”Beyaz Gelinlik Hareketi"

 Muhteşem Özdamar - 17/04/2008 14:21:58 (720 okunma)


”Beyaz Gelinlik Hareketi"

" Tanrı bize yetenekler verdiğinde cinsiyet sormadı 
Reggina Jonas *

Hayat tuhaf. Olmadık zamanlarda ve olmadık yerlerde olmadık tesadüfler yaşanabiliyor.

İsveç yaklaşık 10 gündür Engla ile hop oturup hop kalkıyordu. Herkes endişeli bir merak içersinde, arama çalışmalarını izliyordu. Yazılı ve sözlü basında ilk haber hep Engla’yla ilgiliydi.

( Engla, ne güzel bir isim değil mi? Engel’den, Melek yani, geliyor .) 
Adamın birini sorguya aldıklarında, itiraf etmeliyim ki, göçmen olmaması için bildiğim bütün duaları saydım.

Hep böyle oluyorum, kurtaramıyorum kendimi böylesi duygulardan. Türkiye’de herkes utanıyor, ne bileyim Türklüğünden, erkekliğinden, AB’den veya dünyadan ama mutlaka bir şeylerden utanıyor. Bense göçmen biri çıkarsa ırkçılığı pompalar düşüncesiyle utanmayla karışık endişe duygularına kapılıyorum, sanki tüm göçmenlerin sorumluluğu üzerimdeymiş gibi.

Seks suçundan sabıkası olan, kamyon şoförü Anders Eklund adli zanlı sonunda itiraf etti. Bisikletiyle futbol antrenmanından dönmekte olan küçük kızı, bir süre arabasıyla takip ettikten sonra, yakalayıp tecavüz etmiş. Ardından, hunharca öldürüp kendini kurtaracağını düşünmüş. Anders, sorgusunda, 2001 yılında başka bir tecavüz cinayeti daha islediğini itiraf etti. İlginçtir, cinayetin gerçekleştiği Dalarna bölgesi polis sorumluları, olayda kusurları olduğunu düşünerek, kendileri hakkında soruşturma açılmasını istediler.

Ayni günlerde, Gebze’de bir barış elçisi olan Pippa, bembeyaz gelinliği içinde, Engla ile ayni kaderi paylaşıyordu.

Suçluların çizdiği resim o kadar birbirine benziyor ki insan şaşırmadan duramıyor. Coğrafyalar farklı, kültürler farklı, yasam düzeyleri farklı ama islenen suçun sekli, vahameti ve içeriği nerdeyse tıpatıp ayni.

Birkaç gecedir gözüme uyku girmiyor. Abartmıyorum. Beyazlara bürünmüş Engla ve Pippa sanki beni dürtüyorlar.

Ortalık birden hareketleniyor. Rüya ile hakikat birbirine karışıyor. Gerçeküstü bir rüyanın içinde kıpır kıpır oraya buraya dönüyorum.

Gerçeküstü, adi üstünde, üste çıkmış, hakikate bastırıyor.

Rüya bu ya, sendikalar, odalar, meslek kuruluşları falan ayağa kalkmışlar. Sadece erkek üyelerine dönük çağrıda bulunmuşlar. ” Adalet çatışma mahlidir ” deyip Gebze’ye doğru kanatlanmışlar.

Başörtüsü ve laiklik konusundaki duyarlıklarıyla bizleri kendilerine hayran bırakan kuruluşlarımız tarihin en anlamlı, en derinlikli gösterisine doğru koşuyorlar.
Erkek isciler, erkek mimarlar, erkek mühendisler, erkek doktorlar, erkek esnaflar.
Beyazlara bürünmüsler. Beyaz atlilara binmis beyaz prensler.
En önde yürüyenin elinde ” Beyaz Gelinlik Hareketi ” bayrağı dalgalanıyor.
Beyaz isçiler, beyaz mimarlar, beyaz mühendisler, beyaz doktorlar, beyaz esnaflar.
Şiddeti, erkek şiddetini, cinsel şiddeti, ölümü saflığın, duruluğun, barisin ve hayatin rengiyle protesto ediyorlar.

Beyaza bürünmüş erkeklerden oluşan ” Beyaz Gelinlik Hareketi ” erkek iktidarını elinin tersiyle itiyor.

İki coğrafya, iki kültür, iki eğitim-öğretim. Ama iktidar ilişkisi ayni. Hiyerarşi ayni. Dolayısıyla zihinsel algılama ayni.

Erkek yukarıda, kadın altta. Altta yaşanan bağımlılık ilişkileri ve hiyerarşiler üstte yaşananlardan çok farklı tecrübeler ve görüşler doğuruyor.

Yukarıda duranların aşağıda duranları ne kadar anlayabildiği hep tartışmalı oluyor.
Üstelik yukarıda yer alanların kendi perspektiflerini ve bakış açılarını norm haline getirdiği biliniyor ve tabii bu normlar tüm toplumunmuş gibi sunuluyor. 

( Faşizm de zaten bu değil midir? Tek tip insan yaratma hülyası. SSCB’nin ” yeni Sovyet insani ” deneyimi, klonlanmış sosyalist insan tecrübesi de pekala böyle bir uygulamaydı ).

Eğer bu alt-üst ilişkisi olmasaydı ne kadın-erkek ayırımından, ne de cinsellik üzerinden yürüyen erkek egemenliğinden söz edecektik.

Benzer ikilemi deri rengini temel alan iktidar ilişkileri için de söyleyebiliriz. Deri rengi veri alındığından, daha doğrusu buna dayanan bir sosyal yapı varolduğundan dolayı beyaz insan üstte, siyah insan altta yer alır. Aslında eşit olması gereken insanlar sırf bu nedenle hiyerarşi içinde renklerinden, cinslerinden, etnik kökenlerinden, sınıfsal konumlarından vb. dolayı farklı pozisyonlara dahil olabiliyorlar.

Bu nedenle, feministlerin bir kesimi, başkaları üzerinde güç kullanımına yol açan ilişkileri politikanın kapsamına soktular. ” Kişisel olan politiktir. 

Erkek şiddetini ille de ve sadece sınıfsal yerlere oturtmak isteyenlere ise fazla söyleyecek bir sözüm yok. Onlara bu durumda ancak, Küba’daki süt sosyalizmi propagandasını bırakıp başkent Havana’da Malecon sahilinde piyasa yapan ” jineteros ”lara bakmalarını önerebilirim. 

Rüya iyice çığırından çıktı. Gerçeküstü hakikati altına aldı. Gerçeküstü hakikatin içine sızıyor.

Erkekler beyazlar içinde yürüyorlar.
Beyaz, erkeklerin erkekliğini örtmüş.
Erkekler çıkıntısız yürüyorlar, suç aletini saklar gibi.
Erkekler aletsizliğin, özgürlüğün üstüne üstüne gidiyorlar.



Muhteşem Özdamar/ İsveç

*
 Reggina Jonas: 1935 yılında Berlin’de hahamlık yapan ilk kadın. Auschwitz’de öldürüldü.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.