” Arbeit Macht Frei ”

Muhteşem Özdamar - 22/01/2008 18:19:41 (541 okunma)


” Arbeit Macht Frei ”

" Hayatta kimi raslantı an'ları vardır ki her zamankinden başka türlü düşünmek ve başka türlü görmek, eğer gözlemeye ve düşünmeye devam etmek isteniyorsa, zorunlu bir sorundur." ( Foucault- İsveççeden çeviri bana ait. )
Düşünmeye devam etmek bir niyet sorunu tabii. Eğer niyetiniz varsa düşünmedeki bu problematiki görmek mümkün oluyor.

Bu ihtimal elbette insan üzerinde özgürleştirici bir etkiye sahip oluyor.
Değişime, farklı yaklaşımlara ve yeniliklere açık hale gelmenin temel şartı bu özgürleşme eyleminde yatıyor. ( ” Başlangıçta eylem vardı.” )
Uzun yıllar, hepimize yukarıdan pompalanan çağdaşlaşma dürtüsüyle, Batici kavramlarla ve Bati diliyle düşündük.

Kendimize ait olan okumaları, kendi dilimizi unuttuk. Kemal Tahir yerine ” Yarın Bizimdir Yoldaşları ” tercih ettik. 

Farkında olmadan gücün dilini, iktidarın dilini benimsedik. İktidarın yanına dahi uğramadan.

İnsanların önemli bir kısmının hayatına yön veren anlamlara uzak kaldık, bu mesafenin giderek büyüdüğünü gördüğümüzde, ” kabahatin çoğunun onlarda ” olduğuna inandık. Makina Mühendisleri Odası İstanbul şubesi seçimini kazanan ” demokrat, solcu ” mavi liste de laik Türkiye’den yanaymış meğer. Ama, 18000 üyenin olduğu odada seçimlere 3000 kişinin katılmasını ve bunlardan 1700 küsur kadarının oyuyla seçilmeyi ayni şekilde dert edinmiyorlar.
Simdi yüzleşme zamanı.
Bir arkadaşımın deyimiyle, ” eskiden komünisttim ama simdi eski komünist değilim ” diyebilmenin zamanı.

Başka türlü ilerleyebilmek, yeni sayfalar karıştırıp yeni diller bulabilmek ve oradan yeni okumalar yaratabilmek mümkün olmayacak.

Öyle olunca, soyut ” devrim perspektifi ” papağanlığından, kimsenin neye benzeyeceğine dair herhangi bir fikrinin olmadığı soyut sosyalizm ezberciliğinden bir milim öteye gidemeyiz.

Önce emekten başlayalım.
Emek en yüce değer olabilir mi? Özgürlük, adalet, kardeşlik, sevgi vb değerler ne oluyor?

Hatırlatmak isterim, emeğin en yüce değer kabul edildiği anlayıştan ” yüce Sovyet insani ” ve ” yüce Sovyetler Birliği ” büyüleri doğdu ve bizler o büyülerin önünde düşünmeyi unuttuk.

Sorun emeği kurtarmak değil, emekten kurtulmaktır. Kapitalizm emeği zaten kurtarıyor. Kapitalizm robotları kullanıyor ve emeği azat ediyor. 

Japonya’da proleter robotları çoktan üretime soktular. Geçenlerde bir gazete haberine göre, robotlar arasında yapılan güzellik yarışmasını ”proleter robot ” kazanmış.
İsçi sınıfı eriyor. Öyle böyle değil çıplak gözle görülebilecek şekilde. Söz gelimi haberleşme dalında herhangi bir isçi sınıfının varlığından söz edilebilir mi? Internet imkânları ortadayken postacı kapıyı kaç kez çalıyor? ” Bak postacı geliyor ” şarkisi artik ne kadar nostaljik bir tini veriyor değil mi? 

Marx canlı emek-cansız emek ayrımı yapıyor. Canlı emek insanin elinden çıkıyor. Mesela, marangoz, emek harcayıp tahtadan iskemleler yapıyor. İste bu canlı emek asil üretken olan emek.

Cansız emek ise makinalarda biriken emek. O nedenle kapitalizmde üretim makinaların toplandığı fabrikalarda gerçekleşiyor. Fabrikalar adeta bir toplama kampını andırıyor. Auschwitz’in girişine boşuna ” arbeit macht frei ” ( emek insani özgür kılar ) yazılmamış. 

Sanayi gelişip yeni yeni makinalar ortaya çıktıkça cansız emek haliyle güçleniyor ve giderek onu yaratanlardan, yani isçilerden bağımsızlaşıyor. Bu özerkleşmeye tepki olarak isçiler makineleri parçalıyorlardı.

Süreç, bilindiği gibi, cansız emeğin canlı emeğe hakim olmasına kadar varıyor. Marangoz mobilya fabrikasına teslim oluyor. Canlı emek ufalıyor, ufaldıkça önemini yitiriyor.

Cansız emek sınıfı esir alınca, sınıfın bizzat yaratıp geliştirdiği emek soyutlaştıkça, yani kendinden uzaklaştıkça, sınıf kendi yarattığına âşık oluyor. Bu aşk, is elbiseleri dışında varolmayan, fabrikanın dışındaki hayati yok sayılan, duygusal ve moral dünyası olmayan bir varlık olarak isçi kavramının dogmasına yol açıyor. Emek, bu şekilde, insanin çok yönlü ve karmaşık gelişimi için gerekli olan tek araç durumuna indirgeniyor.

Siki çalışma ve tasarruflu yasama püriten kapitalist ve sosyalist ( Sosyalist ülkelerde de pekâlâ püriten bir ahlak anlayışı egemendi, bu nedenle söz gelimi eşcinsellik ” yasaktı ” ve hayli hor görülürdü) ahlakin köse taslarıydı. ” You’ll get pie in the sky when you die.” 

Bu süreçte geriye ne kalıyor? Soyut bir emek romantiği. Düşünmeye devam etmek istemeyenlerin soyut emek tapıncı.

Kutsal emek kültünün karsısına çıkmak kolay değil. Eski sosyalist ülkelere gidenler hatırlarlar. Kentlerin tüm merkezi yerlerinde, resmi binaların girişlerinde, kocaman reklam panolarında adaleli, kuvvetli ve dirayetli erkek isçi ve alimli, güzel ve neş’eli ve yine dirayetli kadın isçi suretleri herkesi selamlardı. Bu ilahlaştırma sayesinde subotnikleri ( bedava çalışılan cumartesiler ) gerçekleştirmek mümkün oldu. Daha fazla emek üretkenliği emeği daha öte özgürleştirecekti, yani emeği emekle kurtarmak, aslında Auschwitz mantığının kapitalizmden sosyalizme aktarımından başka bir şey değildi.

1986 yılındaki Çernobil kazasının kurbanlarından olan Valeri Legassov, intihar etmeden önce bıraktığı mektupta, emeğin üretkenliği uğruna koruma önlemlerinin nasıl hiçe sayıldığını anlatıyor. ( ” Bella ve Roger Belbeoch ” Çernobil, Bir Felaket ” s.72 Le Monde Diplomatique Temmuz 2007’den aktarım ) 

Çernobil, emek tapıncının, emeğin verimliliğini artırma çılgınlığının, emek budalalığının geçen yüzyıla damgasını vuran en canlı ama ayni zamanda en feci örneğidir.

Nazım ustanın su iki şiirinin karsılaştırması dahi bize yeterli bir fikir vermiyor mu? Canlı emek ne kadar doğayla iç içe girmiş ve hepimizde duygular uyandırıyorsa cansız emek o kadar uzak ve sönük durmuyor mu?

Makinalasmak 

Trrrrum,
Trrrrum,
Trrrrum!
trak tiki tak! 

Makinalasmak istiyorum!
” Beynimden etimden 
Ne güzel, ne güzeldir,
Her dinamoyu 
altıma almak için çıldırıyorum! 
Tükrüklü dilim bakir telleri yeliyor.
Onlar bana,
Damarlarımda kovalıyor 

oto-direzinler lokomotifleri! 

Trrrrum trrrrum, trrrrum 
trak tiki tak 
Makinalasmak istiyorum!
Mutlak buna bir çare bulacağım 
ve ben ancak bahtiyar olacağım
karnıma bir türbin oturtup
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

trrrrum!
trrrrum!
trrrrum!
trak tiki tak
Makinalasmak
İstiyorum!
 



Jacquard Makinasinin Çiçekleri

Ne güzel, ne güzeldir,

geliyor bu! 

Jacquard makinasinda dokuduğum

yeşil, kırmızı, mor

altıma almak ışıltılı çiçekler…

Onlar bana,

Haledon’da bir çayırı, 

kırı ve ağaçları 

hatırlatıyor… 
Bahar… 

Pırıldıyor güneşte papatyalar 

Güzel Jacquard 

Onlar bana,

tatlı Pequonack kıyılarını

ve göz kamaştırıcı yamaçlarını hatırlatıyor… 

Ey güzel ve hazin;

Hazin Jacquard çiçekleri
 



Ücretli emek kutsallaştırıldığı için sorgulanamayan nevrotik bir toplum yaratıldığını söylüyor Marx’in damadi Lafargue. Bugün geriye dönüp eski sosyalist ülkelere baktığımızda emeğin putlaştırılması çerçevesinde ne kadar hastalıklı bir toplum yaratıldığını görebiliyoruz. Emeğin yüceltilip üzerinde yükseltilen iktidarların nasıl iktidar olduğunu kendi tecrübelerimizle yaşadık.

Benzer bir absürditeyi insanların ” is hakki ” için sokaklara dökülüp gösteriler yaptığında da gözleyebiliyoruz. ” Çalışma hakkinin ” gerçekte sömürülme hakkinin nazik bir ifadesi olduğu görmezden geliniyor.

Emek, insan türünün yarattığı değerler dünyasında elbette bir yere sahip. Ama diğer tüm değerlerle ayni değerde, ne eksik ne fazla ve herhangi bir yüceliğe sahip olmaksızın.

Marx zorunluluklar toplumu ile özgürlükler toplumu arasına bir ayrım getiriyor. Özgürlükler ülkesine doğru alınan yolda toplumsal zorlamalar azaldığı ölçüde insanin özgürleşmesi peyderpey gerçekleşecektir. Buna ilave olarak, delice emek hayranlığı yerine insan hayatinin topluma ait kısmini kısıtlayıp insanin kendisine ait olan kısmini adim adım geliştirmek daha akilci görünüyor. Bu gelişme ise, insan türünün evrensel üstünlüğünü pekiştirmenin giderek açık aracı haline gelmeye başlayan emek benmerkezci donuk ve geri anlayışlardan kurtulup insana ve onun emeğine daha mütevazi payeler biçen, canlı-cansız evren ile uyumlu, akışkan ve çok merkezli okumalar oluşturmayı şart koşuyor.

İstanbul şube seçimlerinde, başkan adaylarından birinin, bir makina mühendisinin, 2008 yılının ” emeğin en yüce değer ” olduğu bir yıl olmasını temenni etmesi ise günümüzün en izdirap verici ironisi olarak tezahür ediyor. ( www.sesonline.net )

Muhtesem Özdamar/ Isveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.