Dudaktan Kalbe Giden Yolda Buluşabilmek

Muhteşem Özdamar - 18/12/2007 21:25:21 (638 okunma)


Dudaktan Kalbe Giden Yolda Buluşabilmek 
Bu aylarda İsveç’te insani afakanlar basar. Afakanların üşüşmesinin sebebi karanlıktır. Dediklerine göre bu aylarda depresyon oranı yükselir, intihar sayısında artışlar gözlenirmiş. İstatistik olarak ne kadar doğru bilmiyorum ama karanlığın insan ruhuna olumsuz bir etki yaptığı kesin. Karanlık sabah ancak 8-9 sularında yitip gidiyor. Ama fazla gecikmeden saat 13 sıralarında geri dönüyor. Öyle böyle değil, tam bir kör karanlık üstelik. İsveçliler ” kömür karanlığı ” diye bir deyimi boşuna uydurmamışlar zahir.

Geçen hafta bu kör karanlığa kursun sikildi. Örebro üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışan Fuat Deniz, okulun bahçesinde bıçaklanarak öldürüldü.

Deniz, Süryani idi. Süryani soykırımı ( seyfo) ve soykırımın Süryani kimliği üzerinde bıraktığı etkiler konusunda araştırmalarıyla tanınıyordu. Gerek kendi cemaati içinde, gerekse üniversite çevrelerinde, sevilen ve sayılan bir kişilikti. Geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye de gelen ve Halaçoglu ile birlikte çalışmalar yürüten İsveçli profesör Gaunt’un yardımcılığını yapıyordu Fuat Deniz ayni zamanda.
Cinayet, büyük olasılıkla, ” iyi çocukların ” yurt dışına kadar uzanan kollarınca gerçekleştirildi. Gerçekleştiriliş tarzından hayli profesyonel bir is çıkarıldığı belli oluyor. 

Dağlarda yürütülen operasyonlardan rahiplerin kaçırılması tarzı bireysel girişimlere kadar, ” Türkiye’nin Türkleştirilmesi ” politikası anlaşılan yurt dışında da sürdürülüyor. Bu yoldan sadece Süryanilere değil, tüm akademik dünyaya gerekli işaret bu şekilde verilmiş oluyor.

Türkiye’de Ali Kemal’lerle başlayan sorunları cinayet eliyle çözme ittihatçı yöntemi, yine İttihat ve Terakki’nin ideolojisi olan ” Türkleştirme ”politikasının özünde yatıyor. Bu politika ve öngördüğü yöntemler ne yazık ki sekseni aşkın yıldır hayatimizin ekseninde yer almaya devam ediyor.

İtiraf etmeliyim ki olayların gelişimi hakikaten umut kırıcı boyutlara ulaşıyor. İsveç’in ” kömür karanlığı ” bile Türkiye’nin karanlığının yanında aydınlık duruyor. Memleket, hemen her alanda olağanüstü bir propaganda ağına sokulmuş durumda, o propaganda sayesinde sadece zihinler değil, vicdanlar da kirletiliyor. ” Türkleştirme ”, ulusalcılık maskesi altında her alanda isletiliyor, Türkiye’nin sadece Türklere ait olduğu fikri çaktırmadan dimağlara sokuluyor, her yerde, her konuda ve her alanda memleket ” Türk olmayan ” unsurlardan arındırılmaya çalışılıyor. Bu işlem bazen komik şekillere bile bürünebiliyor. Pazar günü akşamı mesela Skyturk ekranlarında Yalçin Küçük hocamızla söyleşi yapan kişi ” yerli mali ” haftasından söz etti ve yerli mali kullanma çağrısı yaptı. Dünyanın neredeyse hiçbir yerinde yerli mali üretim diye bir kavramın kalmadığı koşullarda sırf ulusalcılık propagandası uğruna bu rezillikler yaşanabiliyor. Üstelik çağrıyı yaptıkları kanalın adinin ” Sky ” olduğunu unutarak.

 Türkleştirme ” kampanyaları tüm toplumu esir alırken, bundan maalesef sol ve liberal aydınlar da etkileniyor. Onların yazılarında zaman zaman rastladığım ” teröristler, hainler, alçaklar ” söylemi bu satırların yazarını ziyadesiyle üzüyor. Onlar, kendi kardeşleri hakkında her gün bu tür söylemlerle karşılarına çıkıldığında, Kürt ulusal vicdaninin ne kadar incindiğinin büyük olasılıkla farkında değiller. Dudaktan kalbe giden yolun, bu türden yaralayıcı sözcüklerle aşındığını sanırım anlayamıyorlar. 

Kürtlerden kız alıp verilmemesinin, Kürt yemeklerinin yenmemesinin, Kürtlerden alışveriş edilmemesinin öğütlendiği, velhasıl her türlü musibetin altında Kürtlüğün arandığı koşullarda ” hainler ve alçaklar ” söyleminin ne denli farklı anlamlar kazandığını anlamak bu kadar zor mudur?

Bir cumartesi gecesi takside çalışırken, arabama kızlı erkekli dört genç bindi. Yol boyunca şoförü taciz etmeyi marifet bilenlerden. Davranış ve sözleriyle beni sürekli rahatsız ederek arabaya aldığıma bin pişman ettiler. İnsan ne kadar alışık olursa olsun, taciz tacizdir. O gece o is sırasında arabayı bir yerlere vurmadımsa meleklerin herhalde omuzlarımdan ayrılmadığındandır. Neyse, gençlerden biri ” kara kafa ” idi, bizdendi. Ondan cesaret alarak, adrese geldiğimizde, bu kez de ödeme konusunda sorun çıkarttıklarından, oğlana niye ötekilerle birlik olup taciz ettiğini sordum. Bunu yaparken, iki arada bir derede, kendisinin de benim gibi yabancı olduğunu, Türk olduğumu ve muhtemelen yakin yörelerden geldiğimizi ilave etmeyi ihmal etmemiştim. İnsanin zor zamanlardaki tipik sığınma yollarından biri herhalde bu.

Hay söylemez olaymışım! Oğlan ” Türk ” lafını duyar duymaz, ” ben de Ermeniyim ” deyip suratıma okkalı bir tükürük bahsetti. O gün bugündür dostlarıma bu hikâyeyi hep anlatırım. Kendinizin ne olduğu değil, nasıl algılandığınız önemlidir. Türkiye kendisiyle yüzleşmediği sürece, kendi kişisel vicdanimizi ne kadar rahatlatırsak rahatlatalım, ortak tarihsel belleğin, yani ulusal vicdanin içinde yattığı o tarihin bir parçası olmaya ve öyle algılanmaya devam edeceğiz. 

Franz Fanon, 60’li yıllarda ” Yeryüzünün Lanetlileri ” kitabıyla tanınmıştı. Şiddete getirdiği bakış açısı her zaman tartışmalara yol açmış olan Fanon’un kitabinin başlığını aslında ” yeryüzünün biçareleri ” olarak tercüme etmek gerekiyordu. Öyle olduğunda Fanon’un şiddetle ilgili söylediklerini anlamak daha kolaylaşıyor:
 Sömürge insani, şiddet içinde ve onun aracılığıyla kendini özgürleştirir.” ” Yerlinin şiddetine yakıt sağlayan haksizlik, zamanla eski yerleşimciye karşı şiddete yakıt olmaya dönüşmüştür.”
Bu ifadelerin bugün yaşadığımız şiddeti açıklayıcı bir yönü yok mudur? Vicdani ve ruhu her gün saldırıya uğrayan, örselenen kimliklerin, lanetlenmiş yoksulların uygar dünyaya karşı yönelttikleri öfkeyi anlamak ancak toplumsal vicdana, yani tarihe dönmekle mümkün olabilir. 

Şiddete karşı olmak belki doğrudur ama hayatin buzlu sularında yüz yüze geldiğiniz hakikat bambaşkadır. Onlarca yıldır kafalarına kan, güvensizlik, horlanma, aşağılanma, nefret ve kin zikredilmiş milyonlarca insandan söz ediyoruz. Buna ek olarak yine onlarca yıldır issiz ve assız bırakılmayı, yoksulluğa terk edilmeyi ekleyin. 
O nedenle yüz yıllık Kürt isyanını ve o isyanın üzerinde yükselen hakikati dar şiddet karşıtı kampanyalara sıkıştırmak her şeyden önce vicdani değildir. 

Sartre’in sözleriyle söylersek, ” o sorumsuz şiddetin sebeplerini bize mükemmel bir şekilde gösteriyor. Bu böyle saçma bir fırtına değil, ne vahşi içgüdülerin ortaya dökülüşü, ne de sürüp giden bir kan davası; bu parçalanmış insanin bütünleşmesi. Bu gerçeği bir zamanlar biz de öğrenmiştik, sonra unuttuk. ” 

( ” Dünyanın Lanetlileri ” Önsöz ).

Umarım, bunca açıdan sonra, Sartre’in sözünü ettiği hakikati hatırlar ve hatta hümanizminden kolay kolay süphe edemeyeceğimiz rahmetli Edward Said’in bir ara örnek olsun amacıyla Filistinli çocuklarla yaptığı gibi, bizler de Kürdistanlı çocuklarla birlikte ” tas atmayı ” başarabiliriz. 

Muhtesem Özdamar / İsveç 

Not: Küyerel okurlarına kurbansız kurban bayramı diliyorum

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.