Eller Yukarı İstanbul! Dekman! …( 1)

 Muhteşem Özdamar - 08/01/2008 21:31:15 (528 okunma)


Eller Yukarı İstanbul! Dekman! …( 1) 

Fazıl Say memleketi terk etmeyi düşünürken, okuduğunuz satırların yazarı 17 yıl, 3 ay 10 gün süren sürgün yaşamına son noktayı koydu. Say’ın düşünce dünyası bana çok uzak olmakla birlikte kendisini anladığımı sanıyorum. Gitme nedenlerini tartışmayacağım, yeterince konuşuldu zaten. ( Kendisinin gitme hakki gibi kalma hakkinin da kutsal olduğunu savunduğumu ayrıca belirtmek isterim. )
Ama gitmek yerine dönmek üzerine bir kaç söz söylemenin yerinde olacağını düşünüyorum.

Son söyleyeceğimi peşinen ve yekten söyleyeyim. Fazil Say buralarda ruhunun fırtınalarını dindirebilecek bir ortam bulabileceğini sanıyorsa feci halde yanılıyor. Sekiz gün boyunca gezip dolaştığım sehr-i İstanbul’un her kösesi bana bu acıyı yeniden yaşattı. 
Simdi sizlerle kopuk kopuk da olsa bu yasadıklarımı paylaşmak istiyorum.

Anekdotların ve gözlemlerin ilmeklerini birbirine bağlamak ve oradan bir sürgün insaninin ruh halini ortaya çıkarmak sana düşüyor sevgili okuyucu. 

Havalanana iner inmez herkesin Türkçe konuştuğunu görüp duyunca dehşetli bir ürküntü yasadım. O ürküntüyü fark ettiğimde bu kez ürküntünün nedeni beni ürküttü. Türkçe, ilk anamın karnında işittiğim dil, sanki İtalya, Yunanistan gibi tatil ülkelerine gitmişim de ilk kez duyuyormuşum gibi kulağımı tırmalıyordu. Dilimi kaybettiğim korkusuyla. sırtımdan buz gibi ürpertiler geçerken, daha çocuk denebilecek yaslarda sevdalandığım dilimi anımsamaya çalıştım. O delikanlı yaslarda sular seller gibi okuduğum Halide Edipler, Ahmet Hamdiler, Kemal Tahirler sıra sıra göz önümden geçmeye başladılar. Ürküntüm utanca dönüştü.

( Burada Kürt diline yaptığı katkılar nedeniyle Mehmet Uzun’u sevgiyle anmak isterim.)

O karmakarışık ruh hali içinde pasaport kontrol yeriyle bagaj alim yerini birbirine karıştırıp paniğe kapıldığımı huzurunuzda itiraf ediyorum. Önce pasaporttan geçilip ardından bagaj alındığı gerçeğini idrak edebilmem için dışarıda bekleyen esimin İsveç mobil telefon hattı üzerinden beni uyarması gerekti. 

Yeşilköy’den Kartal’a kadar yol boyunca hemen hemen hiçbir yeri hatırlayamamak bir hayli koydu. Bu durumu akşam karanlığının düşmüş olmasına bağlayarak biraz rahatladım. Ama ertesi gün Kartal’dan Bostancı taraflarına gittiğimizde hafızadaki boşlukların devam ettiğini görünce endişelerim artmaya başladı.

Yılın birinci günü, tatilden faydalanarak Avrupa yakasına geçtik. Kadıköy vapurunda epeyce nostalji depolaması yaptıktan sonra Eminönü meydanına hasıl olduğumuzda bizi bir sürprizin beklediğini bilmiyorduk elbette. Kentin en merkezi yerlerinden birindeydik, yılbaşının ertesi günüydü ve ortalık tertemizdi. Çıplak gözle fark ediledecek denli temizdi. Dünyanın en pir-ü pak kentlerinden biri olan Stockholm’den gelen biri için bu önemli bir gözlemdi. Hele, kestane kebapçıdan 100 gr kestane aldığımızda yanına bos bir 100 gramlık kese kağıdı vermesi şaşkınlığımızı biraz daha arttırdı. 

Tünelden İstiklal caddesine çıktığımızda ilk kez anılarım kıpırdanmaya başladı. Eski Türk filmlerinde olurdu ya hani, kız veya oğlan aniden kör olur sonra sokakta yürürken ayağı tasa çarpar ve aniden yeniden görmeye baslar. İşte öyle bir şey! Evet, tramvay konmuş, cadde sadece yaya trafiğine verilmiş, Simit sarayları tarzında yeni buluşma mahalleri oluşmuştu ama olsun, artik hiçbir şey yabancı değildi.
Sovyet ( tabii simdi Rus ama ben ilk kez görüyorum Rus olmuş halini) konsolosluğu eski yerinde duruyor. Sen Antuvan kilisesi tüm heybetiyle ben de burdayım diyor. Ara pasajlar o ara yerlerinden göz kırpıyorlar. Simdi anlıyorum. Karsı yakayı, Kartal-Bostancı hattını niye anımsayamadığımı simdi anlıyorum. Değişse bile, ruhu olan yerler hayallerdeki ve anılardaki yerlerini korurken, ondan yoksun olan yerler iz bırakmadan yok olup gidiyorlar. Tıpkı tarihte olduğu gibi. Tıpkı, uğruna ömrümü verdiğim Marksizmin kendisinin kalıp ruhtan yoksun versiyonlarının, atalarımız Marx ve Engels’in tutmayan kimi öngörülerine rağmen, o derin hümanizminin zerresinin bulunmadığı versiyonların ( Leninizm vb ) yitip gitmesi gibi. Ruhu olmayan, o ruhun yaşadığı sevinç ve açıları yasayamayan yerler, fikirler, insanlar değişime ayak uyduramıyorlar, tarihin içinde tutunacak yerleri de olmadığından değişimin içinde kendilerine yer bulamıyorlar.

O ruhun peşinde, 1961 yılında bir yavru çocuk olarak girip, 1975 yılında mezun olduktan sonra kapısından bile geçmediğim Galatasaray Lisesinin kapılarını zorladık. Zorladık diyorum, zira ancak kimlik bırakmak şartıyla ve eski mezun olmam nedeniyle ziyaret izni alabildik. Bu okul, tarihimizin ruhu en derin kurumlarından biri olmakla birlikte, kemalimin en ruhsuz kadrolarını yetiştirmiş olmakla övünür. Övünür ama tarihin her döneminde yeniden ve daimi şekilde ürettiği bu çelişkinin farkında bile değildir. Öyle olmakla birlikte, GS lisesi, bizim cenahtan azımsanmayacak sayıda isimli-isimsiz kahramanlara da yuvalık yapmıştır. 

Yukarıda, Taksim’e çıkmadan önce uğradığımız kitapçıda tam bir alışveriş krizine tutulduğumu söylemeliyim. Bu durumdaki insanlara sopsal diyorlarmış, öğrendiğim kadarıyla. Alışveriş budalalığının yeni devir ve yeni nesil itibariyle ifade edilişi herhalde.

Bu yeni terimlere alışmak kolay olmakla beraber biraz zaman istiyor. Benim zamanımda mesela ” hayret bi şey ! ” nidası çok yaygındı. Onu da şimdiki gençler bilmiyor.

Neyse, alışveriş krizi yirmiyi aşkın CD ve DVD, bir kaç adet kitap ve mecmua alımıyla son buldu. Özellikle CD stantlarındaki çeşitlilik beni mahvetti. Safi adli kaseti alırken, yan stant daki Kıraç albümüne evde o da bulunsun fikriyle el atarken, hemen arkamdaki standa İskandinavyalı Garbarek’i esim çok sevdiği için atlayamazken, satıcı, elinizin altındaki satırları yazarken fonda dinlediğim ” Hayal Gibi ” albümünü tavsiye ederken Türkiye’nin dinamizmini yakaladığımı söylememe gerek var mı? Değerli kardeşim Say, böyle bir zenginliği hiç bir yerde bulamayacağını sana garanti edebilirim. Buna bir de, bu zenginliği korumak, yaşatmak ve geliştirmek için mücadelenin insan ruhuna bıraktığı o tadına doyulmaz hazzı eklemek isterim. O zaman belki parçalanmış ruhlarımıza bir parça merhem sürebiliyoruz. 

Muhtesem Özdamar / Isveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.