121'ler Bildirisi

Muhteşem Özdamar - 20/07/2011 13:21:57 (514 okunma)


121'ler Bildirisi

"Kendi devletinizin işlediği suçlara ortak olmayin. İçinizde gizli kalmış sömürgeciyi söküp atmanın zamanı geldi." Böyle sesleniyordu Sartre Fransız vatandaşlarına. Bu sesleniş, 121'lerin Manifestosunu ortay çikardi.

"Fransa’da son derece önemli bir hareket gelişiyor. Cezayir Savaşı’nda yeni bir dönüm noktasının, bizi, altı yıldan bu yana sürmekte olan krizi unutmaya değil, görmeye ittiği bir anda, Fransız ve uluslararası kamuoyunun daha iyi bilgilendirilmesi zorunludur.

Giderek daha çok Fransız, bu savaşa katılmayı reddettiği, ya da Cezayirli savaşçılara yardımda bulunduğu için kovuşturmaya uğruyor, hapsediliyor, mahkum oluyor. bu insanların amaçları, karşı tarafça tahrif edildiği, ya da, aslında, görevleri bu insanları savunmak olanlarca durum masum gösterilmeye çalışıldığı için, genelde anlaşılamamaktadır. ne var ki, iktidara karşı bu direnişin saygıya değer olduğunu ifade etmek yetmez. Onurları ve gerçeğe ilişkin düşünceleriyle hareket eden insanların protestosu olarak gündeme gelen bu direniş, içinde varolduğu koşulların ötesine geçen ve olayların başlangıç noktası ne olursa olsun, yeniden ele alınması gereken bir öneme sahiptir.

Cezayirliler açısından askeri ya da diplomatik araçlarla sürdürülen savaşta kesinlikle çift anlamlılık söz konusu değildir. bu bir ulusal bağımsızlık savaşıdır. Peki, bu savaş Fransızlar için ne anlam ifade ediyor? bu, yabancı ülkeye karşı yürütülen bir savaş olarak görülebilir mi? ancak Fransa toprakları hiçbir şekilde tehdit altında değildir. Daha da ötesi: bu savaş, artık Fransız olmamak için savaşmalarına rağmen, devletin kendilerini Fransız olarak değerlendirdiğini söylediği insanlara karşı yürütülmektedir. bu savaşın bir fetih savaşı, üstelik ırkçılığın eşlik ettiği emperyalist bir savaş olduğunu söylemek de yetmez. Çünkü her savaş biraz böyledir, dolayısıyla çok anlamlılık devam eder.

Gerçekte devlet, temel bir tecavüzü ifade eden bir kararla, önce en temel insanlık onuru için, nihayet bağımsız bir devlet olarak tanınmayı istediği için ayaklanmış, ezilen bir halka karşı, kendisinin de polisiye operasyon olarak tanımladığı bir eylemi yerine getirmek amacıyla bütün sınıflardan yurttaşları seferber etti.

Ne bir fetih savaşı, ne bir “ulusal savunma”, ne de bir iç savaş olan Cezayir savaşı, giderek, sivil iktidarın bile, sömürge imparatorluklarının genel olarak dağıldığının bilincine vararak, bu sürecin anlamını kabul etmeye hazır görünmesine rağmen, ayaklanma karşısında geri çekilmeyi reddeden ordu ve bir kastın özel eylemi haline gelmiştir.

Bugün bu caniyane ve saçma savaşı besleyen esas olarak ordunun iradesidir ve bazı yüksek devlet temsilcilerinin oynamasına izin verdikleri politik rol sayesinde ordu, bazen açıkça ve zor kullanarak, her türlü yasallıktan uzak davranarak, bütün ülkenin kendisine emanet ettiği hedeflere ihanet ederek bütün ulusu lekelemekte ve hatta yurttaşları, kışkırtıcı ve alçaltıcı bir eylemde kendi emri altında suç ortaklığına zorlayarak, ulusu sapkınlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Fransız militarizminin, Hitler rejimi yıkıldıktan 15 yıl sonra, bu nitelikte bir savaşın gereklerine göre, yeniden işkence uygulamasına geçtiği ve işkenceyi Avrupa’da bir tür kurum haline getirdiğini anımsatmak gerekir mi?

bu koşullar altında birçok Fransız, geleneksel değerler ve sorumluluktan kuşku duymaya başlamıştır. belli koşullar altında utanç verici bir boyun eğiş olan sivil ihanet nedir? ihaneti reddetmenin kutsal bir görev olduğu, “ihanet”in gerçeği cesaretle benimseme anlamına geldiği durumlar yok mudur? Ve eğer ordu, onu ırkçı ve ideolojik bir egemenlik aleti olarak kullananların isteği doğrultusunda varlığını, demokratik kurumlara karşı açık, ya da gizli bir isyanla koruyorsa, bu durumda orduya karşı isyan yeni bir anlam kazanmaz mı?

Vicdan sorunu bu savaşın başından itibaren vardı. savaşın uzamasıyla birlikte, vicdan sorununun, itaatsizlik, firar, Cezayirli özgürlük savaşçılarına yardım ve destek gibi somut biçimlere bürünmesi normaldir. Bu biçimler, bütün resmi partilerin dışında, bu partilerin yardımı olmaksızın ve nihayet bu partilerin muhalefetine rağmen gelişmiştir. bir kez daha: saptanmış çevreler ve şiarların dışında, yeni duruma uygun eylem ve mücadele biçimleri arayan ve bulan bir direniş bilinci kendiliğinden gelişmiştir. bu bilincin anlamını ve gerçek taleplerini kabul etmeme konusunda politik gruplara kamuoyu oluşturan gazeteler, ister uyuşukluktan, ister ideolojik korkaklıktan, isterse de ulusal ve ahlaki önyargılar nedeniyle olsun, anlaşmışlardır.

İmzacılar, bugün (çeşitli) bireysel serüvencilik “faits divers”i (olguları) olarak ortaya koyulamayacak eylemler üzerine herkesin konuşabileceği düşüncesiyle; konumları ve amaçları gereği, insanlara, böylesi ağır sorunlar karşısında kişisel karar verme hususunda öğütte bulunmak için değil, bu insanları yargılamak üzere kürsüde oturanlardan, sözcük ve değerlerin belirsizliğinin kendilerini etkilemesine izin vermemeleri isteminde bulunmak düşüncesiyle aşağıdaki açıklamayı yapmışlardır:

-Bizler, Cezayir halkına karşı silah kullanmayı reddedenlerin bu tavrına saygı duyuyor ve bu tavrı haklı buluyoruz.

Bizler, ezilen Cezayirlilere, Fransız halkı adına yardım ve destek sunan Fransızların tutumunu saygıyla karşılıyor ve haklı buluyoruz.

- Sömürgeci sistemin yok edilmesine katkıda bulunan Cezayir halkının davası, bütün özgür insanların davasıdır
. 

İmzalayanlar:


arthur adamov, robert antelme, georges auclair, jean baby, hélène balfet, marc barbut, robert barrat, simone de beauvoir, jean-louis bedouin, marc beigbeder, robert benayoun, maurice blanchot, roger blin, arsène bonnefous-murat, geneviève bonnefoi, raymond borde, jean-louis bory, jacques-laurent bost, pierre boulez, vincent bounoure, andré breton, guy cabanel, georges condominas, alain cuny, dr jean dalsace, jean czarnecki, adrien dax, hubert damisch, bernard dort, jean douassot, simone dreyfus, marguerite duras, yves ellouet, dominique eluard, charles estienne, louis-rené des forêts, dr théodore fraenkel, andré frénaud, jacques gernet, louis gernet, edouard glissant, anne guérin, daniel guérin, jacques howlett, edouard jaguer, pierre jaouen, gérard jarlot, robert jaulin, alain joubert, henri krea, robert lagarde, monique lange, claude lanzmann, robert lapoujade, henri lefebvre, gérard legrand, michel leiris, paul lévy, jérôme lindon, eric losfeld, robert louzon, olivier de magny, florence malraux, andré mandouze, maud mannoni, jean martin, renée marcel-martinet, jean-daniel martinet, andrée marty-capgras, dionys mascolo, françois maspero, andré masson, pierre de massot, jean-jacques mayoux, jehan mayoux, théodore monod, marie moscovici, georges mounin, maurice nadeau, georges navel, claude ollier, hélène parmelin, josé pierre, marcel péju, andré pieyre de mandiargues, edouard pignon, bernard pingaud, maurice pons, j.-b. pontalis, jean pouillon, denise rené, alain resnais, jean-françois revel, paul revel, alain robbe-grillet, christiane rochefort, jacques-francis rolland, alfred rosner, gilbert rouget, claude roy, marc saint-saëns, nathalie sarraute, jean-paul sartre, renée saurel, claude sautet, jean schuster, robert scipion, louis seguin, geneviève serreau, simone signoret, jean-claude silbermann, claude simon, rené de solier, d. de la souchère, jean thiercelin, dr rené tzanck, vercors, jean-pierre vernant, pierre vidal-naquet, j.-p. vielfaure, claude viseux, ylipe, rené zazzo.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.