Bir Başka 1968

 Muhteşem Özdamar - 14/05/2008 10:13:30 (686 okunma)


Bir Başka 1968 

İnsanların haksiz yere çektikleri acılara şahitlik edenler, şahit oldukları acıların utançlarını da taşırlar.”
J.M.Coetzee 

68 geçen yüzyılın sembol bir yılı. Tabii onu önceleyen ve sondalayan yıllarla birlikte. Dünyanın her yerinde tartışmalar, anılar, sergilerle 68’in kırkıncı yılı konuşuluyor.
Stockholm’deki ” Yahudi Müzesi ” kırkıncı yıla pek bilinmeyen, biraz kenarda kalmış bir ”Exodus” hikayesiyle katılıyor. 

Serginin adi 1968. Kapıdan girişte De Gaulle’ün sesi karşılıyor ziyaretçiyi, anlam veremiyorum. Meger Fransa 68 olaylarını anımsatmak istiyorlarmış. 
İkinci odaya geçtiğinizde, duvar yazılarının yanı sıra, camekanlı bölümlere serpiştirilmiş muhtelif eşyalar yer alıyor. İnsanlar belli ki kendilerince en değerli olan eşyaları alabilmişler, hala saklanıp sergiye malzeme olabildiğine göre. 

Hoparlörden yükselen metalik otoriter ses insani alıp o günlere götürüyor.
Çuf çuf tren sesi ise arka fondan yolculuğu tamamlıyor. 

Birinci Dünya savaşını takip eden yıllarda Yahudiler Polonya nüfusunun onda birini oluşturuyorlar. (3,2 milyon). 1945’te, İkinci Dünya Savaşının ardından yaklaşık 3 milyon Polonya Yahudi’si katledildiğinden bu sayının 100 ila 300 bin civarına indiği tahmin ediliyor.

Bunların bir kısmı arada kalan yıllar içinde dış ülkelere göç ediyorlar. 1 Mart 1968’de, Gomulka rejiminin aldığı bir kararla, son kalan 25000 Yahudi İsveç, ABD, İsrail, Danimarka gibi ülkelere göçe zorlanıyor. Sergi, iste bu İsveç’e göçenlerin hikayelerini anlatıyor.

1968 baharı, Bati da öğrenci ayaklanmaları ve barış hareketiyle bir isyanın simgesi olurken, Doğuda ”güler yüzlü sosyalizmin” susturulmasının, acımasız tehcir hareketlerinin ve otoriter, baskıcı rejimlerin zaferinin simgesi halini alıyordu.
Duvar yazılarından Josef Dajcgewand’in acili hikayesini okuyorum. Josef, Gomulka rejiminin başlattığı antisemitik kampanyada simgesel hedef olarak seçiliyor. Onun gibiler, ”emperyalist, Siyonist, intikamcı güçlerin Polonya halkına karşı mücadelesinde” Halk cumhuriyetinin düşmanlarını temsil ediyorlar. Josef’in hayat hikâyesi, ”besinci kol”, ”halk düşmanı”, ”vatan haini” söylemine elverişli bir zemin oluşturuyor. Daha 1960 yılında Varşova üniversitesinde okurken, dağıtılan bir bildiriyi bahane ederek, ”hakiki” Polonyalı öğrenciler kendisini ”Siyonizm’in Polonya’ya yönelik saldırılarını” yönetenlerden biri olarak suçlamışlardı. Ardından Josef üniversite bahçesinde bir avuç yurtsever genç tarafından ”Polonya yi Yahudilerden temizleyin” çığırışları arasında tartaklanıyor ve çok geçmeden tutuklanarak ” partiye ve devlete karşı düşmanca faaliyet” suçuyla 2,5 yıl hapse mahkûm ediliyordu.

Parti Birinci Sekreteri Gomulka iste o Josef’in adini anarak ötekilere karşı kampanyayı başlatıyor ve binlerce öğrenci, öğretmen, doktor, gazeteci, profesör islerinden alınıp göçe zorlanıyorlardı.

Bir komünist partisi nasıl oluyordu da Yahudi düşmanı bir politikayı uygulamaya sokabiliyordu? Komünizmin bizzat kendisi ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı deva değil miydi? İnsan türünün evrensel kardeşliğini vaaz eden komünizm, bu amaca isçi sınıfının vatan ve millet fikrini reddeden enternasyonalizmi ile ulaşmayacak mıydı? Milliyetçilik ve vatanseverlik kapitalizmin ürünleri olup, kapitalizmin yıkılmasıyla son bulmayacak mıydı?

Birinci Dünya savaşı öncesi ve sonrasında, komünist partilerinin, özellikle Yahudi azınlık temsilcilerinin akınına uğramış olması zaten bu enternasyonalist anlayışın doğal bir sonucuydu. ( Türkiye’deki sosyalist-devrimci hareket de böyle bir gelişme eğrisi izlemiştir).

Öyleyse neden böyle oldu?

Sorun sadece Yahudi nüfusla sinirli değildir. Bulgaristan Türklerine, Kafkas Halklarına yapılanları hatırlamak gerekiyor. Çingeneler keza öyle. Eski sosyalist ülkelerde eşcinselliğe karşı takınılan tutumları da anmadan olmaz.

Sorun düşünce tarzında yatıyor. O tarz her zaman bir ”ötekinin”, bir ”düşmanın” varlığını şart koşuyor. Kelime dünyamız hep var olan ve mücadele edilecek, yani kafası koparılacak veya burnu sürtülecek birilerinin varlığıyla kendini ifade ediyor: Kapitalistler, işbirlikçiler, ajanlar, kulaklar, revizyonistler, hainler, dönekler, beslemeler ve ilh.

Bir yanda aydınlığın, iyiliğin güçleri, diğer yanda karanlığın, kötülüğün güçleri. Her söz ve davranış ya birine ya da ötekine hizmet ediyor, ya birini ya da diğerini seçmek zorundayızdır.

Böyle olunca dayanışma ve hoşgörü gibi kavramlar kolayca yerini iktidarın kavramlarına, korku, nefret ve şüpheciliğe bırakabiliyor.

İlginçtir, komünizm henüz bir hayalet olarak Avrupa semalarında dolanırken, Marx’ın Yahudiliğine atıf yapılarak bir ”Yahudi” konspirasyonu olarak görülmüştü. Yıllar sonra Gomulka yönetimi, kendi ”komünist” iktidarını korumak için Polonyalılığı bir ulusal güç haline dönüştürmek amacıyla Polonya yi yabancı unsurlardan, yani Yahudilerden temizleme harekatını başlatıyordu.

Yine ilginçtir, 1968 baharında Türkiye’de Kemalistler, Dersim’den sonra ceberrut devlete ilk silahlı başkaldırıyı gerçekleştiren gençlik hareketini kana boğarken, Doğuda, Çekoslovakya’da Leninistler sosyalizmin ilk gülüşünü tanklarla ezdiler.
1968 baharında, Doğuda, Gomulka rejimi, ” sosyalizmin düşmanları ” söylemini ”ulusun düşmanları” söylemiyle, ”hakiki komünistler” söylemini”hakiki Polonyalılar” söylemiyle ikame ederek ”Polonyalı kanına” atıf yaparken, Türkiye’de ” Kürt ve Türk halklarının kardeşliğini” haykıran Deniz’ler idam ediliyordu.

Bir parantez. Türkiye 68’inde öne çıkan gençlik hareketinin Kemalizm, bonapartizm, şiddet severlik, otoritarizm, antidemokratizm vb konularda ciddi bir özeleştiriye ihtiyacı olduğu fikrine katılıyorum. Ama o hareketin içinde, daha o yıllardan barışçı yöntemleri ve kitle ilişkilerini savunan gençlik önderi Harun Karadeniz’in temsil ettiği damarı ve Türkiye İşçi Partisi TİP’te Çekoslovakya’nın işgaline yekten karşı çıkan Mehmet Ali Aybar’ı hatırlatmak isterim.

1968 ruhu, hangi ülkede ve hangi Saiklerle yasanmış olursa olsun, nereye çekilmek istenirse istensin her zaman ”yurdumuz bütün cihandır”diyenlerin ve çekilmiş acıların şahitliğinden duyulan utançların ruhu olarak yaşayacaktır.



Muhteşem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.