Siyasal İktidar Alternatifi Aranıyor!


Siyasal İktidar Alternatifi Aranıyor!

 

Sosyal bilimlerde incelenmeye değer dönemler vardır. Çatışmanın, karmaşanın ve çelişkilerin çok olduğu,  bu nedenle içinde ciddi biçimde değişmek-dönüşmek potansiyeli taşıyan dönemler...  Ve bu netameli dönemlerde siyaset dünyasının sorumluluğu büyüktür; çünkü alınan kararlar, atılacak adımlarla geleceği karartmak da mümkündür, aydınlatmak da... Türkiye işte öyle günlerden geçiyor; o yüzden bugünü Almanya’nın 1930’lu yıllarına, Hitler öncesi döneme benzetenlere kulak vermek gerek

 

Ardı arkası kesilmeyen yolsuzluk kasetlerini, bitmek bilmeyen hukuka müdahaleleri tek tek saymaya gerek yok; her gün bir yenisini yaşıyoruz. Açılmış davalar, sorgulamalar, tedbirler, tutuklamalar vardı; artık yok. Bunlar yetmezmiş gibi, kendini korumak kaygısıyla iktidarın-tabii ki Erdoğan’ın da- ülkeyi demokrasiden iyice uzaklaştıran hamleleri de bitmiyor. HSYK, İnternet, MİT yasaları derken, seçimlerden sonra gerekirse you tube ile face book’un da kapatılacağı müjdesini aldık! Tüm bunlar karşısında siyasetten hukuka, oradan ekonomi ve sosyolojiye kadar her alandan yorum yapmak mümkün. Hatta biraz psikolojiye girip, “AKP iktidarının  demokrasi, hak, hukuk, adalet, temizlik -ha, bir da kalkınma var- temsilcisi diye sunduğu personasının gerisinde, meğer iddia etiklerinin tam tersi bir arketip yaşıyormuş!” da diyebiliriz.  Yemeye de, iktidara da, ben demeye de doymayan bu arketipi, ucundan bucağından bilen, hissedenler hep vardı ama resmi bu kadar net hiç ortaya çıkmamıştı.

 

Ama kabusumuz bununla da bitmiyor. İktidarın üzerimize saldığı bu büyük gölge gibi, bir de adı paralel devlete çıkan bir cemaat yapılanması var ki, bu yapılanmanın da başka bir “kara gölge” olduğuna kuşku yok. Bu gölge orada durdukça, yaşamak için durmadan beslenmeye, büyümeye ihtiyaç duyacağı da açık. Buna karşı cemaat tarafından, “devlet kademelerinde her inançtan, her mezhepten insan bulunur; mesele, bu aidiyetlerin onların görevini etkileyecek bir hal almasıdır” yollu savunmalar geliyor. Tabii ki kamu görevlerinde sınıf, din, ırk, cins ayırımı yapılamayacak; ama emniyet ve yargıda ortaya çıkan tablo cemaatten bazı kişilerin buralarda görev yapması değil, bu kamu hizmetlerinde cemaat hakimiyetinin kurulması!  Oysa sormak gerek; dini bir cemaatin,  Allaha hizmet ağırlıklı bir cemaatin, devlette bu kadar geniş bir yapılanma, bu kadar güç arayışı nedendir?

 

Bir de, bu cemaatin, Hanefi Avcı örneğinde olduğu gibi, bu tabloyu ortaya koyanı kendisinden bile olsa harcayabildiği, dershane meselesinden sonra ortaya çıkardığı kasetlerle bugüne dek desteği/ortağı olan tarafı aslanı önüne atmaktan çekinmediği düşünülürse korkmak gerek. Yani Erdoğan’ın tutulacak yanı yok ama cemaatin iktidara karşı siyasal bir hamle-hadi darbe demeyelim- yaptığı da ortada. Ortada bir paylaşım kavgası var ve kavga bu toplumun geleceği üzerinden yapılıyor. Tabii Hoca Efendi’nin gücünün gerisinde başka hikayelerden de söz ediliyor. Yani Gülen’in büyük Ortadoğu projelerinin göbeğinde olma olasılığı da var. Hadi onu bir yana bırakalım ama “böyle bir yapılanma içinde hiçbir iktidarın selamet bulmasının mümkün mü?” diye sormaktan vazgeçmeyelim.

 

Öte yandan Türkiye demokrasi ve hukuk açısından olduğu kadar, toplum yapılanması açısından da netameli bir dönemden geçiyor. Yani, bunca kavga neden diye sormamak mümkün mü? Örneğin, “bunca para, bunca iktidar hırsı ve arkalarında onları destekleyen fetvalar, yalnız kişisel iktidarlar için değil; öyle olsa bu kadar yaygın ve derin olmazdı” diye nasıl düşünmeyelim? Dindar kesimin ortaya çıkan yolsuzluklara  fazla tepki göstermemesi de, yalnız Erdoğan aşkı nedeniyle değil, dinin toplumdaki görünürlüğünün, yaşanırlığının daha da artması adına değil mi” diye nasıl sormayalım?  Zaten, AKP iktidarı ile demokrasi derken tek adamlık heveslerinin dayatılması gibi, laiklik derken eğitimin parçalanması, yurt binalarında kız-erkek ayrımı, kürtaja bakış, kadının yeri, özel yaşama müdahale, alkolle ilgili konularda olduğu gibi topluma İslami referansların dayatıldığına tanık olmadık mı? Öyleyse demokrasi ve hukuk gerilerken, “seçimler sonrası milli irade bende diyerek ılımlı İslam’a dayalı toplum projesinde daha ileri hamlelere mi sıra gelecek?” diye nasıl kaygılanmayalım? Sakın niyet okumalardan söz etmeyin bana; daha önce bu fetvaları verenlerin bugün düştükleri hallere bakın.

 

Baksanıza, Nihal Bengisu Karaca, henüz laik kavramından vazgeçmedikleri için, İslam’ın müesses nizamına göre tartışmalı olan “kadın istihdamının” artışı nedeniyle veya sahil şeritlerinde ferah feza güneşlenildiği için- saydığı daha başka şeyler de  var ya, bu kadar örnek yeter-  bu nasıl siyasal İslam diye soruyor. Yani, dünyada kabul görmek adına kapitalist ekonomiye entegre olmuş, az çok demokrasiye yamanmak zorunda kalmış bir siyasal İslam’ın “ılıması” bile-oysa adı üstünde- yetmiyor; anlaşılan siyasal İslam’ın rüştünü ispat etmesi için İslam’ı tam merkeze oturtması gerek. Vay halimize!

 

Tüm bunlar arasında siyasal partiler ve farklı medya gurupları arasında bir meydan savaşı açıldığı da ortada. Bu savaşta silah yerine her türlü hakaret ve saldırı kullanılmakta. Muhalefet partisinin dilinden hırsız, başçalan, hukuk katili gibi laflar düşmüyor; Başbakan onları ahlaksız, terbiyesiz, cibilliyeti bozuk olmakla suçlamakta; Fethullah Gülen içinse başlangıçtaki çete, haşhaşi tanımlarının çok ötesine geçip artık “yalancı peygamber, içi boş alim müsveddesi” gibi laflar kullanılmakta. Seçim meydanları bu laflarla inlerken, medyada da karşılıklı karalama kampanyalarıyla savaşın her geçen gün büyüdüğünü görüyoruz.

 

Arkası yarın gibi izlediğimiz bu şok dalgaları ve kavgalar arasında, aklı başında olan herkes “ nereye gidiyoruz?” kaygısı duymakta. Demokrasi ve hukuk, barış ve güven elden gidiyor; yeni HSYK Yasası ve buna göre yapılan atamalarla cemaatin vesayeti geri çekilirken “majestelerinin yargısı” ile karşılaşacağımız günler geliyor; İnternet ve MİT yasaları ile, Abdülhamit’in istihbarat devletine doğru gitme korkusu yaşıyoruz. Tüm bunlar yaşanırken, iddialara, dosyalara aldırmayan Erdoğan, olurken de, sandık-seçim lafları ile muhalefete ve partilere meydan okumakta. Hodri meydan diyor!

 

Evet, tek çıkış yolunun seçimler olduğuna kuşku yok; ancak sonuçlarından kuşku duyduğumuz da ortada. Kuşkuluyuz, çünkü iktidarın bunca pervasızca hamleleri, sonra seçim diye meydan okumaları karşısında,  demokrasiden, hukuktan, özgürlükten yana olan partilerden gelen anlamlı ve doyurucu bir karşı hamle yok. Hemen her partinin, kendine özgü önceliği ve duyarlılıkları var ve bunlardan vazgeçemiyorlar; çok zaman öne alınacak tek meselenin AKP iktidarına karşı çıkmak olmadığı da söyleniyor. Evet bu ortak bir payda olamaz ama bu ülkenin demokrasi, hukuk, hak ve özgürlükler açısından karşılaştığı tehlikeler de mi ortak payda olmaz?

 

BirGün’deki yazılarımda 2011 seçimlerinden öncesinden buyana ve defalarca Türkiye’de AKP’ye alternatif olabilecek sol bir muhalefete duyulan ihtiyaçtan çok söz ettim. Siyaset bir güçler savaşı olduğuna göre, sol için de, hem dağılmış güçleri toparlamak hem toplumsal desteği arttıracak söylem ve politikalarla iktidara alternatif olabilecek bir güç arayışına girmek kaçınılmaz. Bunları düşünüp yazarken, CHP’nin Kürtlerin siyasal mücadelesine sahip çıkması ve hak taleplerini desteklemesi durumunda önemli bir güç potansiyelinin yakalanabileceğinden de söz ettim. Aslında, bu ülkede barış sürecine sahip çıkması, bu sürecin gerektirdiği hakların tanınması, bu yolda bir toplumsal uzlaşma için çaba göstermesi gerekenin hep CHP olması gerektiğini savundum. Bu yaklaşımım siyaset bilmemeden olabilir ama siz söyleyin, CHP’nin politik olarak durduğunu iddia ettiği yer bunu gerektirmez mi?

 

Ama, ne yazık ki, CHP ne barış sürecinde Kürtlerle birlikte olmayı tercih etti, ne de iktidara alternatif olabilecek bir ittifakın kurucu gücü olmayı istedi.

 

Bugün ise bu değişiklik daha acil ve daha gerekli. Demokrasi, haklar ve özgürlükler, hukuk ve adalet açısından kuşatılmış durumdayız; AB standartlarını beklerken, Şanghay Beşlisi ülkelerinin demokrasisi ile yetinmemiz isteniyor. Devleti ele geçiren bir cemaat püskürtme bahanesiyle iktidar mutlaklaştırılması var. Sonuç olarak, toplumsal barış ve güven, demokrasi ve özgürlük,  hukuk ve adalet bekleyeceğimiz günler hepten elden gidiyor.

 

Bakın, HDP mitinglerini taşlı sopalı dağıtmaya çalışıyor birileri. İzmir’de Dikili, Urla toplantıları, Konya Aksaray ilçe binasının açılışı taşlı sopalı birilerince sabote ediliyor. Polis ihmali var mı yok mu meselesi de önemli ama önce bakmamız gereken yer oradaki halk, sonra da tüm partiler ne diyorlar! İzmirliyim ve açıkçası kendimde, demokrasi bilinci yüksek İzmir, ya da Egelilere demokratik hakkını kullanarak siyaset alanına çıkmış bir partinin faaliyetini engellemek hiç yakışmıyor” deme hakkını görüyorum. Ama bunun  da ötesinde,  CHP’ lilere, “meydanlardaki bol demokrasici, bol hukuklu nutuklarınız arasında, niye bu olayları kınama yok?” diye sormak isterim.  Hatta, meydanlara toplanmış halka,  “bu ülkede barış istemiyor musunuz; barışın yolu Kürtlerin de siyaset yapması, kendi haklarını savunmaları değil mi? Sizler siyaset yaparken Kürtlere hangi hakla ve neyi yasaklıyorsunuz?” diye sormalarını beklerim.  Demokrasi diyorlarsa, göstersinler demokrasi sevdalarını!

 

Ve bugün yeniden diyorum ki, , CHP, BDP, HDP ve tüm sol partilerin seçimlerde ittifak yapmaları, artık AKP iktidarına karşı olmak  değil,  topluma, demokrasiye, hak ve hukuka, özgürlük ve eşitliklere sahip çıkmak adına gereklidir. Bu ittifak bir kendinden vazgeçme değildir; aksine bu yolla hem kendilerine hem de bu topluma ve geleceğe sahip çıkabilirler.  Yani bugün hem kendileri hem bu toplum ve demokratik güçler için, iktidarın meydan okumasına başka bir meydan okumayla cevap vermekten başka yol görünmüyor.

 

Son olarak, istemesem de anketleri hatırlatmadan geçemeyeceğim. Kendi adıma 31 Mart günü anketlerin yanıldığını görmekten ve  kuşkularımın yersiz çıkmasından ancak memnun olurum. Umarım seçim sonuçları beni mahcup eder.