Soylu yalanlar ve acı doğrular: Önce kapitalizmden kurtulmalıyız


 Mehmet Tas - 14/05/2011 17:00:08 (450 okunma)


Soylu yalanlar ve acı doğrular: Önce kapitalizmden kurtulmalıyız

Yönetmenliğini Wolfgang Becker’in yaptığı “Goodbye Lenin” (2003) 1989 yılında Berlin Duvarı’nın çökmesinden önce ve sonraki, iki Almanya’nın birleştiği yıl içinde geçer. Alex, annesi Christiane, kıskardeşi Ariane ve onun küçük kızıyla birlikte yaşamaktadır. Babaları 1978 yılında, ailesini terkederek Batıya kaçmıştır. Kocasının yokluğunda Christiane ardıcıl bir sosyalist olmuştur. Sosyalist Parti çalışmalarına aktif olarak katılmaktadır. Ancak 1989 yılında hükümet karşıtı mitinglerden birinde oğlu Alex’in tutuklanmasına tanık olunca bir kalp krizi geçirir ve komaya girer. Alex ertesi gün serbest bırakılır. Kısa bir süre sonra da Berlin Duvarı çöker, kapitalizm Doğu Berlin’e girer. Berlin’e hızla kapitalizm yaşam tarzı girer. Ancak, sekiz ay sonra anne, Christiane komadan aniden uyanır. Ne ki, ayağa kalkacak mecali yoktur, artık yatalak ve ruh sağlığı bozuktur. Doktor, bir şok daha geçirmesi halinde bunun ölümcül olacağını söyler. Alex, son sekiz aydaki değişimi farketmesi halinde annesinin kalbinin buna dayanamayacağına karar verir. İşte bundan sonra, Alex’in, annesini hala eski sosyalist Berlin’de yaşadığına inandırabilmek için ev dekorunu yine eski haline getirmesi, evin içinde eski elbiselerle dolaşması, hatta televizyon yayınlarını bile, eski sosyalist tarzda kurguladıktan sonra annesinin seyretmesine izin vermesi, yani herşeyi aslında “öyle değilmiş” gibi sunma çabası gerçekten traji-komik bir hikaye yaratır. 

Zülfü Dicleli’nin “Sosyalizmden de Kurtulmalıyız” başlıklı yazısını okumaya başladığımda bu filmi düşünmeye başladım. Dicleli yazısında, Alex’in gayret ve ihtimamıyla, kapitalizmin aslında ne kadar gerçek, başarılı ve gelecekten umut verdiğine okuyanları inandırma çabası çoğu noktada aynı traji-komik boyutlara varıyor. 

Anne, Christiane komadan ayıldıktan bir süre sonra, artık yataktan kalkabilecek duruma gelmesiyle birlikte bazı şeylerden şüphelenmeye başlar ve bir gün, Ariane’nin yeni Batılı erkek arkadaşı dayanamayarak gerçeği açıklar. Anne, Alex’in kendi sağlığı için yaptığı fedakarlıkların o zaman farkına varır ve Alex’e bildiğini farkettirmez. Kurgulu televizyonu sadece Alex’i memnun etmek için son bir defa daha yüzünde dingin bir ifadeyle izler. Yazıya iliştirilen yazarın fotoğrafında da aynı kendinden hoşnut, sahte bir dünyaya sevdikleri uğruna katlanmaya hazır mağrur ifadeyi görünce filmdeki amaca uygun bir niyetle sosyalizmin eleştirildiğini düşünerek gülüp geçebilirdim. Ancak yazının tamamı okuyunca, hiç de böyle masum bir niyetle yazılmadığı, tersine ardında art bir niyet olduğunu hissettiğim için yazıya bazı noktalarda yanıt vermeye karar verdim.

Ne ki, kendi arzuladığı sonuçlara kestirmeden varmak için yazarın, okurun, verilen “neden”leri önceden, tartışmasız kabul etmeye neredeyse zorlayan üslubu, gerçekten sorunların tatışılmasını imkansızlaştırıyor. Ne o ünlü tarihi makalesinde, ne de yazılan önsözde global liberal politikalardan söz edilmediği gibi insanlığa belalar açan yirmi yıllık kapitalist yapının üstü adeta örtülmeye çalışılıyor. Çoğu yerde subjektif amaçlar gerçekmiş gibi gösterilmiş. Yazıda kasıtlı olarak sosyalizme saldırılırken kapitalizme aşirı iyimser yorumlar yapılmış. Sosyalizm ve kapitalizmin nasıl değişime uğradığı nereden nereye geldiklerini anlatılmadan liberal global kapitalizmden yana taraf tutulmuş 

Yazıyı okuduktan sonra başlığını bir kaç defa içimden tekrar ettim; önyargılı düşmanca bir başlık. Emir verir gibi: “Sosyalizmden de kurtulmalıyız”!Hangi sosyalizm, sosyalizm mi kaldı? Yirmi yıldır sağcısı solcusu herkes, sosyalizmin ‘S’ sini bile politik literatürden kazımaya çalıştı. Liberalistler Avrupa’da “sosyalizmden mutlaka kurtulmalıyız”diye bağırdı durdu. Ama sosyalizm düşünceleri Berlin duvarı değildi, baltayla çekiçle yıkılacak gibi değil. 

Neden sosyalizm? Sovyet sosyalizminin yıkılmasından sonra aydınlar ve ilerici güçler sosyalizmin nasıl olmaması gerektiğini tartıştılar, ama çağdaş bir sosyalizmin nasıl olacağına dair araştırma yapılmadı. Devletçilik, devlet kapitalizmi, totalitarizm, bürokratik merkezi planlama, farklılığa tahammül edemeyen kollektivizm, çevreyi korumayan üretim, dogmatizm ve tek partili politik sistem devletçi sosyalizm, sosyalizm değildi. Yeni bir sosyalizm mi gerekiyordu, yoksa sosyalizm gereksiz miydi?

Neden sosyalizm? “Toplumcu Sosyalizm”den söz ediliyor çünkü dünya adaletsizliklerle, eşitsizliklerle dolu. Yaşadığımız kapitalist sistemde her yıl 11 milyon çocuk açlıktan ve temel, asgari sağlık hizmetlerinin yokluğundan dolayı ölüyor. Her yıl orta büyüklükte bir ülke nüfusu kadar insan ölüyor. Bunlar yirmi yıldır sosyalizmden kurtulmak isteyen liberallerin insanlığı nasıl bir felaketin eşiğine getirdiğini ortaya seren sadece bir kaç örnek.

Gerçekten sosyalizm gerekiyor mu? Sosyalizm, Marksın, solun bir ütopyası, subjektif bir hedefi miydi? Çok sayıda sosyalizm taraftarı, solcu, sosyalizmi, hiç bir zaman ulaşamayacağımız uzak bir hedef olarak gördü ve en doğrusu, ilerici bir çizgide kalarak kapitalizmi sürekli reforme etmek, dedi. Toplumsal muhalefetle kapitalizm daha insancıl ve doğayı koruyan rasyonal bir sisteme dönüştürülebilir; iyi hazırlanmış hükümet politikalarıyla kapitalist ekonomi hem daha karlı olur hemde yoksullar daha az etkilenebilir; derin sosyo-ekonomik köklere dayanan sistem kontrol altına alınabilir ve ilerici bir rol üstlenebilir dendi; buna örnek Olof Palme dönemi İsveç gösterildi. Orada, kadınların hakları, daha eşit ekonomik koşullar, yüksek ücretler, sosyal programlar ve adeletli vergi sistemi uygulandı. Oysa İsveç toplumunun korporist, sosyal demokrat olmasının ardında, global pazarın paylaşımından aldığı pay vardı. 2008 mali krizinden sonra artık bu da mümkün değil. Yaşanan deneyim, serbest pazar üzerine kurulmuş küresel kapitalizmin, etnik kültür temelli liberal demokrasisiyle, finans kapitalin varlığıyla genişlemesinin de, yenilenmesinin de hemen hemen imkansız olduğunu gösterdi. 2008 finans krizine kadar global kapitalizme kan veren liberaller teknolojik değişimlerle spontane değişimin olabileceğine bilimsel dayanağı olmayan tezlerle insanlığı oyaladılar. Son yirmi yıl yaşanan deneyime gözlerini kapatanlar, günlük pratiğin kendi yazdıklarıyla çeliştiklerini görmedikleri gibi, bu tarihsel dönem boyunca oluşan süreçlerin, dünyayı 19 yüzyıl koşullarına doğru sürüklediği gerçeğinin üzerini uydurma tezlerle örtmeye çalışıyorlar. 2008 krizinden sonra bu tür determinist düşünceler birer birer lağım çukuruna atılmaya başlandı. 

Bu kesimler, global kapitalizmin geçirmekte olduğu şiddetli depremi görememek için adeta çırpınıyorlar. Ne zaman kriz veya kapitalizmin hastalıkları ortaya serilse, liberaller hemen devletçi sosyalizmi hatırlıyor. Sovyetlerin yıkılmasından dem vuruyorlar. İnsanlığından çıkmış global kapitalizmdeki çok önemli değişim ve kırılmaların üstü örtülüyor. Daha da ağır sonuçlar verebilecek süreçlerin önceden görülmesini engelliyorlar. 

Global kapitalizm ilk defa bir krize girdi. Liberaller, krize neden olan fay hatlarının kırılma nedenlerinin üstünü örtmek, gerçekleri çarptırmak için büyük bir çaba harcıyor. Yirmi yıldır liberalizm yalanı, yalanla örtüyor. Oysa uluslararası deneyimler, kapitalizmin global krizle birlikte içine girdiği durumla, liberallerin göstermek istedikleri taban tabana zıt bir gerçek çıkarıyor karşımıza. Yirmi yıldır liberallerin gerçekleri nasıl örttügüne dair, başlıklardan yola çıkarak kısaca değineceğim bazı örnekler vermek istiyorum; 


Liberaller serbest pazarın sınırlarını kendileri çizdiler; İktidar partisi AKP’nin de artık bir parçası olduğu global liberal sistem, her ülkenin serbest pazarın nimetlerinden yararlanabilmesi için bazı ekonomik ve politik engelleri ortadan kaldırması gerektiğini söyleyip durdu. 
1980’den sonra çıkarları uğruna pazarların özgürlüğünü kısıtlayan engelleri birer ikişer koymaktan geri durmadılar. Global kapitalizm, faiz oranlarını ve asgari ücretleri pazar dışı müdahelelerle devlet eliyle yirmi yıldır uyguluyor. Yani ekonominin ayarını yapıyor. Kendi hizmetkarı olan devletler gerektiğinde pazara müdahele ediyor. Mutlak bir serbest pazar zaten olamaz; ancak liberaller serbest pazarı politik bir ideolojiye dönüştürdüler.

Liberallere göre, hükümetler pazarı işverenlerden daha iyi bilemez. Ancak onlar, krize yol açan pazardaki düzenlemelerin faydalı sonuçlar verdiğini kabul etmemekte ısrar ettiler. 2008 finans krizine bir daha tekrarlanması istenmiyorsa, tüm finans metod ve araçları yasaklanmalıdır. Finans ürünleri, ilaçla uygulanan bir teste tabi tutulmalıdır. Bu acil önlemler alınmazsa İngiltere, ABD, Yünanistan, İrlanda, ve Portekizi sarsan krizler. Er geç Türkiye’yi de etkiler. Geçen hafta The Newyork Times Türkiye’de finans krizin yakında patlayacağı öngörüsünde bulundu.

Liberal söylemlerin tersine, özel şirketler toplum için değil hissedarların özel çıkarları için çalışıyor; Hisse sahipleri hariç geniş emekçi yığınlar, bazı banka ve şirketler dahil sabit bir ödemeye zorunlanmıştır. Liberallere göre şirket yöneticileri uzun vadeli yatırım paylarını ve sosyal katkı oranlarını karın toplamından çıkardıktan sonra hissedarlara geriye kalanı bölüştürüyor. Yirmi yıldır, bir çok politikacı ve ekonomist bu koca yalana kandı. Bunun doğru olmadığını krizle beraber gördük. Şirket sahiplerinin hiç biri, toplumsal katkı veya uzun vadeli yatırımlar üzerinde bir artı koymadı koymuyor. Uzun vadeli yatırımları devlete yıkan şirketler, sadece maksimum karın peşindedir. Uzun vadeli toplumsal gelecekle ilgilenen şirket sahipleri, şirket için de güvenilmez oluyorlar. Kapitalist özel mülkiyetin kendisi, uzun vadeli ekonomik gelişmenin hızını kesiyor önemini düşürüyor. 
Özel şirketlere aşırı özgürlük vermek, hem kendilerine hem de topluma zarar veriyor. İnsanı ve çevreyi korumak için mutlaka her kesimin kullandığı toplumsal insani kaynakları koruma altına almak gerekiyor. Bir avuç CEO’nun çıkarı etrafında kurulan finans ekonomisi ve toplumsal yapılanma yerine, çalışanların ekonomide demokratik yönetime katılmalarının önü açılmalıdır.

Liberalist ekonomik politikaların tersine, ekonomik istikrar global ekonomiyi daha da istikrarsızlaştırdı; 1980’lere kadar enflasyon toplumsal bir belaydı. İstikrarsızlık, yatırımları ve kalkınmayı durduran yüksek enflasyondan kaynaklanıyordu. Merkez bankalarının bağımsızlaştırılması bütçe açıklarının kapatılması enflasyonu düşürdü. Bu ekonomik politikalar tam istihdam ve ekonomik kalkınmanın önemini düşürdü. Fiyat istikrarının ekonomik kalkınmayı garanti edeceğine dair liberal tezlerin tersine cansız ve kansız bir global ekonomi yarattı .

Türkiye dahil, tüm dünyada kabul edilir enflasyon oranı tehlikeli değildir. Enflasyonu çok düşürerek yatırımların ve ekonomik kalkınmanın önünü kestiler. Düşük enflasyon hiç birimize istikrar sağlamadı. Son yirmi yılda ekonomik kalkınma ve uzun vadeli yatırımların önemi azaldı işçi sınıfı olumsuz yönde etkilendi. 

Sermayenin evrenselleştiği yalandır, Sermayenin ulusu zenginlerdir; Uluslar ötesi şirketler globalizmin gerçek kahramanları oldular. İsimlerinden anlaşılacağı üzere kaynaklandıkları ulusların çok ötesine bir yere vardılar. Yabancı sermayeye karşı uygulanan emperyalist dönemin ulusal politikaları efektif değildir. Herhangi bir ülkede zorlama gördüklerinde yatırımları kesiyorlar. 

Sermayenin transnasyonal olması, şirketlerin ulussuz bir karaktere bürünmesini getirmedi. Bu şirketler, yine de uluslararası faaliyet yapan ulusal şirketler olmayı tercih ettiler. Araştırma stratejilerini, en fazla yatırımı kendi ülkelerinde yaptılar; fakat, işten atmalar gündeme gelince, başka ülkelerdeki işletmeleri kapattılar. Kendi ulusal ekonomilerini birinci planda tutarak, diğer ülkelerdeki şirketleri satın almaktan da geri durmadılar. 

Sanayi sonrası çağa girme mücadelesi yanlıştı; İmalat sanayisi artık kapitalizm için bir ilerleme motoru olmaktan çıktı, önemini yitirdi. Yüksek üretkenlige talep banka ve yöneticilik hizmetlerine ilgiyi arttırdı. Bir çok ülke sanayi sonrası çağa girdiklerinden işçilerin çoğu artık hizmet sektöründe çalışmaya başladı. Gelişmekte olan ülkeler sanayileşmeden kaçarak sanayi sonrası hizmet ekonomisine döndü. Bir çoğumuz hizmet alanlarında çalışmamıza rağmen, reel anlamda sanayinin önemli olmadığı bir çağa girmedik. İmalat ürünlerinin fiyatları düşerken hizmet ürünlerinki arttı. 

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde sanayileşmeyi atlamak, gelişmeyi ve hizmetlerdeki verimliliği olumsuz etkiledi. Hizmetlerdeki düşük verimlilik ihracatı düşürmesi kaçınılmazdır. Düşük ihracaat düşük teknolojiyi getirecek, dolasıyla ekonomik gelişme azalacaktır. İngiltere ve Amerikada ticaret açıkları bu yüzden oluşuyor. Hizmet sektörüne dayanan ekonomilerin verimliliği düşük olacaktır. Sanayinin ekonomiye en fazla katkı yaptığı ülke İsviçre’dir. 

Sanayisizleşme, verimliliği ve ödemeler dengesini çok olumsuz etkiler. Sanayi sonrası fantaziler en çok az gelişmiş ekonomilere zarar vermesine rağmen bu, gelişmekte olan ülkelere de çok zarar veriyor. Bu yüzden Marksistler, kapitalizm, üretim güçlerini ya geliştiremez yada çarpık geliştirir diyor. 

Zenginlerin zenginliği hepimizi zengin yapar” ; Yirmi yıl boyunca önce zenginlik yaratalım sonra paylaşırız denildi. Kabul etsekte, etmesek de kapitalizm koşullarında zenginliği yatırıma dönüştürerek iş yaratan kapital sahipleri oluyor. Zenginler pazardaki fırsatları ortaya çıkaracaklarından kapitalistlere yüksek vergi kaymak hatalıdır; bırakın zenginler zengin olsun. Onlar zenginleştikçe yoksullar da zengin olur denildi. Sözde formül şöyleydi: Zenginlere büyük pastayı verirseniz yoksullara az pasta kalır, ancak uzun vadede pasta artacağından yoksulların da payı artar. 

Fakat yirmi yılın dersleri tersini gösterdi. İzlenen özel girişim politikaları ekonomik gelişmeyi düşürdü. Liberallerin zorlamasıyla yoksulların durumunu iyileştiren politikalar terkedildi. Sosyal toplum ve adalet, toplumsal değişimin motoru olmaktan uzaklaştı. Kapitalizm dışı sosyalizm yıkıldı, kapitalizm içi sosyalizm zayıfladı. Zenginleri zengin yapan politikalar tek determinist politika olunca ekonomik durgunluk ve derin sosyal sınıf farklılıkları hızla arttı. Son yirmi yılda liberalerin toplumsal ekonomik süreçleri nasıl ters yüz ettiklerini Dicleli’nin makalesinde de görmek mümkün. Makaleyi yazan ya bu yaşananları bilmiyor yada bilmemezlikten geliyor. Yazının tümünü eleştirdikten sonra yorumu okuyucuya bırakmak daha doğru olur. 

Zülfü Dicleli’ye yanıt;
Zülfü Dicleli’ye yanıtım biraz, Dicleli’nin görüşlerine yöneltilmiş bir eleştiri ve bu temelde karşıt bir görüş formüle etmektense, onun yazdıklarına‘polemik’ temelli bir yaklaşımla yazılmış gibi dursa da aslında bunun, Dicleli’nin yazısındaki üsluptan kaynaklandığını söylemeliyim. Genelde herkes tarafından kabul görmüş olay ve gerçekleri (ör: finans krizi, neoliberalizmin bir düşünce sistemi olarak çökmüş olması, vb.) sanki yokmuş, olmamış gibi atlayarak ya da aniden ileri sürdüğü bir görüş üzerinden, onu açıklamak zahmetine bile katlanmadan sonuçlar çıkarması nedeniyle benim yanıtım da onun yazısına “uygun” bir formata girdi. 

Örnegin:
…. “içinde yaşadığımız toplumun kapitalist toplum olmaktan çıkmaya başlamasıdır.
Nasıl, ne zaman oldu –başladı- bu; nereden, nereye doğru bir çıkış? Eğer burada değişime işaret etmek istiyorsa (ki vurgusundan bu; hem de olumlu bir değişime işaret ettiği anlaşılıyor) kapitalizmin –ekonomik ve toplumsal- nasıl bir değişim gösterdiğini açıklaması gerekiyordu. Kapitalizm hala bildiğimiz kapitalizm olduğuna göre –krizle birlikte getirilen önlemlere rağmen- “kapitalist toplum olmaktan çıkmak” cümlesi havada asılı kalıyor. Sosyalizmden kurtulmak isteyen yazar, kapitalizmi de bitirdiğine göre, nasıl bir sisteme doğru gittiğimiz gerçekten merak konusu.

Gerçekte dünyadaki tartışmalar tam tersine bir düzlemde yürürken, kapitalizmin en gelişmiş aşaması küresel kapitalizmin, önüne engeller çıktıkça, emperyal yöntemlere başvurmaktan çekinmediği ve en derin krizinin yaşandığı günlerde, düşünsel alanda bile olsa böyle “Alexvari” açıklamalar gerçekten düşündürücü.

Yine hemen altında; “bugün bir geçiş toplumunda yaşıyoruz. Kapitalist toplumdan farklı, başka bir topluma geçiyoruz.” diyor. Kapitalizmden farklıysa nasıl bir toplum bu? Bunun sosyalizm olmayacağını, zaten kendisinin de bunu istemediğini ve hiç hazetmediğinin baştan altı çiziliyor, ki böyle bir iddia daha da gülünç olurdu. O takdirde sadece kapitalizmin içinde bulunduğu ağır krizden çıkması için değişmesi gerektiğini farketmesiyle ilintili olabilir mi bu yorum. Ki bu da artık en sıradan köşe yazarlarının bile kabul ettiği bir gerçek. BOP, Arap ülkelerindeki yeniden yapılanmalar, kullanma tarihi bitmiş Osama Bin Laden’in ortadan kaldırılması vb… Eğer ‘sol’da olmak konusunda samimiyse, bu gelişmeler ışığında solun nasıl bir politika izlemesi gerektiği hakkında düşünce üretmesi gerekirdi, ki bu konuda bir tek satır bile yok. Sadece ismi var: “yeni sol”: nasıl bir sol bu, kapitalizm çerçevesinde kozmatik değişimler (bugünlerde gördüğümüz bazı uygulamalarda olduğu gibi) isteyen bir sol mu, gerçekten hak, adalet, savunan bir sol mu?


Bir konuda haklı Zülfü Dicleli; dünya ciddi bir değişimin eşiğinde. Ancak bu, kapitalizmin istemiyle değil, halkların huzursuzluğuyla (finans krizi, Arap ülkelerinde ayaklanmalar, Orta Doğu, Afganistan hatta Amerikan halkının iç politikadaki istemleri –sağlık reformları, askeri harcamaların artık sınırlanması vb.) başladı. Neoliberalizmin (gariptir, Marksizm gibi bütünsel düşünce sistemlerini yerden yere vuran Dicleli neoliberalizmin bu özelliğini hiç anmıyor.) toplumsal yaşamın her alanında çökmesiyle birlikte kapitalizm, sistemin kurtarılması için bazı “fedakarlıklar” yapması gerektiğini farketti. Ve hızlı bir yeniden yapılanma sürecine girdi. Hani çocuk uyanmadan işi bitirmek istercesine. Bu sürecin sonunda, kapitalizm dışında bir çözüm sunulması, hatta kapitalizmin bir oranda dizginlenmesinin bile gündeme geldiği bir sistemin kurulması, ancak solun ciddi bir alternatifle çıkmasına bağlı olduğunu ileri sürmek yeni bir şey söylemek olmayacaktır. Kapitalizmin sola taviz vermesi gerçekten solun –düşünsel olarak da- güçlü olması halinde söz konusu olabilir. Oysa Dicleli’nin savunduğu “sol”da, ismi dışında kapitalizmin sınırları dışında en ufak bir hareket belirtisi yok. 

Bunu dört satıra sığdırdığı yine hiç bir yerini açmadan, önkabullerle okumamızı istediği bir kavramlar karmaşasıyla yapıyor:
“..Bu geçiş toplumunda üretim araçlarının mülkiyeti belirleyici üretim ilişkisi (dolayısıyla başlıca eşitsizlik ve hegemonya kaynağı) olmaktan çıkıyor, onun yerini giderek karşılıklı bağımlı ağ ilişkileri alıyor. O nedenle üretim araçlarının mülkiyetinin yukarıdan aşağı toplumsallaştırılmasıyla kurulacak sosyalist toplum fikri anlamsızlaşiyor.” 

Ana çeliskiyi birdenbire “karışılıklı bağımlı ağ ilişkileri”ne kaydırıverdi.! (ki bu tespit, 20 yıl önceki yazısıyla da temelden çelisiyor. Orada açıkça sınıflardan sömürüden bahsediyor; “Marks olmadan dünü olduğu gibi bugünü de anlamak artık mümkün değildir. Örnegin, “sınıf kavramı” olmaksızın, sömürü süreçlerini anlamak, incelemek söz konusu olamaz. “Sermaye” kavramı olmaksızın, modern devletlerin ekonomiye müdahalelerini, sosyal politikalarını, dış politikalarını açıklayamayız.”) Bu kavramı da açıklamıyor ama sanırım teknolojik gelişmelerle birlikte ortaya çıkan ilişkiler ağı ve bu anlamdaki küresellikten bahsediyor. Bu ağların kim tarafından nasıl kullanıldığını ve kontrol edildiğini artık çocuklar bile biliyor. (Tabii ki göreceli de olsa anti kapitalist çevrelere de bir örgütlenme ağı, özgürlük potansiyeli yarattığını görüyorum, sorun bunun bile her gün sınırlanmaya çalışılması. Çin’deki yasaklar, Wikileaks’e ABDnin tepkileri ve aldığı önlemler, Türkiye’deki son internet yasaklarını hatırlayalım!) O takdirde hangi “bağımlı” ilişkiler? Bu ilişkilerin özgür bir ortamda olduğunu kabul etsek bile tek başına bu, toplumsal anlamda nasıl bir ilerlemenin yolunu açacak? Yoksa Wikileaks’le başlayacak –ya da Sorosçu tanımıyla,- ‘facebook’ bir devrim mi öngörüyor Dicleli?!! 

Ondan sonra hemen bir altındaki paragrafta yine aniden, böyle hemen devrim havalarına filan girmeyin dercesine, “Bu söylediklerim hiç de, kapitalizmin yerine daha iyi bir toplum geliyor anlamına gelmiyor. İyi ve doğru giden şeyler kadar daha da kötüye giden şeyler de çok.” diyor. Hiç bir zaman sorunsuz bir toplum olacağını savunmuyorum; tersine sorunların ilerlemenin dürtüleri olduğuna ve bunlara boğulan motorun itiyacı olan vites değişimine işaret etme örneğindeki gibi yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Diğer bir deyişle, ortaya çıkan bir sorun, hızı kesilen arabanın motorunun nefes alabilmesi için, yeni bir üst/ya da alt vitese olan ihtiyacında olduğu gibi, toplumda bir yavaşlamaya işaret eder ve değişimi gündeme getirir. Ancak Dicleli’nin analizlerinde bir monotonluk, durgunluk, eylemden ürkme var. Toplumda sorunlara karşı vites değiştirmekten bahsetmiyor, arabanın camlarını açmaktan, koltukların rengini değiştirmekten, aynanın yerini değiştirmekten dem vuruyor. Sorunlara karşı çözümleri kapitalizm içinde hapsetme çabası mı onu böyle sınırlıyor acaba..! Açıkça kapitalizmi savunsa ve artık insanlığın geleceği bu sistemdedir, bunu geliştirmek gerekir dese aslında çok daha samimi ve anlaşılır hatta üzerinde düşünülebilir olacak.

Şöyle diyor: “İyiye giden şeylerin artması için giderek boy atmakta olan küresel yatay ağlar toplumunun gelişmesine etkide bulunacak yeni bir sola ihtiyaç var.” Buradaki “küresel yatay ağlar” direkt ‘Tarihin Sonu’nda Fukuyama’nın, kapitalizmin nihai zaferiyle birlikte işaret ettiği “gelişmenin ancak yatay olabileceği” –çünkü dikey gelişmeler toplumlarda bir tür radikal hatta devrimci değişimleri gündeme getirir—görüşüyle örtüşüyor. 

Aslında yazıda ‘kör nokta’lar ardına yerleştirilmeye çalışılan asıl niyet, kavramsal sözcüklerle ‘aforizmatik’ bir üslupla sunulan görüşler, pratikle örtüşmeyen, yaşamın daha öncesinde reddettiği gerçeğe toslamasıyla ortaya çıkıyor. Bu nedenle, 20 yıl önce yazdığı yazıyla, o yazıyı tamamlamak için üstüne eklediğini söylediği yazının, aynı insan tarafından yazıldığına inanmak güç. Bir anlamda, 20 yıl önceki kendini düzeltiyor, tekzip ediyor Dicleli, yaptığı bu eklemeyle. 

Küresel kapitalizmi, Modernizmin öne çıkardığı evrensel değerlerle karıştırmaya, aralarında paralellikler yaratmaya çalışıyor. Marx-Engels, Alman İdeolojisi’nden alıntıyla bunu kurnazca sıyırma çabasında. O alıntıda bahsedilen bireyin evrensel değerlerle gelişmesiyle, günümüzdeki küresel kapitalizmin nasıl bir ilintisi var? Buradaki tek bağ aslında, internet ağı, medya ve küresel iletişim.. Eğer Dicleli çok kurnaz değilse, sadece internet ağlarıyla insanlığın kurtulacağına inanan bir saf.

Evet, küreselleşme –olumlu, olumsuz yanlarıyla—belli bir oranda bir “küresel algılama” yarattı. (Dilsel, kültürel, sanatsal, sosyal, insan haklarında bazı gelişmeler..) Ancak siyasi anlamda küreselleşme deyince, pazarın/sermayenin mobilitesi dışında henüz modernist anlamda bir evrensellik/küresellikten bahsetmek kolay değil. 

Fransız küratör Nicolas Bourriaud 2009 yılında Tate Modern’de küratörlüğünü yaptığı sergide böyle bir küresel algılamadan yola çıkarak, postmodernizm sonrası ilişkiler arasında doğan yeni bir toplumsal yapılanmadan bahsediyordu. ‘Altermodern’ adını verdiği bu tarihsel dönemin ilk sanatsal dışa vurumlarının ortaya çıktığını ileri süren Bourriaud’ın tezinde, bu yeni tarihsel dönemin siyasal, toplumsal dayanaklarını açıklamakta zorlanmıştı. Bir sanatçı olarak ondan zaten böyle bir beklenti yoktu ama, diğer yandan tanımladığı “yeni” sanatsal ifade aslında postmodernizmin yarattığı üsluptan başka bir şey değildi. Bunun matriksi de şüphesiz, Thacher’la başlayan ve Tony Blair’in ‘ustalık’ döneminde tam bitiremeden çöken “üçüncü yol”dan başka bir şey değildi. (ki, 1997’de başlayan New Labour iktidarının çizgisini belirleyenlerden Peter Mandelson 2010’da yazdığı biyografisinde bu dönemin iflas ettiğini ve bittiğini açıkça dile getirdi.)

Şimdi Dicleli benzer bir ‘algılama’dan bahsediyor. Evet bu Türkiye için yeni olabilir, ama sık sık solu, uluslararası deneyimleri izlememek, onlardan ders almamakla suçlayan kesimden biri için aynı mazereti kullanmak, sanırım bu konuda samimi olarak yanılanlara haksızlık olurdu.

Aforizmalar fütüristik bir tona girerek devam ediyor;

Söylemek için çok erken gibi gelebilir, ama yeni üretim ilişkisinin yaygınlaşmasıyla önümüzdeki onyıllarda paranın ve mülkiyetin öneminin azalacağını öngörebiliriz.”

Hangi yeni üretim ilişkileri? Özellikle de krizin ortasında, yarın ne olacağı konusunda hiç kimsenin bir fikri yokken. Para, mülkiyet nasıl bir gelişmenin ardından kalkacak? Tersine, doğal kaynaklar tükendikçe su ve yiyecek herşeyin üzerinde önem kazandıkça toprakların daha da değerleneceğini ve politikaların bu temelde ısınacağını ileri sürmek daha mantıklı olmaz mıydı? İsrail’in Türkiye’de sürekli ekebilmek için toprak satın alması, Çin’in milyarlık nüfusunu beslemek için Afrikada klasik sömürgeci yöntemlere başlaması (bu arada orada yeni başlayan devlet kapitalizmine ne demeli?) Sri Lanka’da 30 yıldır bağımsızlık savaşı verenlerin birden geçen yıl farkedilerek, Batının (özellikle İngiltere’nin) yardımıyla ortadan kaldırılması (Sri Lanka olağanüstü verimli bir ülke ve en verimli araziler ayrılıkçıların elindeydi) Suudi Arabistan bile, petrolün sonunda ne yapacağız sorusunu sormaya başladı,… örnekler çoğatılabilir. Böyle bir dünyada, mülkiyetin, paranın ortadan kalktığı, küresel adaletin yayılacağı bir dünyaya doğru ilerlediğimizin habercilerini öngörmek ne kadar gerçekçi? Ütopik de olsa, bu tür düşünsel egzersizlerin yararı olduğu savunulabilir. Ancak bu, ‘tarihin sonu’yla birlikte ütopyaların da sonunu ilan eden, bugün için üzerinde fikir yürütebileceğimiz tek ‘öteki alan’ olan sosyalizmi de ortadan kaldırmaya kendini adamış biri için haklı bir savunma olabilir mi?

…. “Onun için ilk yapılacak şey, düşüncede ve söylemde marksizm ve sosyalizm paradigmalarını bir kenara bırakmak ve yeni solun ipuçlarını günümüz insanının gerçek ilişkilerinde ve pratiğinde aramaya başlamak olmalıdır. Buna niyet edersek elbette o zaman Marks’ın da, diğerlerinin de bize bir yardımı olabilir.”

Kapitalizm her krizinden faturayı halka çıkararak kendisini yenilenirken neden Marksizmin ‘doğası’ gereği yenilenmesinin imkansız olduğunu savunalım. Ve bundan da, onu yenilemek konusunda üzerinde hiç düşünmeden vazgeçelim? Zülfü Dicleli aslında o kör noktaları açsa açıkça, şuMarksizm belasından bir kurtulsak, dünya da kurtulacak diyecek. 

Evet, Christiane gibi 20 yıllık bir komadan yeni uyanmış olsaydık ve Ariane’nin erkek arkadaşı, o Batılı hınzır bu yazıyı elimize tutuştursaydı, insanlığın sorunlarının tek kaynağının Marksizm olduğuna inanabilirdik. İlginçtir, Dicleli neredeyse dini bir söylemle bunu dile getiriyor: eğer “niyet edersek” yapabiliriz. Arap ülkelerin de bile ‘niyet’lerin bir kenara bırakıldığı günlerde, başka bir ‘Alexvari’ hareket.

Oysa 20 yıl önceki yazısında Marks’ın da değiştiğini, pratik deneyimlerle birlikte görüşlerine yeni bir yapı verdiğini kendisi alıntılarla belirtiyor:

… “O zaman; örnegin Marks’ın önce “proletarya diktatörlüğünün ilk uygulaması” diye tanımladığı Paris Komünü’nden daha sonra “yalnızca olağanüstü koşullardaki bir kentin ayaklanması” olarak söz ettiğini ve “azıcık bir sağduyuyla bütün halk için yararlı bir uzlaşmaya varabilirlerdi” diye eklediğini, Engels’in 1895’de “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri”ne “Önsöz”de, Marks’la birlikte öngöremedikleri şekilde kapitalizmin kendini yenileyebildiğini ve artık bilinçsiz çoğunlukların başındaki bilinçli azınlıkların eylemleriyle sonuç almanın olanaklı olmadığını yazdığını ve Lenin’in “Son Makaleler”inde sosyalizmin kuruluşunda devlete, ekonomiye ve partiye ilişkin bütün görüşlerini köklü şekilde değiştirdiğini okuduğumuzda, “marksist-leninist” devlet, devrim, sosyalizm ve parti teorilerine ilişkin görüşlerimizi eskiden olduğu gibi gözden geçiremezlik edemeyeceğiz” Geçen 20 yıl içinde Marksizmin pratiğinden gerçek anlamda söz etmek de pek mümkün olmadığına göre, değişmediği için Marksizmi eleştirmek, düşünsel anlamda bile bunu baştan reddetmesini, kendi yazısında kurduğu strateji (pratik ve teori ilişkisi) açısından bile anlaşılması zor. Bir analojiyle söylersem, daha bir kaç aylıkken ölen bebek için, “bu zaten yaşasaydı da pilot olamazdı” demek gibi bir şey. Diğer yandan saç-sakal birbirine karışmış ve ağarmış, yürüyecek hali kalmamış, hala anne-babasından aldığı parayla geceleri barlarda, kumarhanelerde dolaşan hovardanın, geleceğinden en ufak bir şüphe duymadan, “o büyük bir adam olacak” demek saflık olamaz herhalde.

Yine başka bir yerde,“….yeni solun ipuçlarını günümüz insanının gerçek ilişkilerinde ve pratiğinde aramaya başlamak” tan dem vuruyor. Kollektivizm ve birey iki tezat olarak algılanır. Oysa, sosyal bir yaratık olarak insanın, toplumsalın dışında var olmasının söz konusu olmadığı kabul görecektir. O takdirde sorun, bireyin toplum dışında bir alanda, bağımsız bir varlık olması değil, bazen çelişen toplum ve birey çıkarları arasında dengenin kurulduğu bir yapılanmanın olma/masıdır. Yoksa, tek tip insan, bu dengenin bozulduğu (ister toplum –kolektivizm- ister birey –kapitalizm- lehine olsun) her türlü toplumda görülebilir. Tam da bu nedenle, küresel kapitalizmin kültürel değerleriyle yapılanan postmodern toplumda tarihte hiç bir zaman görülmemiş bir düzeyde ‘tek tip’ insan türemiştir. Dicleli’nin bahsettiği “günümüz insanı” kimdir, ve onların “gerçek ilişkileri” (buradan bir de gerçek olmayan ilişkileri olduğunu öğreniyoruz.) nasıldır bilmiyorum, ama sokaktaki insana bakarsak, en azından postmodern bir toplum olarak Londra örneğinde, neoliberalizmin şekillendirdiği “örnek” birey, bencil, çıkarcı, kişisel hedeflerine ulaşmak için her şeyi göze alan, ancak sosyal statü kazanma içeriğinde humanizmi tanıyan ve bu konuda eyleme geçen, bu anlamda da asosyal bir varlıktır. Bu bireyin sola bakışı da ironik olarak, tam da Dicleli’nin perspektifindendir.

Marks’tan değil Marksizm’den kurtulmalıyız” cümlesi bugün şüphesiz Marksizme sol kulvarda saldırmak için uydurulmuş demogojik bir cümle. Oysa 20 yıl öncesinde yazdığı yazıda Marksizm yerine Marks’ın kalması, Marksizmin revize edilmesini öngören, ondan hala öğrenebilecegimiz bir şeyler olduğunu varsayan bir yaklaşıma varıyor. Zaten eski yazısına yaptığı ek de böyle bir “yanlış” anlamaya olanak vermemek için yapılmış sanki. Bu açıkça dile getiriliyor: ”Evet, bugün yeni bir solun inşasına katkıda bulunmak isteniyorsa, sadece Marksizm’den değil, sosyalizmden de kurtulmak gerekiyor.Özünde hala ‘Tarihin Sonu’na takılıp kalmış bir söylem. Kapitalizm dışında hiç bir düşünce sistemine tahammül edemeyen tek kutuplu bir dünya özlemi. 90’lı yılların ikinci yarısından, sonuna kadar –İkiz Kuleler’e saldırı pratik olarak bitiş tarihi olarak verilebilir-- kavramların başına “post”getirerek, her şeyin sonunun ilan edildiği, bir tür “endism” (Sonculuk) sendromu da diyebiliriz buna. Postmodernizm, eskimiş düşüncelerin, alışkanlıkların gözden geçirildiği, basit bir deyişle, siyasi bir ‘bahar temizliği’nin yaşandığı bir dönemdi. Ayrık otlarının ayıklanması ve bir temizlik yapılması açısından sınırlı da olsa bazı noktalarda yararlı oldu denebilir. Ancak bunu, ‘Lale Devri’nin başlangıcı olarak görmeye çalışan, kapitalizmin “nihai zaferi”ni ilan eden görüşün pratiği dünyada bitti. İflas etmiş bir sistemin Türkiye gibi kıyı bir ülkede ancak şimdi yankı bulmasının nedenini de grup, cemaat ve kişisel çıkarların ötesinde aramamak gerekir. Dicleli açısından bu “endism”e bağlılık, herhalde kitabın her sözcüğünün Türkçe karşılığını bulmuş olmasının ötesinden bir yerlerden geliyor.

İngiltere deneyimi açısından söylersem, New Labour iktidarının “üçüncü yol”unun bir yere varmadığını, daha doğrusu tam olarak nereye vardığını kendi deneyimleriyle gören insanlar, hemen ardından, Muhafazakar-Liberal ortaklığının da, daha bir yıl geçmeden aslında aynen mola verilen noktadan aynı istikamete doğru harekete geçtiğini anladı. İronik olan İşçi Partisi’nin sınıf, toplumsal adalet, sosyal devlet söylemine geri dönmesi oldu.

........” Sosyalizm fikirlerinin bugün tüm dünyada etkisini giderek yitirmekte olmasının temel nedeni,
Bu da yine kendi görüşünü doğru kabul edip, onu tartışmaya hatta, dayanaklarını sunmaya bile gerek görmeden sonuçları üzerinde fikir yürütme yönteminin bir örneği. Kaldı ki, doğru da değil: 1990’ların başlarında hatta sonlarına kadar bu böyleydi ama 2000’li yılların ikinci yarısı ve özellikle de finans krizinden sonra kapitalizm dışındaki arayışlar olağanüstü arttı. 

….“Dogmatizmden arındırıldığında Marksizm’den geriye ne kalıyor?

Bu da tipik postmodernist bir taktik: ilk önce karşındaki görüşün en uç noktalarını, veya kişi-grup-partiler içinden en keskin, en sekter, en dogmatiğini seçersin ve bunları da mikro bir alan üzerine yerleştirip sadece o temelde eleştirir ve buradan kendi görüşlerinin ne kadar “liberal” “hoş görülü” “kapsayıcı” “geniş bir perspektiften” olduğunu kanıtlarsın.!

Devam edecek 

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.