Empati ve Fantazinin Dilini Konuşmak

 Muhteşem Özdamar - 14/03/2008 12:00:31 (623 okunma)


Empati ve Fantazinin Dilini Konuşmak 

İsveççe’yi öğrendiğim yıllarda, emekleme dönemini aşıp kitap okuyacak düzeye geldiğimde, August Strindberg’e başvurmuştum.

Nedendir tam bilemeyeceğim. Herhalde yabancı bir dilin, o dile en hakim iyi yazarların okunmasıyla, daha kolay öğrenilebileceğine olan inancımdan olsa gerek.
Strindberg’i okurken hayli zorlandığımı, epey sayıda bölümü anlamadan geçiştirdiğimi hatırlıyorum.

Sonra bir gün, nerden ve nasıl aklımda zerre kadar kalmamış, başka bir yazarı keşfettim. Theodor Kallifatides. Kütüphaneden topladığım kitaplarını yutar gibi okumaya başladım.

Yetişkinler lisesine başlayabilmem için gerekli sınav-kurs belgesini veren Clary öğretmen, ” kitap gibi konuştuğumu ” söylediğinde, ” evet, Kallifatides sayesinde ” demiştim de pek bir şaşırmıştı.

İsveççe’yi, ana dili İsveççe olmayan bir yazardan öğrenmiş olmak tuhaflığıydı herhalde şaşkınlık yaratan.

Kallifatides’i bu kadar rahat okumam sadece dildeki yalınlık nedeniyle değildi.
Onda kendimden, Akdeniz veya Güney Avrupa diyebileceğimiz coğrafyadan üzerimde kalan kültürden de bir şeyler buluyordum ve bulduklarım okuma merakîmi artırıyordu.

O romanlarda, hayal ve fantazilerimizi buluşturup yazarla empati kurabiliyordum.
Kallifatides’in son kitabi ” Penceremin Dışında Bir Yeni Ülke ” adini taşıyor. Baslıktan da anlaşılacağı gibi, yazar kendisini, yeni ve eski yaşadığı ülkeleri anlatıyor.
Bu ikili yaşamdan vardığı sonuç nerdeyse tüm göçmenlerin hayatinin bir özeti gibi duruyor: ” Kendi yurttaşlarımın gözünde yabancı olmamak önemliydi. Sonra, İsveçlilerin de gözünde yabancı olmamak önemli hale geldi. Sonunda her ikisinin gözünde de yabancı oldum…” ” …Yasadığımız hayati anlayamıyoruz zira yasadığımız hayattan başka olan bir hayati anlamaya çalışıyoruz. ” 

Son günlerde İsveç’te, yabancılığımızı gözümüze sokan gelişmeler oluyor. Tuhaf gelişmeler, alışık olmadığımız gelişmeler. Dünyanın büyük olasılıkla en liberal göçmen yasalarına sahip olan bu ülke şimdilerde Sarkozy’leşme belirtileri gösteriyor. Benzerlik, göçmen bakanının kimliğinden başlıyor. Tıpkı Cezayir asilli kadın bakan gibi, İsveç’te Sarkozy politikaları Kenya asilli Bayan Sabuni tarafından uygulanıyor.
 Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ” anlayışının sahibi, köklü burjuva partisi Folk ( Halk Partisi ) partisinden bakan olan Sabuni, göçmenleri kolayca bırakacağa benzemiyor.

Bundan önceki seçim döneminde, yurttaşlığı dil bilgisine bağlamış olan Folk parti, simdi bu önerisini genişletiyor. Yurttaşlık başvurusunda bulunacak olan göçmenlere dil testinin yanı sıra yurttaşlara yurttaşlık kursu da şart koşuluyor. 

Yurttaşlık ile ilgili bu önerilerin yanı sıra, göçmenlerin entegrasyon sorununu çözmek için iki ayrı öneri daha var. Her ikisi de öncelikle Müslüman kız öğrencileri ilgilendiriyor. Dokuz yıllık ilk ve orta öğrenimin zorunlu olduğu İsveç’te, seks ve yüzme derslerine katılma zorunluluğu getirilmesi isteniyor. Tahmin edebileceğiniz gibi, Müslüman ailelerin birçoğu kızlarının bu derslere girmesine izin vermiyorlar.

Sabuni, kızları zorunlu seks ve yüzme dersleriyle toplumsal faaliyete katabileceğini düşünüyor. Bu arada, evrensel değerlerin yılmaz savunucusu, geri kalmış toplumlardan sökün edip gelen göçmen kitlesini eğitmek tarihi misyonuyla sarmalanmış, üstün İsveç ırkına yapılan vurgulamaları hiç saymıyorum. 

Önerilerden ziyade önerilere temel olan zihniyet ve arka plan dikkat çekiyor. Sarkozylesme orada başlıyor. Söz gelimi, yurttaşlık kursu, ” İsveç toplumunun nasıl işlediği ve toplumun üzerinde yükseldiği değerler ve haklar ve sorumluluklar konusunda enformasyon ” verecekmiş. Sabuni,söyle devam ediyor ve baklayı ağzından çıkarıyor: ” Dünyanın büyük bir kesimi çocukları dayakla eğitmek gerektiğini sanıyor. Biz İsveç’te buna hayır dedik. Dolayısıyla, burada çocukları dayakla eğitemeyeceğimiz bilgisini aktarmamız gerekiyor. ”

Yetmiyor. Halk Partisi, bu öneriyi bir yurttaşlık sözleşmesiyle bütünlemek istiyor. Bu sözleşmeyle, yurttaş adayı kursu başarıyla tamamladığını ve lüzumlu bilgileri aldığını belgeleyecekmiş.

Bu noktada, Almanların ünlü ve mes’um kan bağına dayanan ırkçı yurttaşlık anlayışı geri plandan el sallıyor.

Göçmenler, kan bağı olmadığı ve toplumsal yasama sonradan, yetişkin yaslarda katıldıkları için güvenilmez ve ikinci sınıf yurttaş muamelesine hazırlanıyorlar.
Ortak değerlerin, kanun ve kural zoruyla değil, ortak yasama biçimleriyle ve diyalog ve karşılıklı kültürel alışverişlerle oluşturulabileceğini unutan bu zihniyet, insanların kökenini, deri rengini, geldiği coğrafyayı referans aldığında ayrımcılığı başlatmış oluyor. Sabuni’ye sormak lazım. Güney Doğu Asya’dan getirip evlendikleri veya birlikte yaşadıkları kadınları döven İsveçli erkekler ile sözleşme imzalamayı düşünüyor mu? 

Empati ve fantazi iki sihirli sözcük. Ortak yasama biçimlerine ve onların üzerinde yükselecek olan toleransa ulaşmak için o sözcüklere ihtiyacımız var.

Başkalarını anlayabilmek ancak onların yaşamlarına girmekle mümkün olabiliyor. O yaşamı hayal edebilmekle mümkün olabiliyor.

Bunun için dile ihtiyacımız var.

Çok sevdiğim basketbol maçlarında geveze anlatıcıların, siyah oyunculardan ikide bir ” zenci ” diye söz ettiğinde tüylerim diken diken olurken, son günlerde ulusalcılığa doğru pupa yelken yol alan ” Birgün ” gazetesindeki bir köşe yazısında ” ırkçılığa karşı mücadele etmek için zenci olmak gerekmiyor ” lafını görünce, sırtımdan aşağı kaynar sular boşanıyor.

O dil, empati ve fantazinin önünü tıkıyor.
İlişkilere güvensizlik tohumları serpiyor.
Birbirinin yaşam alanına karşılıklı bir dalışı, duygu ve empati alışverişini imkansız kılıyor.
Tıpkı göçmenlerin kaderi gibi, bizi birbirimizden uzaklaştırıyor.
Bizi birbirimizin gözünde yabancı olarak tutuyor.
Ve tabii yaşadığımız hayattan başka bir hayati anlatıyor. 

Muhteşem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.