Suriye: Bezin Dökerek Söndürülemez...


Suriye: Bezin Dökerek Söndürülemez...

Suriye halkının karşılaştığı en büyük tehlike, yıkımı yaratan savaşın kendisidir.

Batı onbeş yıl içinde şimdiye kadar Müslüman ve Arap ülkelerine yaptığı saldırının dokuzuncusuna hazırlanıyor. Bombalama, işgal ve katliamlar Sudan’da başlamıştı, Afganistan, Irak, Libya, Mali’de devam etti. Yemen, Somali ve Pakistana’da  infazlar için saldırılar düzenlendi (1).  

ABD ve savaş isteyen müttefiklerinin gizli servisleri, BM'in araştırma ekibi henüz kitle imha silahlarını araştırmaya başlamadan bu silahların Irak ve Sudan'da bulunduğuna dair kesin açıklamalar yapmıştı. BM’in Güvenlik Konseyi'ni atlatmak, silahlı saldırılarını humanist kılıfla örtmek ve işleyecekleri insanlık suçunu kapatmak için yoğun bir çaba içine girmişlerdi. Aynısını şimdi de yapıyorlar. Kendi halkları dahil insanlığın çok büyük çoğunluğu savaşa karşı dururken, türlü türlü gerekçeler gösterek insanlığı aldatmaya devam ediyorlar.

Şam’ın varoşlarından biri olan Gouta’ta atılan kimyasal bomba yeniden başka bir askeri müdaheleye gerekçe oldu. Savaşın vahşeti, yüzbine varan ölümler ve mezhep çatışmaları bir anda unutuldu. ABD saldırısına yasallık kazandırmak için, dünya kamuoyu, tek yanlı bilgilendirmenin bombardumanı altında.

Suriye, dünyada kimyasal silah stoklarında dördüncü sırada. Ayrıca iktidar bunu inkar etmiyor.

İktidarın muhalefeti püskürtmeye başladığı bir sırada bu silahları kullanması pek mantıklı görünmese de kimin kimyasal silah kullandığı henüz bilinmiyor. Muhalefet iktidarı, iktidar ise muhalefeti sorumlu tutuyor. Muhalif saflara kaçan kimi subayların Fransa’ya silahların depo edildiği yerlerin haritasını verdiği söyleniyor. Gizli servisler aracılığıyla muhalefetin bunu bilmemesi mümkün değil.

BM Suriye insan hakları komisyon üyesi Carla Del Ponte, silahlı muhalif güçlerin kuvvetle muhtemel serin gazı kullandığını söyledi. Benzer açıklamayı Londra’daki Kings Kolej silah uzmanı Paul Schulte de yaptı. Ona göre muhaliflerin kimyasal silahları kullanma ihtimali dıştalanmamalıdır. El-Nusra gurubu üyesi terörist bir gurup Adana'da polis tarafından serin gazı ve silahlarıyla yakalandı. Valilik daha sonra bunun serin gazı değil anti-freez olduğunu iddia etmiş ve yakalananların tutuksuz yargılanacağını açıklamıştı...

Batının işbirlikçisi Körfez monarşistlerinin, Suriye’ye saldırmak istediği daha çatışmalar başlamadan önce biliniyordu (Conflict Zone adlı websitesine bakılabilir). Global militarist güçler her iki tarafı da silahlandırarak çatışmaları alevlendirdiler. Savaş ve insanlık suçu işlediler. Yargılanmalıdırlar. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere Davudoğlu, Obama, hatta Bush ve diğerleri mahkeme önüne çıkarılmadan savaşların sonu gelmez. Global sistem böylesine orman kanunlarıyla yönetildikçe savaşı savaşla durdurma, alevlere benzin dökerek yangını söndürmeye çalışmak, yeni felaketlere kapıyı ardına kadar açmaktan başka bir işe yaramaz. İnsanlık,  gözünü kan ve daha fazla kar bürümüş militarist silah tüccarları tarafından bir felakete sürükleniyor. Bundan sonra sıranın İran’a geldiğiniyse artık herkes biliyor.

Kendilerine cihatçı diyen, aslında insanlık ve İslam düşmanı katiller, 1000 ayrı guruba bölünmüş durumda. Rojava’da Kürtleri, Suriye’nin diğer bölgelerinde ise Alevi sivil halkı  boğazlıyorlar. Türkiye,Katar ve Suudi krallığının beslemesi bu teröristlerden Avrupa kamuoyu nefret ediyor. Saldırmak için bahane arayan militarist çevreler ise kendi  halklarının bile barışçıl ve siyasi çözüm taleplerine sırtını dönme eğiliminde ve Suriye'ye demokrasiyi bu çetelerle getirebileceklerini hayal ediyorlar. Oysa diktatörlüğü başka bir diktatörlükle yıkmak hiç bir ülke halkına hiç bir yarar getirmez.

Önce rejimi değiştirmeye uğraştılar, başaramadılar. Obama'nın kimyasal silah kullanımının ABD’nin kırmızı çizgisi olduğunu açıklamasından sonra birileri bu silahları kullandı. Kimin kullandığı ve nasıl kullanıldığı uzmanlar tarafından açıklanmadan, BM heyetinin araştırma raporu yayınlanmadan senatonun alt komisyonunda saldırıya yeşil ışık yakıldı.  

İspanya’nın saygın gazetesi olan El Pais (2), saldırının üç boyutta hazırlığının  yapıldığını açıkladı: Yasal, moral ve politik.  

Suriye’ye saldırının yasal boyutunu arayan ABD tam anlamıyla bir çıkmazda. 2007’de Obama ülkesinin ancak gerçek anlamda bir saldırı altında olması durumunda savaş ilan edebileceğini söylemişti. Bugün böyle bir realitenin var olduğunu söyleyebilecek kimse yoktur. Bu yüzden önce Vietnam’a yaptıkları gibi bir saldırıyla başlamayı uygun gördüler. Savaş cehennemin kapılarını aralamaya fırsat kolluyorlar.   

ABD senatosunda veya herhangi bir ülkenin parlamentosunda savaşı veya silahlı bir saldırıyı onaylamak, ancak o ülke için geçerlidir. Uluslararası hiç bir yasal bağlayıcılığı ve değeri yoktur.

Irak'ta olduğu gibi yalan yanlış gizli servislerin raporlarıyla saldırının yasal zeminini hazırlamak suçtur ve suçlular gıyabında bile olsa er ya da geç uluslararası mahkemelere getirilecektir.

Libya’da yapıldığı gibi Güvenlik Konseyi'nin kararlarını saldırı başladıktan sonra kendi çıkarlarına göre değiştirmek de bir suçtur.

Uluslararası hukuk normlarını delmek için 'gönüllüler koalisyonu' oluşturmak toplu suça gireceğinden, cezası daha ağırdır.

G. W. Bush ve D. Cheney’nin Afganistan ve Irak'ta uğradıkları yenilgi ABD’nin Ortadoğu'da müdahil bir güç olmasını iyice zorlaştırdı. Kaldıki bu bölgede ABD ve Avrupa’nın etkisi zayıf. Global süper gücün boşluğunu doldurmaya çalışan bölgesel ülkeler; İran, Suudi Arabistan ve Türkiye mali ve askeri yönden yetersiz ve savaşa müdahildir ve sorunun birer parçası durumundadır. 

Moral ve ahlaki yönden kimyasal silahların sivil halka karşı kullanılması hiç bir durumda görmemezlikten gelinemez. Kullananlar mutlaka mahkeme önüne çıkarılmalıdır. Bu bir devlet başkanı, diktatör, komutan veya sıradan bir insan olabilir, hiç fark etmez, suçu sabitse cezalandırılmalıdır. Bir daha başka birisinin böylesi bir suçu işlemesi önlenmelidir.

21 Ağustos’ta kimyasal silahların kimin tarafından kullanıldığına dair sayısız iddialar dolaşıyor. Bunlardan ancak bir tanesi Suriye yönetiminin kullandığı yönünde. Bu yüzden somut deliller uzmanlar tarafından ortaya çıkarılmadan bütün bir sivil halkı cezalandırmak da insanlık suçu olur.

Politik boyutuyla saldırıyı analiz edenler burda da ciddi handikapların olduğuna dair öngörülerde bulunuyorlar.

Suriye ile Yoguslavya’yı benzetenler önemli bir faktörü hesaba katmıyorlar; Suriye 1999’daki bir Sirbistan değil. Rusya, Çin ve İran’nın desteğine rağmen ABD’nin Suriye’ye saldırması soğuk savaşı başlatabilir. Politik parametrelerin yeniden 20. yüzyıla göre dizayn edilmesini getirebilir.

Bununla da kalınmayacak. Saldırıdan sonra Esad rejiminin yıkılması durumunda El-Kaida ve El Nusra gibi terör örgütlerinin iktidara gelmesi büyük bir olasılıktır. Dolayısyla  Afganistan’daki Taliban rejiminin benzerini Mücahidler Suriye'de oluşturursa dünya terör ve kaos sarmalının içine sürüklenebilir.

Ortadoğu’da Sünni egemenliğe karşı yaşam savaşı veren Aleviler, iktidarı kaybetme durumunda eski konumlarını yeniden elde etmek için mücadelelerini her araçla sürdüreceklerdir. Çatışmalar Ortadoğu’nun haritasını değiştirmeye kadar uzanabilir. 

Saldırıyla beraber Ortadoğu yalnızca şiddet ve anarşiyle karşı karşıya kalmayacaktır. Daha büyük sorunlar hemen kapıda bekliyor. 1916’da İngiltere ve Fransa’nın belirlediği Suriye, Irak, Lübnan ve Ürdün’ün sınırları yeniden çizilmek  durumunda kalınabilir. Soğuk savaşı tetikleyecek bu önemli faktörü her zaman hatırlamak gerek.  

Saldırının politik boyutunda önemli stratejik bir nokta daha var. Çoğunlukla sağcı aydınların geliştirdiği politik arguman şudur: ABD silahlı güç kullanılarak insani hakları global boyutlarda güvenlik altına almalıdır.  

Afganistan, Irak ve Libya’da ABD’nin öncülüğünde işgaller yaşandı, rejimler devrildi. Bu ülkelerde kaos ve kitlesel kıyımlar azalmadı tam tersine arttı. ABD ve Nato’nun silahlı güçleri bu üç ülkede de insan haklarını korumak bir yana insanlık suçu işledi.   Global kapitalizmin egemenleri daha çok kar hırsıyla Ortadoğu'da eski emperyalist metodlar kullanarak rejimer değiştirdi, insan haklarının en temel kurallarını ayaklar altına aldı. 

Belirli coğrafik sınırlarda tutulan ve belli politik hedefleri ele geçirmeyi amaçlayan bu politikalara statejik emperyalizm deniliyor.

Uluslararası hukuku çiğneyerek Suriye’de gerçekleştirilecek silahlı işgal ve saldırıların amacı farklı olmayacaktır: Yeni pazarlara girmek... Yani stratejik emperyalizm.

Arap Baharı adıyla anılan Ortadoğu'daki halk ayaklanmalarının son aylarda Suriye ve Mısır'da yaşananlardan sonra ciddi bir değişime uğradığı görülüyor. Politik perspektif farklı bir platforma kaydı. Artık siyasi İslam ile militarist diktatörlük iktidar savaşı veriyor. Yani bir diktatörlük diğer diktatörlüğe karşı. 

Suriye’de siyasi islam iktidarı silahla ele geçiremeyecek. Militarist diktatörlük de politik üstünlük sağlayamayacaktır. Bu karşılıklı denge sonuçta daha çok terör ve katliamı getirecek.

Daha da önemlisi, muhalefetin veya Esad'ın üstünlük sağlaması halinde bile Suriye'de ekonomik ve politik iklim değişmeyecek. Ekonomide durgunluk, yıkım ve geriliği istikrar ve büyümeye çevirebilecek;  politikada ise otoriterliği demokrasiye dönüştürebilecek sosyo-politik dinamikler her iki tarafta da yoktur.

Demokratik özgürlük perspektifiyle çağdaş toplumsal değişimi hedefleyen alternatifin boşluğu uzun bir zaman hissedilecek.

Suriye’de farklı sol bir alternatifin olmayışı demokrasi ve özgürlük mücadelesini zayıflatıyor (4).

Halk yığınları radikal sosyo ekonomik dönüşümlerle demokrasiyi gerçekçi zeminlere taşımayı amaçlayan bir siyasi oluşum yaratamasa savaşın alevleri durmaz. ABD’nin uzun zamandır planladığı saldırı ise bu alevlere bezin dökmekten öteye gidemeyecektir.

 

1-Seumas Milne, Suriye ile savaş, savaşı ve terörü artırır, The Guardian, 27 Ağustos 2013

2- Amiguel Angel Bastenier, El pais, 3 Sep 2013, guerra en siria: cita en damasco

3- Joschka Fischer, El Pais, Sep 2013,  La lucha por el dominio de Oriente Próximo

4-Slavoj Žižek, The Guardian,  6 Eylül 2013, Syria is a pseudo-struggle