AKP iktidarının dönüşümü

AKP iktidarının dönüşümü

 

Sivil diktatörlükler ve Yandaş Faşizmi: AKP iktidarının dönüşümü

Kavramlar temsil ettikleri eylemi artık tanımlayamaz duruma gelince, diğer bir deyişle, bir eylemin bağlamı ve içeriği onu tanımlayan kavramı aştıysa sözkonusu kavramı artık gözden geçirmenin zamanı gelmiştir. Eylemi ortaya çıkaran insan davranışları organik bir karakter taşırken onları tanımlayan kavramlar statiktir. Bu anlamda, kavramların değişebilmesi için de insan müdahalesine ihtiyaç vardır. Eylemi doğuran davranışlardan farklı olarak yeni tanımlamaların ortaya çıkması her zaman bilinçli bir çabayı gerektirir. Ancak insan, değiştirdiği eylemine artık uymayan kavramı yeniden anlamdırır ve isimlendirir, ki bu da bir eylem biçimidir.

İçeriği, anlam ve kapsamı ‘demokrasi’ sözcüğü kadar eski ve değişken başka bir kavram var mıdır bilmiyorum. Düşünsel doğuşu 2500 yılı aşmasına ve günümüzde en yaygın yönetim şekli olmasına rağmen herkesin üzerinde anlaşabileceği bir demokrasi tanımı yapmak kolay değildir. Zaman, coğrafya ve kültürel farklılıklara göre farklı biçimler alan demokrasi hakkında ne içerik, ne de işleyiş üzerinde bir konsensusa varmak hala mümkün görünmüyor. 

Demokrasilerde son yıllarda giderek daha sık işleyişin, içeriği belirlemeye başladığını gözlemliyoruz. Hatta bu noktadan, (işleyişin demokratik yöntemlerle yerine getirildiği argümanı. ör: hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran bir yasanın demokratik oylama ile geçmesi nedeniyle demokratik olduğunu ileri sürme.) demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına, demokrasinin içinin tamamen boşaltılmasına tanık oluyoruz. Bu sorunsalı en basit şekilde şu soruyla formüle edebiliriz: Demokrasi, bir süreç mi, yoksa bir sonuç mudur? 

Süreçtir yanıtını verenler, sadece özgür ve adil seçimlerin varlığını yeterli bulmayan, demokratik değerlerin, bireysel özgürlüklerin toplumda yerleşmesi için kurumsal ve kültürel temellerin atılması ve bunların güvenliğinin alınması gerektiğini vurgular. Seçimleri bir son değil başlangıç olarak görür. İşleyişin sonucuna ağırlık verenler ise, özgür ve adil seçimlerin yapılmasını yeterli bulur. Onlara göre halk sandık başında seçimini yapmıştır, ondan sonra seçilenler halkı temsilen, onların adına, seçildikleri süre içinde istediklerini yapabilirler. Demokrasiyi sandığa indirgeyenler için süreç gayet basittir; vatandaş oyunu kullanır, yerel milletvekilini seçer; milletvekilinin ait olduğu partinin hükümet olmasıyla başbakan da seçilmiş olur. Başbakan sonra bakanlarını, bürokratlarını belirler, konsoloslarını atar. Kısaca, oy veren bireyi sadece ülke içinde değil, global olarak temsil eden herkesi belirler. Bu süreçte sorun, başta yerel milletvekilinizi seçerken oy pusulasına attığınız ‘çarpı işareti’nin, ki bu temsili olarak verdiğiniz ‘onay’dır, diğer yönetim kadrolarının atanmasıyla birlikte, fotokopinin, fotokopisinde olduğu gibi, giderek soluklaşmasıdır. 

MÖ 427 yılında Atina halkı demokratik olarak verdikleri oylarla, Sparta ile savaş sırasında taraf değiştirdikleri için Lesbos (Midilli) adasındaki Mytilene kasabasının tüm yetişkin erkeklerini öldürme, kadın ve çocukların da köle olarak satılması kararını vermişti. Neyseki ertesi gün bu kararın çok ağır olduğunu düşünmeye başlayan şehir halkı tekrar toplanarak kararı bozar ve kararın infazı için yola çıkan komutan zamanında durdurulur. Bir katliam eşiğinden dönülmüştür. Gerçekte bu tarihten sonra da, sadece özgür seçimlerin demokrasiyi garantilemediğine dair çok sayıda acı deneyimlerle yaşanmış örnekler var.

Özellikle son yıllarda tarih bunu bize sık sık hatırlatır oldu. Seçimlerin muhakkak gerekli olduğuna şüphe olmamasına rağmen bağımsız hukuk ve adalet sistemi, özgür basın, azınlıklar ve farklı sosyal gruplara karşı hoşgörünün olmadığı ve bu grupların haklarının güvence altına alınmadığı, anayasa ve diğer yasama, yürütme belgeleri üzerinde, sağlama ve bağımsız kontrol mekanizmalarının olmadığı yönetimlerin demokrasiden hızla uzaklaştığına tanık oluyoruz. Üstelik Afrika veya Asyanın bir köşesinde kalmış az gelişmiş ülkeler değil bunlar. Avrupanın göbeğinde hatta AB üyesi ülkeler arasında bile seçimin meşruiyetini yeterli bulan sivil diktatörlüklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Rusya’da Putin, ‘tek adam’ yönetimlerine ilk örnek olarak verilir, ancak başta Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP hükümeti, Macaristan’da Viktor Orban, Romanya’da Viktor Ponta ve Çek Cumhuriyetleri’nde Milos Zeman başkanlığında son yıllarda iktidara gelen hükümetlerin benzer yolları izleyerek demokrasilerin meşru zeminleri üzerinde baskı ve şiddet rejimleri kurduklarına tanık olduk. Bu ülkelerde iktidara gelen hükümetlerin, tarihsel ve kültürel farklılıklar içermesine rağmen yöntemlerindeki benzerlikler ve vardıkları nokta, bizi bu eğilimi tanımlamaya ve genel politik sonuçlar çıkarmaya zorluyor. 

Seçimle ikitidara gelen politik partilerin diktatörlüklere doğru giden yolda izlenen uygulamalar başlıklarıyla şöyle özetlenebilir: Seçimleri kazanmayı halkın kendisine verdiği mutlak yetki olarak görüp, kendi (yandaş) politik gündemini tüm ülkeye dayatma; parlamentoyu pratik olarak işlevsiz kılma; politik gücü yasalarla tek elde toplama; kendine oy vermeyenleri ötekileştirme, muhalefeti ezme; basın üzerinde baskı kurarak tek sesli bir medya yaratma; yasalar ve anayasayı çıkarları doğrultusunda yeniden yazma; ekonomiyi akraba, tanıdık ve parti çevresindeki yandaşların etrafında yeniden yapılandırma, adeta bir ‘yandaş ekonomisi’ yaratma; muhalif iş yerlerini vergi kontrolleriyle tehdit etme; ülke sorunları bir yumak haline gelmişken boş ve gereksiz gösterişli mega projeler planlama... 

Şüphesiz bu ülkelerin demokrasi kültürü ve tarihsel deneyimleri bu diktatörlerin nereye kadar demokrasiden uzaklaşabileceklerini belirlerken, ortaya çıkan rejimler de, iktidar çevresinde odaklanan ‘yandaş’ kesimin karakterine (sosyal, kültürel yapısı ve ekonomik ilişkilerinin karakterize ettiği) göre bir şekil alıyor. AKP hükümeti ve başbakan Erdoğan bu anlamda paradigmasal bir örnektir. Ekonomik ve politik hegemonyaya toplum mühendisliğini de eklemleyen AKP iktidarı, kendine bağlı yeni bir nesil yetiştirme hedefiyle kalıcı bir proje peşindedir. İşte AKP iktidarını diğer ülkelerdeki örneklerinden ayıran temel özellik burada; kültürün, iktidarların bakış açısına göre yaşamsal önemde olduğunu bilmelerindedir. İrlandalı yazar ve kültür kuramları uzmanı Terry Eagleton’ın bir yazısında vurguladığı gibi, günümüzde kültür sadece sonatlar ve yaylı sazlar dörtlüsü değil, tarih, köken, dil, akrabalık ve kimlik anlamına da gelir. İnsanların gündelik alışkanlıkları ve inançlarına iktidarı yerleştiren, doğal ve kaçınılmaz görünmesini sağlayan, anlık refleksler ve yanıtlar haline getiren kültürdür. Eğer otorite insanların deneyimi ve kimliğinin kökenleriyle kendini örtüştürmezse, fazla soyut kalacak ve insanların sadakatini kazanmaktan uzaklaşacaktır. Bu bağlılığı teminat altına almak için iktidar, gündelik hayatın görünmeyen bir unsuru haline gelmelidir. Bu da kültürle olur. 

AKP iktidarını diğer örneklerden ayıran diğer bir özellik de, yukarıda sayılan ülkelerde Türkiye’de olduğu gibi etnik ve dinsel temelde derin yarıkların olmamasıdır. Kürt halkının politik , sosyal ve kültürel hakları için onlarca yıldır verdiği savaşım ve bu bağlamda PKK’nın verdiği silahlı mücadele, son yıllarda Türkiye genelinde sosyal adalet, hak ve özgürlükler gibi sorunları kilitleyen bir faktör konumuna getirmişti. Bu durum AKP iktidarının siyaseti, kültür ve kimlikler üzerinden yeniden yapılandırmasında elini güçlendirdi. Kürt sorununa kendi politik gündemine hizmet ettiği noktalarda yaklaşması, Kürt ve Alevi politikacılarla siyasi diyaloğu pazarlıklar temelinde yürütmesi, ancak kendi çıkarlarına hizmet etmesi durumunda hak ve özgürlük sözleri vermesi AKP iktidarının ‘yandaş siyaseti’nin başka bir örneğidir. 

AKP’nin benzer politik oyunlarının son örneği de, aylarca kapalı kapılar arkasında gizli tartışıldıktan sonra son günlerde açılan sözde ‘demokrasi paketi’dir. Beklenildiği gibi içinden Türk ve sunni yönetim ve toplumsal parametrelerinin belirlediği, yandaş kitlenin ihtiyaçlarına hitap eden reformlar çıktı. Farklı bir durum da beklenemezdi. Bu, katı bir AKP karşıtı pozisyondan bakıldığı için değil, demokratik olduğu iddia edilen sürecin işleyişi ile ilgilidir. Gerçekten demokrasiyle ilgili olsaydı bu ‘paket’, açık ve şeffaf bir şekilde tartışılır, toplumun her kesiminin görüşleri alınırdı. Şüphesiz AKP iktidarını böylesine hayasız yapan dayandığı kitleden aldığı destektir.

Yandaş Faşizmin toplumsal tabanı ve ‘yandaş birey’

Seçimle işbaşına gelen bu hükümetlerin en önemli dayanağının, meşruiyet üzerinden gerekçelendirdikleri baskıcı rejim ve pay almaları imkanı sunularak rejime entegre edilen yandaş kesim olduğu görüyoruz. 

İlk önce semantik olarak ‘yandaş’ kavramına bakarsak; ‘Yandaş’ kavramı burada sadece birbirini tanıyan insanların eylemine işaret eden topluluk değildir. Burada belirleyici olan ‘çıkar ortaklığı’dır. Çıkar ortaklığı, özellikle iş yaşamında doğal, hatta gerekli görülebilir. Ne ki, buradaki fark, yandaşlık ilişkisinin ekonomik ilişkiler dışında, sosyal ve kültürel boyutlarda da sürmesidir. Hıristiyan Amerikalı bir iş insanının, Budist Çinli bir iş insanıyla çıkar ilişkisi olabilir. Ancak bu ikisinin iş alanı dışında sosyal, kültürel yaşamlarını da paylaşma beklentisi olacağı ve bu ortaklığı toplumu yeniden yapılandırmanın bir aracı olarak göreceği anlamına gelmez. Oysa AKP iktidarının yarattığı ‘yandaş’lık böyle siyasi bir birlikteliktir. İtalya’da Berlesconi liderliğinde geçmiş yıllarda kurulan hükümetlerin benzerliğine rağmen onları AKP hükümetinden ayıran yine bu özelliğidir. Bu yanıyla en yakın örnek olarak Mısır’da kısa bir süre iktidarda kalan Müslüman Kardeşler hükümetini gösterilebilir.

AKP iktidarının yandaş faşizmine dönüşmesinin önünü açan diğer bir etmen ise, onun politik bir parti olarak karakteridir. Siyasi tarihte her zaman sınıflar kendi ideolojileri temelinde politikalarını belirlemişti. Sınıfsal bir kimliği olmayan yandaş kitle, başta yerel yönetimlerin çevresinde, devletle toplum arasında bir sosyal katman olarak belirdi ve İslamın siyasallaşmasıyla giderek güçlenerek AKP içinde siyasi bir aktöre dönüştü. Bu karakteriyle toplumsal bir karşılığı olmayan AKP’nin belli bir toplumsal projesi de yoktur. Bir tür intikam partisi olarak kitleleri kucaklayan AKP, kendini ‘Muhafazakar demokrat bir parti’ olarak tanımlamasına rağmen, gerçekte tanımladığı muhafazakarlığın içeriği islami unsurların dışında başka bir olguyu kapsamamaktadır. Mazlum tipoliojisi çerçevesinde yarattığı söylemi ve dinsel cemaat kimliğiyle üzerinde oturduğu ana tabanı, tarikatlar ve büyük şehir varoşlarında kümelenmiş, göçmen, yoksul ve kimliksiz lümpen kesimdir. Din, sosyal ve kültürel anlamda toplumu yeniden yapılandırmanın ana unsurudur. Bu yapısıyla AKP, politik bir partiden çok bir ‘proje’yi çağrıştırmaktadır.

Bu tür ortaklıklara başka örnekler ararsak, mikro-sosyolojik düzeyde mafya ailelerin ilişkilerinde bulabiliriz benzer yandaş ruh halini. Mafya örgütlenmelerinde, aile içinde çok sıkı bir dayanışma geleneği varken, bunun dışında herkes potansiyel bir düşmandır. Aile dışında bazen rantı yükseltmek amacıyla kurulan ilişkiler, sınırlı ve kontrollü olur, ve asıl amaç, süreç içinde onu asimile etmek, ele geçirmek, yok etmek ya da içinde eritmektir. Bu bağlamda, aileyi bir arada tutan sosyal ve kültürel bağların dışında ‘tutkal’, gerçekte ‘suç ortaklığı’ndan başka bir şey değildir. Mafya örneğinde olduğu gibi, politik iktidar da, vatandaşı rejime katılmaya ve rejimin yağmasından pay almaya çağırmaktadır. Rejimin yağmasından gelen payın karşılığını verdiği destekle (“demokratik” olarak kullandığı oyla) geri ödeyen vatandaş artık ‘aile’nin bir üyesi, bu anlamıyla “suç ortağı” durumuna gelir. Ulusu ve devleti bir aile ve cemaat olarak yeniden yapılandıran AKP iktidarının gücü buradan gelmesine ramen, paradoksal olarak, zayıf noktası da burasıdır; aileden kopuşlar her zaman olabilir, çıkarlar çatışabilir ve ‘aile sırları’ dışarı sızabilir. İşte bu yandaş faşizmin sürekli kabusudur, tam da bu nedenle giderek baskısını artırmak zorunda kalır. Bu karakteri nedeniyle, yandaş faşizminde baskı ve şiddet, klasik faşizmden farklı olarak antropolojik (etnik köken ve ten rengi üzerinden) bir ayrımcılık üzerinde değil, çıkar çatışması temelinde ortaya çıkan bir fay hattıdır.

Yandaş kitleyi birbirine bağlayan diğer bir etmense, dünyada ve Türkiye’de izlenen neo-liberal ekonomi-politikaların yoğurarak şekil verdiği bireyin karakteridir. Kendisine rağmen her şeyi kabul etmeye hazır, her şeyle uzlaşık görünen, toplumsal düşleri, umutları olmayan çıkarcı ve bencil bireydir bu. Küreselleşme olarak kısaca tanımladığımız süreç AKP iktidarı ile birlikte başlamamıştır, yine de onun rahme düştüğü 12 Eylül 1980 faşist darbesi sonrası Turgut Özal başkanlığında kurulan ANAP hükümeti zamanında Türkiye’de yürürlüğe giren politikalarla şekillenip palazlanan bireydir bu. Özellikle 1990’lı yıllarda ortaya çıkan politik atmosferin, sosyal devletin erimeye başlaması, vatandaşın eğitim, sağlık, iş bulma, sosyal sigorta konularında güvenliğini giderek yitirmeye başlamasının yarattığı belirsizlik ve güvensizlik ortamı bireyi içine döndürmüştür. Sosyal devletin geriletilmesinin tezahürleri Batıda sivil toplum örgütlerinin sosyal hayata girmesiyle kendini gösterirken, modernite bilincine sahip olmayan, siyasi kurum ve bilincini oluşturmamış Türkiye’de dinsel örgütlenmeler ve tarikatların çoğalmasıyla kendini göstermiştir. İslamın geleneksel olarak tarikatlar yoluyla yaşama geçirdiği dayanışma modeli bir anlamda sosyal devletin yerini almıştır. İşte bu politik ortam içinde ortaya çıkan birey iktidarın öznesi olmuştur.

Sosyalist sistemin çökmesi ardından solun ideolojik gerilemesi ve psikolojik yılgınlığı sol içinde bazı unsurların da AKP’nin bu projesine destek vermesini getirmiştir. Nicelik olarak bir etkisi olmasa da AKP projesine verdiği kuramsal destekle sol, bir yandan AKP iktidarının yüzündeki liberal maskeyi renklendiriken diğer yandan da, solun kendi içinde alternatif politikalar üretmesinin önünde engeller yaratmıştır. Sol, ideolojik, sosyal ve kültürel hiç bir ortak paydası olmayan, hatta onu ortadan kaldırmaya çalışan bir ‘ailenin’ aktif bir üyesi durumuna gelmiştir. Evet, özellikle 2010 Referandumu sonrası solun bu kesimi kültürün sadece Figaro’nun Düğünü ve Sistine Şapeli’nin tavanı olmadığını ve AKP iktidarının askeri vesayeti demokrasinin değil, kendi iktidarı önünde bir engel olarak gördüğünü anlamıştır. Ne ki, bu süreçte faşizme karşı düşünsel muhalefetin ana kaynaklarından biri dumura uğramıştır.

Demokratik süreçle gelen ‘darbe sabah’ları ve  Yandaş Faşizmin ortaya çıkışı

Dünyanın neresinde olursa olsun darbelerin benzer karakterleri vardır. Askeri ya da sivil, belli bir prosedürü izlerler. Sıkı yönetim ilan edilir, parlamento askıya alınır ya da kapatılır; basın üzerinde sansür uygulanır, muhalifler tutuklanır, sosyal kısıtlamalar getirilir. Bu politik ortam daha darbe sabahından itibaren her alanda hissedilir ve hayata geçirilir. Demokrasiye inananlar için bu tür bir darbeye karşı çıkma konusunda bir tereddüt olmaz. Ancak seçimle, meşru olarak iktidara gelmiş bir hükümetin yıllara yayılmış bir zaman dilimi içinde, adeta yavaş çekim bir film gibi, uygulamaya koyduğu karar ve yasalarla ‘darbe sabahı’na ulaşmasını politik olarak tanımlamak o kadar kolay değildir. Otoriter rejimlerin, seçimle meşruiyetini kazanmamış, gücünü şiddet ve baskıdan alan sistemler olarak tanımlanması konusunda bir tereddüt yaşamazken, seçim meşruiyeti ardına saklanmış, muhalefete karşı baskı ve şiddet uygulayan iktidarları tanımlayan kavramları telefuz etmek konusunda çekimser görünüyoruz. 

İtalyan düşünür, yazar, kültür teorileri uzmanı Umberto Eco, Ebedi Faşizm (* Ur-Facism ya da Eternal Facism) olarak tanımladığı faşizmin genel özelliklerini saydıktan sonra, bu özelliklerin, her duruma, her koşulda uygulanabilecek bir sisteme dönüştürülmesinin zor olduğunu hatırlatıyor. Diğer yandan da, bu özelliklerden birinin bile ortaya çıkması durumunda, faşizmin bu özellik etrafında pıhtılaşarak, giderek iktidarı faşist bir karaktere dönüştürebileceğinin altını çiziyor.

Evet, tarihsel olarak demokrasiler çok yol aldı. Atina demokrasisinde meşru olarak köle sahibi olabilirdiniz, kadınlar politik yaşamda yoktu, ancak anne ve babası Atina’da doğmuş olanlar vatandaş olabiliyordu, sanatçı ve zanaatkarlar ikinci sınıf vatandaştı. Bugün bu haklar yasalarla güvence alınmıştır. Yine de uygulamaya baktığımızda, meşru seçilmiş olmak kisvesi altında Atina demokrasisine doğru bir geri dönüş hissediliyor. Nasıl ki Antik dünyanın Atina’sından beri demokrasilerden beklentilerimiz yükseldiyse, otoriter rejimleri tanıma ve tanımlama konusunda da tekrar düşünmemiz gerekmiyor mu? Bugün eğer ayrımcı davranışlar çok sayıda ülkede yasalarla belirlenmiş suçsa, toplumun belli bir kesimi üzerinde kurulmuş baskıları sadece var olan demokrasinin bir işleyiş sorunu olarak açıklamamız da mümkün müdür?

Eco bu soruya, Avusturya-Britanyalı, mantık, matematik ve dil alanlarında filozof Wittgenstein’ın ‘aile benzerliği’ adını verdiği formülle yaklaşıyor:
1) abc 2) bcd 3) cde 4) def
Bu formülde her rakamı politik bir grup olarak sayalım ve harfleri her grubu temsil eden özellikler olarak kabul edelim. Böylece grup 1’in özellikleri ‘abc’, grup 2’nin özellikleri ‘bcd’ vb. olacaktır. Bu formüle göre, grup 1 ve 2’nin iki özelliği (b ve c) aynı olduğu için benzer olacaktır. Aynı nedenle, grup 3, grup 2 ile (ortak özellikleri ‘c’dir) ve 4. grupla 3. grup benzerlik taşır. Burada 3. grubun 1. grupla benzerliğine de dikkat edin. (c ortak özelliktir) Ancak en dikkat şekici olan 4. gruptur. Şüphesiz 3. ve 2. grupla, ortak özelliklerinden birisi (d) itibarıyla benzerlik taşımaktadır. Ancak 1. grupla ortak bir özelliği yoktur. Grup 1 ve grup 4 giderek azalan özellikler içermesine rağmen, geçişsel olarak bir ‘aile benzerliği’ taşımaktadır.

Bu formülden yola çıkarak faşizm kavramını tanımlayan özelliklerden birinin ortadan kalkmasının politik bir iktidar anlamında faşizmin de ortadan kalktığını ileri sürmenin imkansız ve tehlikeli olduğuna dikkat çekiyor Eco. Örneğin, faşizmden emperyalist özelliğini çıkarsak bile önümüzde hala Franko ve Salazar faşizmi vardır. Veya sömürgeci özelliğini çıkaralım faşizm tanımından; yine önümüzde Balkan faşizmi vardır. İtalyan faşizminde anti-kapitalist Ezra Pound örneği de yine, faşizmi tanımak için muhakkak daha önce görülmüş tüm özelliklerinin aynen yerinde olup olmadığına bakmanın ve buna göre bir teşhis koymanın yanıltıcı olabileceğini göstermektedir.

Faşizm denilince genelde akla Naziler, 1930’lar sonrası Almanya, etnik bir grup ya da grupların aşağı derecede insan olarak ilan edilmesi, gaz odaları vb. akla gelir. Faşizmin farklı tarihsel konjoktürde aynı şekilde yeniden ortaya çıkması beklenemez. Örneğin, antropolojik temelde ırkçılık, pratik yaşamda bazı alanlarda hala varlığını sürdürse de bugün artık politik program olarak en sağda görülen partilerin bile dile getiremediği, yasalarla yasaklanmış bir söylem olmuştur. İngiltere’de BNP, UKİP, EDL gibi, yönetici kadrolarının ırkçı düşünceleri defalarca gizli kameralara yakalanmış, belgeleriyle kanıtlanmış olan partilerin bile bunu açıktan dile getirmeleri, politik programlarına almaları imkansızdır. Bu bağlamda, günümüz konjoktüründe otoriter rejimlerin, özellikle bizim örneğimizde AKP iktidarının yeniden tanımlanması artık dille ilgili semantik bir sorun değil, yaşamsal politik bir ihtiyaçtır. 

Nasil ki bir gecede yapılmış darbelerin ortak özellikleri varsa, Yandaş Faşizm’inde oluşmasında özgün eğilimler görülüyor. Sırasıyla olmasa da, (hatta aşağıda sıralanan sürecin bazı noktalarda iç içe geçtiği, birbirini tamamladığı ve güçlendirdiği göz önüne alınmalıdır) AKP hükümetinin devlet ve toplumsal yapıyı yeniden düzenlenme projesinin yapı taşlarını belirlemeye çalışalım.

1. Hukuk ve adalet sistemi askıya alınır. Yasama, yürütme ve yargı tek elde toplanır.
Özellikle 2010 referandumundan sonra yürürlüğe giren yasalarla birlikte hakim ve savcıların hükümetin bir hukuk aparatına dönüştürülmesi, muhalefeti sindirmek için kurulan özel yetkili mahkemelerde, düzmece belgelerle insanların tutuklanması, hatta sahte olduğu kanıtlanmış belgeler üzerinden hüküm verilerek ceza kesilmesi; başbakanın bir sözünden savcıların görev çıkarıp iddanameler hazırlaması, hükme varmaları ve ceza kesmeleri; mahkeme prosedürlerinin gizli yürütülmesi, ‘gizli tanık’lığın, adeta adalet sisteminin üç ayağına (Hakim-savcı-savunma) ek bir müesseseye dönüştürülmesi; danıştay, yargıtay gibi temel hukuk organlarına atamaları başbakanlığın insiyatifi altına alan yasaların çıkarılması ve buralara yandaşların atanması; kısaca, hukuk ve adalet sisteminin iktidar partisinin iktidarını kalıcılaştırmak için kullandığı bir araca dönüştürmesi.

2. Özel cezaevleri kurulur. Faşist iktidarlar evrensel hukuk sistemi dışında “yasal adacık”lar (bunu yasaların ulaşamadığı alanlar anlayın) yaratmayı sever. 1920’ler ve 30’larda İtalya ve Almanya’da; 70’lerde Güney Amerika ülkelerinde ABD destekli darbeler sonrası demokrasi yanlılarının gönderildiği cezaevleri veya George Bush döneminde kurulan ‘Guantanamo’ gibi, Türkiye’de de Silivri yaratıldı. Ergenekon davası tutuklularının gönderilmeye başlanmasıyla birlikte duyduğumuz Silivri daha sonra gazeteci, aydın, sanatçı, bilim adamı yani muhalif kimliği olan herkesle doldu. Hitler Almanyasında Anti-Nazi papaz Martin Niemöller’in, “Naziler komünistleri götürdüklerinde sustum. Çünkü ben komünist değildim. Sendikacıları götürdüklerinde sustum. Ben sendikacı da değildim. Sosyalistleri içeri aldıklarında sesimi çıkarmadım. Ben sosyalist değildim. Yahudileri tutukladıklarında sustum. Çünkü ben yahudi değildim. Beni götürdüklerinde, geride artık protesto edebilecek kimse kalmamıştı.” sözleri sürekli kulaklarımızı çınlatır oldu.

3. Korkunç bir iç ve dış düşman yaratılır. AKP iktidara geldiği günden beri, gizli güçlerin Türkiye’deki müslümanlar üzerinde cumhuriyet tarihi boyunca süren baskılarına son vereceği argümanıyla, insanları dinin bulanık sularına çekmeye çalıştı. Derin devlet, Ergenekon gibi aparatların olmadığını savunmuyorum, Batıda gizli örgütlenmesi olmayan tek bir devlet yoktur. Ancak, bugün geldiğimiz noktadan geriye baktığımızda, AKP iktidarının bu gizli örgüt, ‘iç düşman’ hakkında kullandığı dili, ortaya çıkardığı “delil”leri, artık traji-komik olarak görülen bahanelerle insanların tutuklanmasına göz attığımızda hepsinin küçük birer ‘Reichstag Yangını’ olayları olduğunu görebiliyoruz. (Bülent Arınç’a suikast girişimi ve bunu takip eden olaylarda yaşadığımız gibi.) Gezi olaylarında ise bu uygulama tipik bir ton aldı. “Dış mihrakların”, “faiz lobileri”nin kışkırttığı ve desteklediği öne sürülen “çapulcular” halk düşmanı ilan edildi. 

4. Yandaş unsurlardan oluşan kontr-gruplar kurulur. 1930’larda İtalya’da ‘Siyah Gömlekliler’ kırsal bölgelerde grup halinde komünist avına çıkardı. ‘Kahverengi Gömlekliler’ terör estiriyordu tüm Almanya’da. Gezi olaylarında da ‘AK Gömlekli’ palalı AKP iktidarının ikonu oldu. Aynen siyah ve kahverengi gömlekliler gibi, polisin yanında, onun koruması altında demokratik hakkını kullanan insanlara saldırdı, yasalardan muaf tutuldu. Yakın bir zaman önce de, Gezi olaylarında aktif rol alan futbol taraftarları cezalandırılmak için sözde Beşiktaş taraftarları arasında kurulan ‘1453 Kartalları’ çıktı ortaya. Polis örgütü, yandaş faşizmin koruma muhafızlarına dönüştü. Polis şiddeti ödüllendirildi. Polis, bizzat başbakan tarafından kahraman ilan edildi.

5.Toplum BBG (Big Brother) örneğinde olduğu gibi yeniden yapılandırılır. Diktatörlerin saplantısıdır, muhalefetin, politikacıların, sıradan insanların hatta kendi partisi içindeki üyelerin bile ne yaptıklarını bilmek isterler. Türkiye bir ‘böcek’ istilasına uğradı son yıllarda. AKP iktidarı bunu saklama ihtiyacı bile hissetmiyor artık. Bakanlardan biri açıkça, “yıllarca onlar bizi dinledi, şimdi biz onları dinliyoruz ve fişliyoruz” diyebiliyor. Telefonlar dinleniyor, internet üzerindeki sosyal ağlar, sık sık sansürleniyor, kapatılıyor, erişimi sınırlandırılıyor, arkadaşlar arasındaki sıradan sohbetler bile delil olarak gösterilip insanlar tutuklanabiliyor.

6. Basın kontrol altına alınır. Teknolojik gelişmelerle birlikte çağdaş dünyada basının önemi, “Kitle iletişim araçlarını ele geçiren, iktidarı alır” sözünde basitçe anlamını buldu. Kamu oyunu etkileme aracı olarak ‘kitle imha’ ya da yeniden yapılandırma ‘silahı’na dönüştü kitle iletişim araçları. Sadece istatistik veriler bile AKP iktidarının gazeteciler ve basın üzerindeki baskısını göstermeye yetiyor. Tutuklu gazeteci sayısında dünya birinciliği, gerçekte Türkiye’de gazeteciliğin ne kadar zor bir meslek olduğunu yine de tam olarak anlatmıyor. Gün geçmiyor ki, başka bir gazeteci yazdıklarından –hatta giysilerinden- dolayı, başbakan veya bakanlarından biri tarafından tehdit edilmesin, işten atılmasın ya da hakkında yasal işlem başlatılmasın. Bugün Türkiye’de gazeteciler önünde seçenek açıktır; ya iktidarı destekleyecek ya da işten atılma hatta tutuklanmayla karşı karşıya kalacaktır.

Irak savaşı sırasında ABD ve İngiliz ordularının vahşetini gizlemek, bilgi kirlenmesi yaratmak için, gazeteciler göreve çıkan askerlerin yanına verilir, askerlerin yakın koruması altında ancak onların izin verdiği olayları haber yapardı. Buna atfen ‘Yerleşik gazetecilik’ kavramı o zaman çıkmıştı. Türkiye’de AKP iktidarıyla birlikte her şeyi iktidar gözünden gösteren, onun koruması altında bir ‘yandaş basın’ çıktı ortaya. 
Polisin şiddetine ek olarak yandaş basın yalan, karalama kampanyaları ve yarattıkları bilgi kirlenmesiyle toplumsal kabarmaları saptırmaya, söndürmeye çalıştı.
Özellikle Gezi olayları sırasında bu tür gazetecilik yandaş faşizmin kollayıcısı, suç ortağı oldu. Yandaş basının yarattığı, “camide bira içildi”, “müslüman bir kadınının üzerine işendi”, “türbanlı bir kadın tartaklandı” gibi haberler, bizzat Başbakan Erdoğan tarafından miting alanlarında dile getirilerek protesto eylemlerine katılanlar hedef gösterildi.

7. Sivil toplum örgütleri ve muhalif eğilimli kurum ve çevreler saldırının hedefi olur.
Makina ve Mühendis Odaları’ndan, kız çocuklarının okula gönderilmesi kampanyası yürütenlere; çevrecilerden, barış aktivistlerine; futbol taraftarı derneklerinden, sanatçı odalarına kadar iktidarı eleştiren her türlü sosyal grup yandaş faşizmin tacizine maruz kaldı. Modern kültür kurumları tasfiye edilmeye başlandı. (Tiyatroların özelleştirilmesi) Devlet memurlarından, sosyal hizmetlilere, aile ilişkilerinden, din adamlarına kadar iktidar, kendi politik tercihleri doğrultusunda müdahalelerle sivil yaşam kontrol edilmeye başlandı.
Gezi olayları sırasında protestolara katılan sivil toplum örgütlerinin sırasıyla cezalandırılması sürüyor. Son günlerde futbol taraftarlarının derneklerinin basılması ve tutuklamalar, iktidarı eleştiren hiç kimsenin gözden kaçmadığı, önemsiz veya küçük görülmediği mesajını vermektedir. Muhalif sözcüğü, terörist anlamına gelmektedir artık. 

8. Toplumda saygın, önemli kişi ve muhalif liderler hedef alınır. 
Sıradan vatandaşları yıldırmanın bir yöntemi de onların örnek aldıkları ve sevdikleri kişileri hedef almaktır. “O’ bile tutuklandıktan sonra bana kimbilir ne yaparlar” psikolojisi yaratılır. İktidarı eleştiren, boyun eğmeyen, kendine en azından oto-sansür uygulamayan akademisyen, üniversite hocası, sanatçı, toplum içinde öne çıkan kişilikler sudan bahanelerle göz altına alınır, sürekli tutuklanma tehditiyle taciz edilir.
Dünyada sayılı pianistler arasında gösterilen Fazıl Say’ın sosyal ağ üzerinden yaptığı diyalogların bile denetlenmesi, sözcükler arasında suç unsuru aranması, Oyuncular Sendikası kurucu üyelerinden Mehmet Ali Alabora’ın Gezi olaylarına verdiği destek nedeniyle tutuklanması, olayları açıktan desteklememesine rağmen, en azından protesto etmediği için milli takıma alınmayan basketbolcu, (bir ‘yandaş sporcu’ tiplemesi yaratıldı) AKP iktidarının açıkça, “ya bizdensin ya da onlardan” tavrına sadece bir kaç örnektir.

Çağdaş kültürde düşünce farklılıkları, bilimin ve bilginin ilerlemesinde motor güçtür. Diktatörlerin eleştiriye tahammülü yoktur. Yandaş kitle dışında herkesi öteleyen, ötekileştiren politika izler. Rasyonel düşünceye karşı, aydınlanma ve moderniteye düşmandır. Bu nedenle kendi dar, muhafazakar kültürü dışında sanata, ve rant olanaklarını yükseltmesine yarayan teknoloji dışında, bilime düşmandır. Bu nedenle AKP iktidarı Beyoğlu sokaklarının kaldırımlarından Kars’taki heykele kadar bir kültürel hegemonya kurma mücadelesi vermektedir. 

9. Keyfi göz altına almalar ve salıvermelerle korkutma, yıldırma taktikleri. Şüphesiz sürekli bir tutuklanma tehditi altında olma insanları yıldırır. Artık öyle bir noktaya geldi ki, Türkiye’de artık sadece politik mitinglere katılanlar değil, örneğin ‘ayakta duranlar’, merdiven basamaklarını renk-renk boyayanlar, çantasında limon bulunan vatandaşlar, bile terörizm gerekçesiyle tutuklanıp haklarında dava açılabilir oldu. Ülke bir korku imparatorluğuna dönüştürüldü.

10. Muhalefet ihanettir! Diktatörleri desteklemeyenler vatana ihanet içindedir. Kendisi bir yandaş gazeteciler ordusu kurmasına rağmen başbakan Erdoğan kendini eleştiren gazetecileri her daim “satılık kalem” olarak damgalamakta çekinmemektedir. Dış güçler vardır muhalif kalemlerin ardında ona göre. Cumhurbaşkanı Adullah Gül’ün eşinin Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine şikayet ettiğini unutmuş görünen görüş sahipleri, iktidarın Libya’da, Suriye’de, ABD ve Avrupanın bir ‘sopa’sına dönüşmesine rağmen, AKP faşizmini dünyaya anlatmaya çalışanları “bizi batıya şikayet ediyorlar” diyerek muhalefeti yandaşlarına hedef gösteriyor. 
Ülkenin yer üstü ve altı doğal kaynaklarını, cumhuriyet tarihinde yaratılan tüm değerleri yurt içinde ve dışındaki yandaşlarına peşkeş çekmeyi ekonomik kalkınma planı olarak sunarken, bunları protesto edenler “çapulcu” olarak damgalanıyor. 

Klasik faşizmin tersine, Yandaş Faşizm muhalifleri ortadan kaldırmayı seçmez. Yaşam kaynakları kesilerek muhalif kişi ve kurumlar yavaş yavaş bertaraf edilir. (Yine de Gezi Olayları, zor durumda kaldığında Yandaş Faşizmin de muhalifleri ortadan kaldırmaktan çekinmeyeceğini bize gösterdi.) Bunu işlerine son verme, iş dünyasındaysa ürünlerini boykot etme, vergi kontrolleri tehditiyle yapar. Gezi olayları sırasında yaralıların Koç’a ait Divan otelinde tedavi edilmesi nedeniyle Koç Grubunda 200 kişilik bir maliye müfettişi ordusu hala araştırma yapmaktadır.

Hükümetine oy vermeyen bölgelerdeki yerel yönetimlerden finans ve politik desteğini çeker. Bu da yetmezse yandaş kesim dışından gelen bağımsız yatırımları tehditle bu bölgelerden uzaklaştırırarak yöre halkını topluca cezalandırır. İzmir bu konuda iyi bir örnektir. Karşıyaka ilçesinde halkın ortak kullanımındaki suda siyanür tespit edilmiş, arıtılması için ciddi bir bütçe gerektinden AKP hükümetinden destek istenmiştir. Ancak hükümet, “parayı ben vereceğim, oyu sen alacaksın; olmaz” diyerek talebi reddetmiş, Karşıyaka halkını siyanürlü su kullanmaya mahkum etmiştir.

Gelecekte ortaya çıkabilecek muhalefet de unutulmaz, bu nedenle farklılıkları ortadan kaldırmak ister. Ana okullarından üniversitelere kadar, iktidarlarını ebedi kılmanın yolunu açacak nesiller yetiştirmek amacıyla eğitim yeniden yapılandırılır.

***
On maddede formüle ettiğim uygulamalarla, AKP’nin yaşama geçirdiği Yandaş Faşizmin ‘evrimsel’ dönemlerini belirlemeye çalıştım. Sonuç olarak, buradan yine Avrupa’da son yıllarda beliren sivil diktatörlüklere geri dönersek, bu eğilim kaçınılmaz olarak bize, dünya’da 1920’li yılların sonunda ortaya çıkan ‘Büyük Buhran’ olarak andığımız kriz sonrasında, 30’lu yıllarda, komünist tehlikeye karşı, ‘reform’ ve ekonomileri düzeltme adına Avrupa’da ortaya çıkan faşist partileri hatırlatıyor. İngiltere’de Mosley ve Almanya’da Hitler’i Doğu Avrupa ülkeleri, Polonya, Latvia, Estonya, Macaristan, Romanya izlemiş, Balkan ülkeleri Bulgaristan ve Yunanistan’dan İspanya ve Portakiz’e kadar bu hareketlerin girmediği Avrupa ülkesi kalmamıştı. Şüphesiz II. Dünya Savaşı öncesi Avupa’da iktidarda olan totaliter hükümetlerin bugün farklı tarihsel koşullarda aynı politik kimlikle tekrar ortaya çıkması beklenemez. 

2000'lerden sonra oluşmaya başlayan ve giderek olgunlaşan anti-demokratik dönüşümler temel bir çelişki üzerinde şekil alıyordu; temsili demokrasi ve diktatörlük. Başta ABD'de olmak üzere dünyanın pek çok yerinde liberallerin temsili demokrasiye dayanarak otoriter demokrasiye yönelmeleri aynı dönemlere rastlar. ABD’de George W. Bush dönemi, özellikle de ikinci dönem başkanlığı sırasında izlediği iç politika (Dış politikalarının saldırgan karakterine bağlı olarak) ve İngiltere’de Tony Blair (New Labour) iktidarının, terörizme karşı önlemler ve ulusun güvenliği adına hak ve özgürlükleri tek tek geri alması, ancak ‘faşist’ kavramıyla karşılanabilecek bazı uygulamaları, gerçekte bugün benim ‘Yandaş Faşizmi’ olarak tanımladığım siyasi erkin ilk nüvelerini içinde barındırıyordu.

2008 finans krizi sonrası ciddi bir darbe alan neo-liberalizm, ekonomik ve politik hegemonyasını sürdürebilmek, sosyal devletin geriye kalan son kırıntılarını da ortadan kaldırmak, solda yeniden filizlenmeye başlayan düşünce ve hareketlerin politik alternatiflere dönüşmeden önünü kesmek amacıyla farklı coğrafyalarda giderek artan bir eğilimle sivil diktatörlüklere yöneliyor. Bu sürecin demokrasinin varoşlarında yer alan, dinin siyaset ve toplumsal yaşamda etkin olduğu Türkiye gibi bir ülkede hızla Yandaş Faşizmine dönüşmesi ise sürpriz değildi.