Başörtüsüne Atılan ” Usama ” Tekmeleri - ( 2 )

Muhteşem Özdamar - 07/03/2008 21:05:09 (384 okunma)



Başörtüsüne Atılan ” Usama ” Tekmeleri - ( 2 ) 

Bundan kısa süre önce, Fransa’da başörtüsü tartışmaları başladığında, başörtüsü küresel fundamantalist saldırının işareti olarak algılanmıştı. Bu algılama durumu Türkiye’de de mevcut.

Ama bunun, özellikle kimi radikal sol çevrelere de hâkim olduğunu gözlediğinizde insan şaşırmadan edemiyor. Gerekçe ise, emperyalizmin ilimli İslam projesi. Emperyalizm söz konusu olunca projeler elbette kolay kolay bitmez. Proje enflasyonu.
Bu tezlere göre laiklik evrensel bir değer olarak, ilimli veya radikal, İslam tarafından tehdit ediliyor. Başörtüsü bu tehdidin görünür kısmını oluşturuyor. Laiklik, demokrasinin ve gelişmenin, bir şartı ama ayni zamanda bir sonucu olarak düşünülüyor Bu fikir, başka bir fundamantalizme çağrı yapıyor. O çağrı, söz gelimi Cezayir’de olduğu gibi, laik olmayan ama demokratik yollardan seçilmiş rejimlere müdahale etmeyi ve laik rejimi zor yoluyla ikame etmeyi meşru kılıyor. ( Türkiye, laiktir, laik kalacaktır anlayışı.)
Başörtüsünün cumhuriyetin laik anlayışına karşı bir ihanet olduğu söylemlerini hatırlayalım. Laiklik modern ulus-devletin köse taşı olarak benimsendiğinden başörtüsünde simgelenen ( bu bağlamda, yani devlet karşıtlığı bağlamında başörtüsü elbette bir siyasi simgedir ve bir özgürlükçünün bunda gocunacak bir şey bulmaması gerekir ) Müslüman kimliği görünür karşıt bir unsur haline geliyor. Başörtüsü artik ulusun toplumsal- politik örgütlenmesinde ayrı bir rekabet unsuruna dönüştüğünden bir tehdit aracı olarak algılanmaktadır.

Ayni anlayış bilinçli veya bilinçsiz ” uygarlıklar savaşı ” teorisini de referans alıyor. Öyle olunca, toptan saldırıya karşı toptan savunma modelleri geliştiriliyor. Başörtüsünün altında yatan zihin değişikliklerini, İslami çevrelerin yasadıkları evrimi tespit etmek ve anlamak bu durumda imkansız hale geliyor. Düşman olduğu bir biçimde kanıtlanmış olan Müslüman kesimlere ve onlarla diyalogu savunanlara temeli olmayan suçlamalarda bulunulmasının ve dönüşü olmayan etiketler yapıştırılmasının ardında bu toptancı uygarlıklar savaşı zihniyeti yatıyor.Tartışmanın laik özneleri, bir yandan tartışmanın öteki tarafını, hakikatin ilk ve biricik sahibi olduğu sanısıyla ötekileştirmeye gayret ederken, beri yandan var olan küresel iktidar ilişkilerinin bir yerinde durduğunu unutup o iktidar ilişkilerini sürekli yeniden ürettiğini görmezden geliyor. 

Devlet, laiklik aracını kullanarak, neyin nasıl yaşanıp yaşanmayacağına karar verdiği andan itibaren, bir yasam tarzını ve o yasam tarzının üzerinde yükselen düşünme tarzını koruma altına almış oluyor. Modern ulusun, devletin himayesi altında yaşaması için başkalarının ölmesi, ezilmesi, baskı altında tutulması fikri alenen telaffuz edilebiliyor. ” Vatan söz konusuysa gerisi teferruattır. ” Irkçılığın bu bariz tezahürü ölümün ve şiddetin kutsanmasını doğuruyor, hayat anlamını yitiriyor. Kendi modern ve laik yasam tarzı söz konusu olduğunda kimseyi tanımayan ve giderek fütursuz bir saldırganlığa ulasan ırkçı ayrımcı zihniyet, üniversite kapısında, okula başörtüsüyle girmek isteyen genç kızı hırpalıyor, Bu çerçevede o başörtülü kızla yıllar önce ABD’de beyazlarla birlikte okula gitmek isteyen genç siyah kız arasında bir fark yoktur. ( Taraf gazetesinde yayınlanan iki fotoğraf sözünü ettiğim ırkçılığı binlerce sözden daha iyi anlatıyor.) 

İsveç’in kuzeyindeki Sundsval kentinin varoşlarında, bir benzin istasyonunda, gecenin ilerleyen bir vaktinde, iki ırkçı delikanlının, sırf sakallı ve ” kara kafa ” olduğu için çevirip dövmeye başladıkları gence ” Usama” diye tekme sallamaları, beyaz ve laik ” uygarlığın ” kaba savunusundan başka bir şey değildir. ( 2006 yılında İsveç’te 252 adet İslam düşmanı nefret suçu işlendiği kayıtlara geçmiş. Bu sayıya, ırkçı ayrımcı olarak nitelendirilebilecek başvurular, suçu tanımlamada oluşan zorluk nedeniyle dâhil edilmemiş ).

Burada ve orada ve ötede, her yerde aslında söz konusu olan ” beyaz ve laik ” irkin, normalitenin, o hâkim normları koyanların yasam tarzının ne pahasına olursa olsun korunmasıdır. İsveç’te İsveçli –Protestan, Türkiye’de Türk-Sünni, Fransa’da Fransız-Katolik seklinde tezahür eden normlar.

Başörtüsü, İslam aidiyetini ve onu taşımanın farklılığını ifade ediyor. Genç kızlar, bu farklılığı haykırıyorlar. Onlar Müslüman olarak görünür olmak ve kabul edilmek istiyorlar. Bu tercih onların tercihidir, şahsidir ve her türlü saygıyı hak etmektedir. Onlar kurban kimliğinin dışına taşmak istiyorlar, bunun için toplumsal olarak bir hayli aktif haldeler. Bağımsız ve kişisel tercihler yapabilecek durumda olduklarını dile getiriyorlar. Onlar hallerinden memnun ve gururlu, başörtüsünü ve orda simgelenen kimliklerini korumak için çoğu zaman erkeklere ve hatta kimi yerlerde norm koyucu devlete karsı mücadele ediyorlar. Onlar hak eşitliğinin, giyim kuşamda değil, tam tersine kadın ve erkelerin eşit bicimde okula gitme hakkında gerçekleştiğini savunuyorlar. 

Müslüman kimlikler kuskusuz farkli politikalara farklı destekler verebilirler, veriyorlar nitekim. AKP hükümetinin Kürt sorununda siddet ve yok etme politikasina teslim olmasi gibi. 

Müslüman kimlik, AKP hükümetinin ekonomik liberalizmine pekâlâ onay verebilir, veriyor. Eşitsizliği artıran, adaleti engelleyen politikalardan yana tutum alabilir, alıyor.
Ama bunlar oluyor diye, dinsel kimliklerin ve simgelerin kendini ifade etmesine karşı çıkmak hiçbir özgürlük yanlışının savunacağı bir anlayış değildir. 

Yoksa İsveçli ırkçıların attığı ” Usama ” tekmelerini başka türlü savuşturmak mümkün değildir.


Muhteşem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.