"BASTIGIN YERI KAZ”

a)


Muhteşem Özdamar - 25/08/2008 16:46:37 (841 okunma)


"BASTIGIN YERI KAZ” 

Geçenlerde İstanbul Sanayi Odası Başkanı Tanil Küçük’ün demecini görünce aklıma Sven Lindqvist geldi. Ne alaka diyeceksiniz, anlatayım.
Lindqvist, ”Bastığın Yeri Kaz” adli bir tarih-araştırma kitabinin yazarı, İsveçli bir Marksist akademisyen. 

Kitabin arka sayfasındaki tanıtım yazısından bir paragrafı aşağıya aktarıyorum:

” Tarih ölü değil. Latin Amerika’da gezinip Amerikan şirketlerini incelediğimde öğrendim ben bunu.

Şirketlerin efendileri geçmişin günahlarından söz etmek istemiyorlardı.
Geçmişin günahlarının meyvelerini – toprak, binalar, makineler, kısacası
Sermaye yi bırakmak istemiyorlardı. Onlar kutsal özel mülkiyet idi ve dokunulmazdı.
Tarih önemli zira tarihin sonuçları yaşıyor. Geçmiş hala para getiriyor.
Geçmiş hala iktidar sağlıyor.”


Tanil Küçük’ün bir polis emeklisinin oğlu olmaktan sanayi odası başkanlığına uzanan hayat yolu böyle bir ”bastığın yeri kaz” hikâyesidir.

12 eylülün hemen öncesinde İstanbul Kasımpaşa’da kurulu Elit Çikolata fabrikasında çalışmaya başlamıştım. Önce şekerleme bölümünde hamur yoğurucu, ardından kapıda bekçi ve en nihayetinde sanırım sırf gözlüklerim hatırına muhasebe bölümüne yükselerek fabrika yönetimiyle içli dışlı olmam sayesinde, bugünkü sanayi odası başkanımızın sanayiciliğe nasıl atıldığına canlı tanıklık yapma şansım oldu. İse girdiğim tarih, Türkiye’nin bu en eski şekerleme üreticisinin Rumların elinden alınıp Türkleştirilmesi operasyonuna denk gelmişti. Türkleştirmede başrolü oynayanlar bir avukat ile emniyet müdürlüğünden emekli bir bürokrat idi. Adamcağız ”dişinden tırnağından” arttırıp biriktirdikleriyle biricik oğlu Tanıl’a iş alanı kuruyordu. 
Tanıl Küçük, kemalci bürokrat oğlundan sanayici yaratılısının en tipik örneğidir.

Akademi ve Cesaret

Akademikos, cesaretiyle tanınan bir antik Yunan kahramanı. Platon, hakikatin peşinden koşmak için cesaret gerektiğini bildiğinden, kurduğu okula Akademikos’tan mündemiç Akademi adini veriyor. Yeterince cesur olmayanlar Akademinin kapısının altından geçmemeli diye düşünüyor.

İnsanin bastığı yeri kazması iste böyle bir Akademikos cesareti gerektiriyor. Eline kazmayı almaya cesareti ve gücü olmayanlar bugün o nedenle nerede durduklarını bilemeden dönüp duruyorlar ve bir fırıldak gibi değerli insanlara hışımla saldırıyorlar.

Bakiniz, Türkiye solunun Miloseviçi, Kentel’e hakaret yazısında bu korkuyu nasıl ifade ediyor: ” Evet tam da dediğin gibi bizler Türkiye’de şimdiye kadar hakim olmuş geleneğe de büyük ölçüde sorgusuz sualsiz sahip çıkıyoruz.” Miloseviç Miloseviç olduğu için o kadar korkuyor ki, sorguya suale yer bırakmadığı gibi, sözlerini doğrudan söylemek ve onların arkasında durmak yerine tüm yazı boyunca Nazım kalkanının arkasına sığınmak zorunda hissediyor kendini. Sığınıyor zira zalimlik yaptığını biliyor ve bütün zalimler gibi yüzünü örtüyor ve bütün zalimler gibi yüzleşmekten kaçıyor. 

Miloseviç gibi kötü niyetli ve zalim olmamakla birlikte, bastığı yeri kazmaya korkanlardan bir baskasi, Veysi Sarısözen, Çekoslovakya’nin isgaliyle ilgili olarak Bianet’e yaptığı açıklamada söyle diyor: ” O nedenle de günümüzde Çekoslovakya işgalini tekrar tekrar protesto etmek yerine bu işgalden çok daha kanlı yöntemler kullanan şimdiki sistemi sorgulamak bana tarihi adalet açısından daha dogru görünüyor.” Bu sözlerin tercümesi, ”geçmişi kurcalamayı bırakın, olan oldu biten bitti, kalan sağlar bizimdir” mantığıdır. Mantığın arkasında yatan ise, eğer kazmaya devam edilirse, sözgelimi, Veysi Sarısözen’in, ne genel olarak geçmişten ne de özel olarak 68 Çekoslovakya olaylarından aslında zerre kadar bir ders almadığından, 1990 yılındaki Azerbaycan olaylarında halkın üzerine tankları gönderen Sovyet yönetimini savunup, üyesi olduğu partinin aldığı demokratik-özgürlükçü pozisyonu alttan alta sakatlamaya çalışması gerçeğinin gizlenmesidir. Tarih hakikaten ölü olmadığı içindir ki, tarihin adaleti, tarihin bu ürkütücü gerçeğinde yatıyor ve Sarısözen kazmayı daha derine sallamayı bu nedenle reddediyor.

Mıntıka Temizliği

Soğuk savaş yıllarının ürünü olan, çatışma kültürüyle bezenmiş bir sosyal çevreden gelen ve artik yeni dünyayı okuyamayan ”sefler”, ”abiler” tarihi konuşmaya izin vermiyorlar. Kendileri ya konuşmuyorlar, ya da yarım yarım karınlarından konuşuyorlar. Bazıları, bizim cenahta, Tustav’da yapıldığı gibi, tarihe eleştirel yaklaşıma izin vermiyorlar. Böylece cemaatleri ayakta tutabileceklerini ve oradan kendilerine hayat hakki bulabileceklerini, ufacık iktidarlarını koruyabileceklerini umuyorlar. Yukarıdaki nedenlerle, ta soğuk savaş yıllarına dayanan ve sola da bulaşmış olan ”Ergenekon” zihniyeti ayni ”şefler” eliyle bu kez ”tarihin melanetlerden” korunması gerekçesiyle sol içine yeniden şırınga ediliyor. Bu ideolojik pompalama, yani tarih dışılığı veya başka bir deyişle tarihsizliği pompalama solcuların toplandığı bir tarih grubundaki bir iletiden aşağıya aldığım satırlardaki gibi dehşet verici yakıştırmalara yol açabiliyor:

”ABD, AB ve Türkiye’deki işbirlikçileri olan AKP ülkemizde son olarak Ergenekon adı altında ne olduğu belli olmayan ve sonucu basından belli olan bir davayı Türkiye’nin önüne getirmiş ve suni bir gündem yaratarak kamuoyunun dikkatlerini buraya toplamaya çalışmaktadır. Bununla ilgili de tüm devlet olanaklarını kullanmakta ve adeta intikam peşinde koşmaktadır.”

Yazara göre, ayni anda nasıl oluyorsa, hem ne olduğu belli olmayıp hem de sonucu bastan belli olan ve büyük olasılıkla ve hakki verilirse, yasadığımız yakin tarihin yeniden yazılmasına kadar gidebilecek bir meseleyi ”suni gündem” olarak görebiliyorlar.

Türkiye solu gerçekten geniş çaplı bir mıntıka temizliğini hak ediyor. Fiilen kendini tarihin dışına atmış olan Türkiye sosyalizmi, güncele, bugüne ancak tarihine yeniden kavuştuğu ölçüde, kazmayı daha derinlere vuracak cesareti gösterdiği ölçüde ulaşabilecek ve uğruna onca acılara katlandığı insanin kurtuluşu mücadelesindeki o sihirli gücü, yani insani kucaklayabilecektir.


Muhteşem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.

 



Geçenlerde İstanbul Sanayi Odası Başkanı Tanil Küçük’ün demecini görünce aklıma Sven Lindqvist geldi. Ne alaka diyeceksiniz, anlatayım.
Lindqvist, ”Bastığın Yeri Kaz” adli bir tarih-araştırma kitabinin yazarı, İsveçli bir Marksist akademisyen. 

Kitabin arka sayfasındaki tanıtım yazısından bir paragrafı aşağıya aktarıyorum:

” Tarih ölü değil. Latin Amerika’da gezinip Amerikan şirketlerini incelediğimde öğrendim ben bunu.

Şirketlerin efendileri geçmişin günahlarından söz etmek istemiyorlardı.
Geçmişin günahlarının meyvelerini – toprak, binalar, makineler, kısacası
Sermaye yi bırakmak istemiyorlardı. Onlar kutsal özel mülkiyet idi ve dokunulmazdı.
Tarih önemli zira tarihin sonuçları yaşıyor. Geçmiş hala para getiriyor.
Geçmiş hala iktidar sağlıyor.”


Tanil Küçük’ün bir polis emeklisinin oğlu olmaktan sanayi odası başkanlığına uzanan hayat yolu böyle bir ”bastığın yeri kaz” hikâyesidir.

12 eylülün hemen öncesinde İstanbul Kasımpaşa’da kurulu Elit Çikolata fabrikasında çalışmaya başlamıştım. Önce şekerleme bölümünde hamur yoğurucu, ardından kapıda bekçi ve en nihayetinde sanırım sırf gözlüklerim hatırına muhasebe bölümüne yükselerek fabrika yönetimiyle içli dışlı olmam sayesinde, bugünkü sanayi odası başkanımızın sanayiciliğe nasıl atıldığına canlı tanıklık yapma şansım oldu. İse girdiğim tarih, Türkiye’nin bu en eski şekerleme üreticisinin Rumların elinden alınıp Türkleştirilmesi operasyonuna denk gelmişti. Türkleştirmede başrolü oynayanlar bir avukat ile emniyet müdürlüğünden emekli bir bürokrat idi. Adamcağız ”dişinden tırnağından” arttırıp biriktirdikleriyle biricik oğlu Tanıl’a iş alanı kuruyordu. 
Tanıl Küçük, kemalci bürokrat oğlundan sanayici yaratılısının en tipik örneğidir.

Akademi ve Cesaret

Akademikos, cesaretiyle tanınan bir antik Yunan kahramanı. Platon, hakikatin peşinden koşmak için cesaret gerektiğini bildiğinden, kurduğu okula Akademikos’tan mündemiç Akademi adini veriyor. Yeterince cesur olmayanlar Akademinin kapısının altından geçmemeli diye düşünüyor.

İnsanin bastığı yeri kazması iste böyle bir Akademikos cesareti gerektiriyor. Eline kazmayı almaya cesareti ve gücü olmayanlar bugün o nedenle nerede durduklarını bilemeden dönüp duruyorlar ve bir fırıldak gibi değerli insanlara hışımla saldırıyorlar.

Bakiniz, Türkiye solunun Miloseviçi, Kentel’e hakaret yazısında bu korkuyu nasıl ifade ediyor: ” Evet tam da dediğin gibi bizler Türkiye’de şimdiye kadar hakim olmuş geleneğe de büyük ölçüde sorgusuz sualsiz sahip çıkıyoruz.” Miloseviç Miloseviç olduğu için o kadar korkuyor ki, sorguya suale yer bırakmadığı gibi, sözlerini doğrudan söylemek ve onların arkasında durmak yerine tüm yazı boyunca Nazım kalkanının arkasına sığınmak zorunda hissediyor kendini. Sığınıyor zira zalimlik yaptığını biliyor ve bütün zalimler gibi yüzünü örtüyor ve bütün zalimler gibi yüzleşmekten kaçıyor. 

Miloseviç gibi kötü niyetli ve zalim olmamakla birlikte, bastığı yeri kazmaya korkanlardan bir baskasi, Veysi Sarısözen, Çekoslovakya’nin isgaliyle ilgili olarak Bianet’e yaptığı açıklamada söyle diyor: ” O nedenle de günümüzde Çekoslovakya işgalini tekrar tekrar protesto etmek yerine bu işgalden çok daha kanlı yöntemler kullanan şimdiki sistemi sorgulamak bana tarihi adalet açısından daha dogru görünüyor.” Bu sözlerin tercümesi, ”geçmişi kurcalamayı bırakın, olan oldu biten bitti, kalan sağlar bizimdir” mantığıdır. Mantığın arkasında yatan ise, eğer kazmaya devam edilirse, sözgelimi, Veysi Sarısözen’in, ne genel olarak geçmişten ne de özel olarak 68 Çekoslovakya olaylarından aslında zerre kadar bir ders almadığından, 1990 yılındaki Azerbaycan olaylarında halkın üzerine tankları gönderen Sovyet yönetimini savunup, üyesi olduğu partinin aldığı demokratik-özgürlükçü pozisyonu alttan alta sakatlamaya çalışması gerçeğinin gizlenmesidir. Tarih hakikaten ölü olmadığı içindir ki, tarihin adaleti, tarihin bu ürkütücü gerçeğinde yatıyor ve Sarısözen kazmayı daha derine sallamayı bu nedenle reddediyor.

Mıntıka Temizliği

Soğuk savaş yıllarının ürünü olan, çatışma kültürüyle bezenmiş bir sosyal çevreden gelen ve artik yeni dünyayı okuyamayan ”sefler”, ”abiler” tarihi konuşmaya izin vermiyorlar. Kendileri ya konuşmuyorlar, ya da yarım yarım karınlarından konuşuyorlar. Bazıları, bizim cenahta, Tustav’da yapıldığı gibi, tarihe eleştirel yaklaşıma izin vermiyorlar. Böylece cemaatleri ayakta tutabileceklerini ve oradan kendilerine hayat hakki bulabileceklerini, ufacık iktidarlarını koruyabileceklerini umuyorlar. Yukarıdaki nedenlerle, ta soğuk savaş yıllarına dayanan ve sola da bulaşmış olan ”Ergenekon” zihniyeti ayni ”şefler” eliyle bu kez ”tarihin melanetlerden” korunması gerekçesiyle sol içine yeniden şırınga ediliyor. Bu ideolojik pompalama, yani tarih dışılığı veya başka bir deyişle tarihsizliği pompalama solcuların toplandığı bir tarih grubundaki bir iletiden aşağıya aldığım satırlardaki gibi dehşet verici yakıştırmalara yol açabiliyor:

”ABD, AB ve Türkiye’deki işbirlikçileri olan AKP ülkemizde son olarak Ergenekon adı altında ne olduğu belli olmayan ve sonucu basından belli olan bir davayı Türkiye’nin önüne getirmiş ve suni bir gündem yaratarak kamuoyunun dikkatlerini buraya toplamaya çalışmaktadır. Bununla ilgili de tüm devlet olanaklarını kullanmakta ve adeta intikam peşinde koşmaktadır.”

Yazara göre, ayni anda nasıl oluyorsa, hem ne olduğu belli olmayıp hem de sonucu bastan belli olan ve büyük olasılıkla ve hakki verilirse, yasadığımız yakin tarihin yeniden yazılmasına kadar gidebilecek bir meseleyi ”suni gündem” olarak görebiliyorlar.

Türkiye solu gerçekten geniş çaplı bir mıntıka temizliğini hak ediyor. Fiilen kendini tarihin dışına atmış olan Türkiye sosyalizmi, güncele, bugüne ancak tarihine yeniden kavuştuğu ölçüde, kazmayı daha derinlere vuracak cesareti gösterdiği ölçüde ulaşabilecek ve uğruna onca acılara katlandığı insanin kurtuluşu mücadelesindeki o sihirli gücü, yani insani kucaklayabilecektir.


Muhteşem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.