Başbakan Üniversiteye Gidiyor!

Başbakan Üniversiteye Gidiyor! 

Bildiğiniz üzere, hemen her hafta “bomba” gibi bir haber patlıyor bu ülkede. Her biri, üzerine çok durulması gereken önemde. Ne çare ki, birini konuşamadan bir başkası ortalığı kasıp kavurduğundan bir yangın yerinden ötekine koşan şaşkınlara dönmüş gibiyiz. 

ODTÜ olayı da öyle. İçinde bir değil, bir kaç olay var; konuşulmayacak gibi de değil! Öğrencilere karşı kullanılan orantısız güç kullanımı var, yaralananlar var; yetmezmiş gibi arkadan gelen gözaltına almalar var. Başbakan’ın öğretim üyelerini “Böyle hocalar bize lazım değil” diye paylaması var; bir de ona destek çıkıp,  ODTÜ olayını kınamaya kalkışan anlı şanlı üniversite yönetimleri var. YÖK’ün ODTÜ’ye karşı devreye girmesi var,  buna karşı bazı üniversite ve akademisyenler ile Öğretim Üyeleri Derneği’nden gelen tepkiler var. Bunların her biri, ayrı ele alınmaya değer; bir de, olayın harareti arasında fazla konuşulmayanlar var.

 Örneğin, polisin orantısız güç kullanımından önce, Başbakan’ın ODTÜ’ye binlerce polis ve zırhlı araç eşliğinde gidişini düşünmek gerek. Bu nasıl ülke ve Başbakandır ki, bir üniversiteye düşman bölgeye, ya da savaşa gider gibi gidilmekte! Olayın asıl garip ve düşündürücü yanı buradan başlıyor. 

Örneğin, hani, aday olduğumuz AB üyesi ülkeleri açısından böyle bir şey olabilir mi? Yoksa, o ülkelerde bir başbakanın elini kolunu sallaya sallaya üniversite kapılarından girdiğini, ıslıklansa veya alkışlansa da gülümsemesi eksik olmadan öğrencilere el salladığını filan mı görüyoruz? 

Tamam, bu ülke farklı; üniversiteleri hareketli, protestolar eksik değil; Başbakan’ın da üniversite gençliği, hele ODTÜ’yle arası pek iyi değil. O nedenle, arkasında önünde koca bir koruma ordusuyla gezmesini anlayalım. İyi de, bunca “silahlanma” nasıl içe sindirilir? Bizim dilimizde buna, “vur derken öldürmek” denmez mi? Salt bu hazırlık bile, bir “saldırı-şiddet” niyeti taşımaz mı? 

Bir de, kimin şiddet kullandığı apaçık ortadayken, “şiddete karşı olmak gibi bir perdenin” arkasından Başbakan’a destek çıkan rektörler var. İnsan ister istemez  soruyor; bu yaklaşımlarla mı üniversite yönetecek; bu düşüncelerle mi “demokrasiden” söz edebileceksiniz?

 İkinci olarak,  Başbakan’ın, “Böyle öğrenci yetiştiren hocalar bize lazım değil” deyişi var ki, sindirilecek gibi değil! Bu konuda, hem ODTÜ’deki meslektaşlarına destek olan hem de tepkisini ortaya koyan birçok çevre var; ben de onlar arasındayım. Ancak bunun ötesinde de iki şey söylemek isterim.

 Evet, ortada bir şiddet olayı var; ancak bu şiddeti uygulayan öğrenciler değil, onların protestosuna tahammül edemeyen emniyet güçleri.  Olayı izleyen ODTÜ öğretim üyeleri tanık buna. ODTÜ Rektörü de, “protesto hakkını kullanmak isteyen öğrencilere karşı şiddet” kullanılmasından söz ediyor.  Zaten, zırhlı araçlar, TOMA’lar, biber gazları ile yola çıkmış 2000 polisin, konu da Başbakan olduğuna göre, gözünü bir şeylerin “bürüdüğünü” anlamak zor olmasa gerek. 

Dolayısıyla Başbakan’ın, öğretim üyelerine laf etmek yerine, “Her protestoda karşısında düşman varmış gibi saldıran polis bize lazım değil” demesi beklenir. Yani bir demokrasi iddiası varsa, bu iddia ile üniversite ve öğretim üyelerine saldırının birbiriyle hiç uyuşmadığını, buna karşın polisin aşırı güç kullanımını kınamak, hatta engellemenin demokrasiye yaraşacağını hatırlamak zorundayız. 

İkinci bir nokta da, “böyle öğrenciler” yetiştirme meselesi.  Bir kere, şiddeti kimse savunmuyor; ancak üniversite gençliğinin eleştirel olması ve kendi düşünceleri doğrultusunda tepki göstermesi hem iyi hem de gerekli. Bu nedenle,  bize asıl lazım olmayanlar, sessiz sınıflar, susan öğrenciler, “sürüye kuzu” yetiştiren öğretim üyeleri!  Asıl korkumuz da, yüksek öğrenim yasası, YÖK düzeni, rektör atamaları ve sürüp giden kadrolaşma içinde,  üniversitelerin, öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin iyice “kuzuluğa” razı duruma gelmeleri!

 Son olarak, Başbakan’a, üniversitelerin ve üniversite gençliğinin tepkilerinden öğrenilecek çok şey olduğunu hatırlatmak isterim. Türkiye bu yollardan çok geçti ve bugün geriye baktığımızda, polis ya da asker olsun, şiddet ve baskı uygulayanı değil, aksine baskıya ve şiddete maruz kalanları anıyor bu topraklar. Hem de büyük mahcubiyetle.