Eller Yukarı İstanbul! ( 2 ) ” Türk’e Durmak Yaraşmaz! ”

Muhteşem Özdamar - 15/01/2008 10:49:51 (528 okunma)

Eller Yukarı İstanbul! ( 2 ) 

 
Türk’e Durmak Yaraşmaz! 

Kadıköy’den vapurla Avrupa yakasına yaklaşırken meydana çıkan o muhteşem İstanbul silueti gene her zamanki gibi gözleri alıyor. Ama bu kez farklı bir görünüm sunuyor. Eskiden Galata kulesi ilk gözüme çarpardı. Şimdilerde kule adeta tarihin içine gömülüvermiş, yerine boy boy gökdelenler sıralanıyor. O kadar çoğalmışlar ki kendimi hiç gitmediğim New York’taymışım gibi hissediyorum.! Yüksek yüksek kuleler kuskusuz gelişimin timsali. Tabii Türkiye kapitalizminin enlemesine değil diklemesine gelişimini sembolize ediyorlar. 

4.Levent’te metrodan çıkarken, yürüyen merdivenlerde önümüzden iki genç kız yukarı doğru çıkıyorlar. Aşağıdan baktığım için ayaklarındakiConvers All Star marka spor ayakkabılar dikkatimi celbediyor. 70’li yıllarda Topkapı’daki Amerikan pazarına kaçak getirilen bu basket ayakkabılarının ne çok peşinden koşardık! Neyse, kafamı kaldırdığımda genç kızlarımızın başörtülü olduklarını gördüm. Laikperestlerimiz gibi rahatsız olmak bir yana, söz konusu görüntünün Türkiye demokrasisinin kendine özgü simgelerinden biri olduğunu, oraya buraya değil kendisine benzemeye çalıştığını, kendi yarattığı ilkeler ve simgelerle birlikte ve onun içinde algılanmasını kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Demokrasi, her türden görüş ve davranışın birlikte yasayabilmesi sanatı değil midir?

Eski bir basketbol hastası olarak Abdi İpekçi salonunda hiç maç seyretmemiş olmak benim için hicap vericiydi. Basketbolun temeli olan savunmada yardımlaşma, hücumda paylaşma ve bu temelin üzerinde yükselen dinamizm bana her zaman cazip gelmiştir. Fırsattan istifade Efes Pilsen – Maccabi maçına gittik. İyi ki gitmişiz. Salondaki gürültü ve sıcaktan nerdeyse fenalık geçirecek duruma gelmeme rağmen iyi ki gitmişiz diyorum. Maçın 3. periyodunda Efes 15 sayı geriye düşünce, seyirciyle birlikte oyuncuları da harekete geçirmek amacıyla ” 10.yıl marşını ” çalmaya başladılar. Sıra tam ” Türk’e durmak yaraşmaz ” mısralarına geldiğinde gözüm sahadaki Efes besine ilişti. Beş oyuncunun tamamı Amerikalılardan oluşuyordu ve muhtemelen marşın tek sözcüğünü bile anlamamışlardı.

İstanbul siluetindeki bu değişme 17 yıl sonra yaşadığım hakikatin en çarpıcı yani oldu. Daha sonra metroda, füniküler denilen asansörde, alışveriş merkezlerinde, çarsı pazarda hep bu dikeylemesine gelişmenin örneklerini yaşadım. Bir başka dikey gelişmeyi toplu konut ve ikamet alanlarında gözledim. Dışsal kent alanlarına yüksek yüksek siteler inşa edilmiş. Pahalı, lüks konutlar bunlar. Kimilerine, alelade apartman dairesi olduğu halde, herhalde sırf konakta yaşanıyor duygusu vermek ve fiyat bindirmek için olsa gerek, Dragos konakları, Ataköy konakları gibi adlar verilmiş. Sitelerin özel güvenlik girişleri var, kapıdan girişte otomatik açılıp kapanan çitler konmuş. İnsanlar neden sitelere kaçıyorlar? Deprem korkusundan mı, bombalardan mı yoksa varoşların öfkesinden mi? Belki hepsi birden. Ama her ne nedenle olursa olsun site tarzı yasam Amerikan yasam tarzının Türkiye topraklarında boy attığını gösteriyor. Güvenlik ve korku gibi duygularla beslenen, kendi içine kapalı, ayrıksın yasam.


Bu gelişmeye paralel olarak güvenlik ayni zamanda asayiş sorununun parçası olarak da gündemde yer alıyordu. Aksam saat 21’den sonra banliyö trenlerine binmememiz gerektiği söylendiğinde çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Günlük yaşamı kocaman bir huzur evi yaşamı seklinde tarif edebileceğim İsveç’ten gelen biri için güvenlik önlemleri olağanüstü boyutlardaydı. Hangi kuleye, hangi çarsıya girersek girelim havaalanına girmiş gibi üzerimizde ne varsa plastik kutulara boca ediyorduk. Bunlar bir şey değil, en çok kemer çıkarma işlemi rahatsız ediyordu. 100 küsur kiloluk adamın ikide bir kemer çıkarıp takmasını tasavvur edebiliyor musunuz? Zaten bir süre sonra duruma isyan edip kapısında o acayip metalik sesler çıkaran aletlerin olduğu mekanlara girmemeyi yeğledim.

Bir parantez. Tabii ki anlıyorum. Şiddetin günlük hayatin bir parçası haline geldiği yerde güvenlik de o duruma geliyor. İnsanlar her an ” otonom güçlerden ” gelebilecek ” otonom ölümlerle ” karşı karşıya yaşıyorlar. Ama ben gene de biçare ” otonom güçlerin ” ortalıkta cirit atmasına elveren ortamı , onları çaresizliğe sürükleyen ortamı lanetlemeyi tercih ediyorum. ” Genç Sivillerin ” çıkış manifestolarında dile getirdikleri ” bir Müslümanın çıkıp “1915’te beni Boġazlayan kaymakamı değil, bu katliama karşı sesini çıkaran Boġozlıyan Müftüsü temsil etmekteydi diyebilmesi”gerekir. Alevilerin taleplerini en başta Sünnilerin görüp sahiplenmesi gerek. Alevilerin de Sünnileri laik duyarlılıklara, iktidara sırtını dayayarak ötekileleştirmemesi. Bir sosyalistin başörtüsü ayrımcılığının bir tür ırkçılık haline geldiğini görmesi, sesini daha gür çıkarması gerekli. Yoksa toplumsal kesimler arasındaki bu derin güvensizlikle demokrasiyi de birlikte yaşamayı da başaramayacağız. ”yaklaşımının yol göstericiliğine inanıyorum. Yeri gelmişken, güvenlik çitlerini asmak, bombaları yenmek ve yerlerine hayati ve sevgiyi ikame etmek amacıyla bir empati ve güven ortamı yaratmak, yani Boğazlıyan müftülerinin sayısını ve etkisini artırmak için ” Genç Siviller ” ” Biraz da biz Kürtleselim ” baslığı altında Türkler için eğitim programı hazırlamışlar. Sanırım artik kimsenin fazla dikkate almadığı politically correct bildirilere imza atmak yerine diyalog ve angajmanı öne koyan bu tür girişimleri çok önemsiyorum.( Genç Siviller.net )
Sekiz gün boyunca soluk soluğa yasadığım İstanbul’da, ben mi kenti teslim aldım, yoksa İstanbul mu beni teslim aldı bilemiyorum. Mesleki bir ilgiyle ve tabii derin bir hüzünle yaşadığım trafik sorunları dahi duyduğum heyecanı bozmaya yetmedi. Ama trafiğe kurban giden canların ” şehitlerin ”yarısı kadar önemsenmediğini görmek insana doğrusu hicap veriyor. Trafik sorunları galiba yeterince politik reyting vermiyor. Bir araba dolusu yazı çıkaracak kadar malzeme biriktirdiğim trafik meselesinde en ilginç yanıtı kırmızı ışıkta geçen taksici verdi: “ Kaybedecek vaktimiz yok abi. “Gerçekten, bunca ölümden sonra Türkiye’nin kaybedecek vakti kalmadı. Ama kırmızıda geçmek için değil, yeşili yani hayati anlamlandırıp hakim kılmak için.

Muhtesem Özdamar/ Isveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.