sonra birden bire Sosyal liberalizm adı verilen politikalara dönüştürüldü. Borçlarla İngiliz kapitalizmine istikrar arandı, bulundu da, ancak çok uzun sürmedi. Bir milyonu aşkın insanın ölümüne neden olan Irak savaşına girilmesiyle sol, saygınlığını iyice kaybetti. Şimdi Tony Blair, hem elde ettiği gizli servet nedeniyle soruşturma altında, hem de demokrasi güçleri tarafından bir savaş suçlusu olarak görülüyor. Parti tüzüğünden sosyalizmi büyük bir mutlulukla kaldıran bu iki yüzlü Blair şimdi, küresel şirketlerin taşeronluğunu yaptığı Ortadoğu ve İngiltere’de açılan kamu soruşturmaları duruşmaları arasında geçiriyor zamanını. 
Bana göre, nerede olursa olsun, solun hedefinde her zaman sosyalizm olmalıdır. 

Sosyalizm ve Marksizm bir toplumsal projedir. Bir programla uygulanamaz. Zamanla, toplumsal demokratik süreçlerle adım adım olur. Çalışan yığınların adalet eşitlik özgürlük arayışları sosyalizmi belirler. 

Sosyalizm için söylenen her teorik saptamayı uygulayabilme olanağımız olsa, birçok önemli sorun çözülebilir. 

Halil Berktay’ın söylediğinin tersine, faşizmin sosyalizme yönelttiği eleştiri çok daha fazla yıkıcı oldu. Liberalizm, faşistlerin diliyle komünistlere ilericilere saldırmaya devam ediyor. Toplum yararına olan her yararlı politikanın zeminini yok ediyor. Murat Belge ile polemiklerinde şöyle diyor Halil Berktay: 

“Faşizm ve Nazizm’in dehşetengiz çehresini neden olduğu gibi sergiledik de komünizme daha âlicenap davrandık, fazla kredi açtık? İki farklı ideolojiden birinin özlem ve niyetlerinin “daha iyi” olmasını (ırk değil sınıf esasına dayanmasını, Aryan üstünlüğünü değil sosyal adaleti amaçlamasını) tarihsel realitesinin önüne geçirmiş olabilir miyiz? Stalin’in ve Mao’nun ödettiği bedelleri niçin hep minimize ettik? Faşizmle aynı derecede mi kötüydüler, yoksa her şeye rağmen Faşizm ve Nazizm’den kötüsü yok muydu ?”

Laf kalabalığı içinde bilimsel objektifliğini yitiren Halil Berktay, somut tarihsel belgeleri milyonların yer aldığı tarihsel değişimleri araştıracağına, Tony Judth’in arkasına sığınıyor. Yazıklar olsun. Stalin ve Mao’nun yanlış politikalarından yola çıkarak tüm sosyalist tarihi yargılıyor. Gelişigüzel bir yerlere dokunuyor, işte bu Marksizm, diyor. 
Halil Berktay sosyalizmin tarifini araştıracağına kendini tarif etse bence daha hayırlı olur. Avrupalı anti-faşistler sosyalizme ve sovyetlere ondan çok daha objektif bakabiliyorlar. Bakın komünist olmayan bir İtalyan anti- faşisti Sovyet anayasını nasıl önemsiyor. Tarihçi olarak bunları bize kendisinin anlatması lazım, hocamız oralı bile değil. 
Sözünü ettiğim bir İtalyan anti-faşisti olan Silvio Trentin’in Sovyet Anayasasını araştıran çalışmasını 1931’de “Avrupa” dergisi yayınlıyor. Sovyet Anayasası’nın önemli bölümlerini madde madde yayınlayan Silvio, uzun yorumlar yaparak bunun nasıl tamamen farklı ve yeni olduğunun sonucuna varıyor. 1936’daki Sovyet Anayasası o tarihe kadar hiç bir ülkenin anayasasında yer almayan çok önemli maddeleri içeriyor. Bunlardan bazıları şöyle; “Bölüm-1’de sosyal örgütlenmeler açıklanırken, Bölüm-10’un 121, 122, 123’üncü maddelerinde, bir ırk veya milleti aşağılama, küçümseme, hor görme veya hakaret etme, yasalarla cezalandırılır,” deniliyor. (1)

Anayasada ifadesini bulan humanist eşitlik Sovyet halklarını faşizme karşı birliştirdi bu bilinçle faşizm ezildi. ABD ve İngiltere’nin ikiyüzlülüğüne, Stalin’in inanılmaz hatalarına aldırmayan milyonlar faşizme karşı direndi ve kazandı. Faşist saldırganlık sovyetleri güvenlik konseptine zorladı bu yüzünden reformlar yapılamadı zenginlikler militarizme ayrıldı. Fakat batı Marksistleri faşizm ezildikten sonra Sovyetlerde elde eilen kazanımları çok iyi okudu ve uyguladı. 
Halil hoca Faşizmle sosyalizmi aynı kefeye koyarak mantıklı bir sonuca, sosyal devletin gereksizliği sonucuna varıyor. Halil hocanın“yok olmaya mahkûm” da demiyorum; yok oldu diyorum” dediği politikalar yoksulların sosyal haklarıdır,sosyal devlettir, kısmi sosyalizmdir. Bugün Avrupa’da milyonlarca çalışan insan Sovyet anayasasında çok açık belirtilen ve daha sonra Avrupa ülkelerine yayılan sosyal haklar için aralıksız mücedele veriyor. Bunları faşizmle aynı tutabilirmiyiz. 
“Murat, ben programla ilgili bazı sorular sordum, hem de defalarca. Şimdi sana direkt olarak soruyorum: temiz ve bozulmamış sosyalizm programın nedir? Tut ki egemenler de, biz de aynıyız; halka, kitlelere sunacağımız kapitalizm alternatifi ne olabilir? Böyle bir programa, Sovyet tecrübesinden aktaracağın; teorik bakımdan sosyalizme özgü sayabileceğin herhangi bir olumlu unsur var mı?’’ diye soruyor. 

Evet, var sayın Berktay.

Ekim devrimi sosyalizme yol açmamış olabilir ancak Sovyetlerde olup biten herşeyi inkar edemeyiz. Sovyetlerin insanlığa bıraktığı üç büyük bir miras var; kurtuluş savaşlarına yapılan yardımlar, modernleşme ve sanayileşmedeki büyük dönüşümler ve faşizmin Avrupa topraklarından kazınması. Bunları inkar etmek tarihle yüzleşmemektir, gerçeklere sırtını çevirip ahkam kesmektir. 

Büyük dönüşümlerin farklı bir anayasal modelle yapılması anlamlıydı. Bu anayasa sayesinde Avrupa’da kapitalizm içi sosyalizm savaştan sonra birden bire hızla yayıldı. Halil Berktay’ın küçümsediyi anayasadaki sosyal haklar şöyleydi: 

İnsanlık tarihinde ilk defa ‘Yaşlılıktan, hastalık veya başka nedenlerden dolayı çalışamaz durumda olanlara maddi olanakların sağlanması yasalarca garanti altına alınmıştır’ (madde 120); 

‘Herkese iş garantisi ve işin miktarına ve kalitesine uygun ücret verilmesi’ (madde 118); 

‘Yüksek öğrenim dahil herkese ücretsiz eğitim’ (madde 121); 
‘SSCB’de herkes çalışmak zorundadır, çalışmayan yiyemez’ (madde 12). (2)

İşte bu tamamen farklı bir anayasal modeldi. Açlıkla boğuşan yoksullar için hayal bile edilemezdi. Savaşla yıkılmış Avrupa’nın kurtuluş simidi oldu. 

Çalışan yığınlar için uygulanan politika sosyalizmdir, demokratiktir. Sosyalizm ve Marksizm bunun için vardır. 

Savaştan sonra bir çok Batı Avrupa ülkesi, SSCB Anayasası’nı rehber edinerek kendilerine uygun yeni anayasalar düzenlediler. Sosyal demokratların güçlü olduğu İtalya, Fransa ve Almanya’da Katolik partilerin de desteği alınarak yeni yeni yasalar kamuoyuna sunuldu. “1848’de kabul edilen Alman anayasasında (madde VII, 26) özel mülkiyetin kamu yararı prensibine bağımlıdır, deniliyor. İtalyan anayasası madde 42, 3 kamu yararı gözetmeyen şirketler devletleştirilir ve yapılan zararın maddi karşılığını yasalarca garanti altına alır. Seçimlerde savaş galibi Churchill’i yenilgiye uğratan Attlee aynı doğrultuda yeni yasalar kabul ederek Britanya toplumunu yeniden biçimlendirdi. Fransız Sosyalist ve Komünist partilerinin ortak çabaları sonucu 1946’da referandumla kabul edilen anayasada mülkiyetin herkesin hakkı olduğu” yazıldı(3).

Sizin kabul etmeye yanaşmadığınız politikaları o tarihlerde geniş kamuoyu takdir ediyordu. Avrupalı sosyalist, sosyal demokrat ve Katoliklerin uzlaştığı temel nokta şuydu: “ Komünist Rusya’nın büyük çabası olmasaydı sınıflar arası farklılığı Avrupa’da azaltmak mümkün olmayacaktı.”

Avrupa’yı güçlendiren, sınıfsal dengeleri sağlayarak demokrasinin istikrar kazanmasına neden olan bu “Yetmez, ama evet!” sosyalizmidir. 
Her ülkenin demokratik olgunluğuna ve toplumsal gelişimine uygun bir sosyalizm gerçekçi olanıdır. Global sermayenin bir an evvel bertaraf etmek istediği yalnızca devlet sosyalizmi değil, aslında budur. 
60 ve 70’li yıllarda ABD ve Britanya sağı tarafında hazırlanan ve 80’lerde kapitalizmin krizi başlayınca devreye sokulan liberal, global politikaların ana hedefi toplumları bu politikalardan uzaklaştırmaktı. Çünkü sermayenin akümulasyonunu engelliyor ve kapitalist birikimin hızını kesiyordu. Global kapitalizm emekçi yığınlara fatura edildi. 
Berktay devamla şöyle diyor: “İnsanları çağıracak bir sosyalizmim yoksa sosyalistliğimin toplumsal bir karşılığı yoksa nasıl sosyalist olabilirim? Kendime nasıl sosyalist diyebilirim?’’ Siz demeyebilirsiniz ve “sosyalizm” sizin için zaten çoktan bitmiş olabilir, ancak, Marks’ın anlatmak istediği sosyalizm daha yeni başlıyor. 

Marksizmin en büyük buluşu artı değerin nasıl yaratıldığı ve kimler tarafından dağıtıldığıdır. Artı değerin bir ülkenin ulusal geliri olduğunu hemen hemen herkes bilir. 

Bazı Marksistler demokrasiyi güçlendirerek, emeğin hegemonyasını sağlayarak, artı değeri adım adım dağıtabileceklerine inandılar ve 80’lere kadar Batı Avrupa’da başarılı oldular. 

Ekim devrimine önderlik eden Lenin ve arkadaşları, özel mülkiyet kalkmadan artı değerin dağılamayacağını söyleyerek devletleştirmelerle mutlak eşitlik sağlayarak ulusal geliri topluma eşitçe dağıtabileceklerini söylediler ve yaptılar. Sosyalizmin bu modeli 90’larda bitti. 

Fakat Marks’ın tanımladığı ve henüz uygulanamayan başka bir model daha var. Kapitalizmin tüm gelişim perspektifinin tükendiğinde uygulanacak bir sosyalizm: Kapitalizm sonrası sosyalizm. Sivil toplum örgütlerinde, devletin dışında örgütlenen, çalışanların yani insanlığın % 99’unun demokratik hegemonyasını temel alan bambaşka bir sosyalizm, yığınların seçebileceği güçlü bir alternatif olarak gelişiyor. Kapitalizm var olduğu sürece sosyalizm bitmez.

(Not: “Kapitalizmden sonrası sosyalizm”” başka bir yazı konusudur sonra yazacağım.) 

- 1-2 -3-Luciano Canfora, “Avrupa’da Demokrasi , bir Tarih” , Blakwell Publishing, 2006, s 174-197