Hakikatli olmak

Muhteşem Özdamar - 24/12/2009 22:47:26 (630 okunma)



Hakikatli olmak

Hakikatli olmak hergün kullandığımız güzel bir deyim. Hakikat kavramı kendi başına belki biraz gerilim içerirken, hakikatli olmak sanki insanin kendisiyle ilgili, bireysel bir ruh halini ifade ediyor. Belki daha derin felsefi anlamları da mevcuttur, bilemiyorum. Ama deyimin kendisi bir hakikat arayışından ziyade varolan bir durumu tasvir ediyor.Hak’tan gelen bir adalet ve eşitlikle yoğrulmuş bir davranış, bir ruh ve kalp hali yani. Derdimiz nedir? Derdimiz akan kanın durması, bir barış ortamının memlekete hakim olması, degil mi?Bu noktada sanırım herkes hemfikir, hatta açıktan açılım karşıtları dahi böyle bir barış söylemi kullanabiliyor.

Taraf gazetesinde geçenlerde Nil Mutluer söyle yazıyor: ” Baris, herkesin adaletli bir ortamda, uyum içinde yaşamasıyla olur. Barış, adaleti herkes için isteyebilmekle olur.” Bir söz de ben ilave edeyim. Barış, önce hakikatli davranmakla olur.Kürt Özgürlük Hareketinin demokratik, yasal siyaset arzusu yıllara dayanıyor. Bu arzu sürekli engelleniyor, partiler birbiri ardına yasaklanıyor, parti üye ve yöneticileri uzun süreli hapis cezaları alıyor, siyasetten men ediliyorlar. Muhtelif zamanlarda katledilenler, faili meçhullere kurban gidenler ise ayri bir yara.

Benim kuşağım Kürt meselesini DDKO’lardan, TİP’in Doğu Sorunu nedeniyle kapatılmasından, İsmail Besikçi’den, Deniz’in idam sehpasındaki son haykırısından öğrendi, ulusların kendi kaderini tayin hakkini kendine ezber eyledi. Ama ruhunda, kalbinde veya aklında bir yerlerde mutlaka saklı duran Kemalcikler yüzünden bir türlü Kürt meselesinin aslında ve ayni zamanda bir Türk meselesi olduğunu, daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse devlet ile onun mağdur ettiği, yok saydığı kimliklerin mücadelesi olduğunu anlayamadı. Anlayamadığı için o Kemalcikler sınıfsallık maskesi altında soylu bir ırkçılığa temel oldu! 

Bir örnek olarak İsmail Beşikçi’den yasanmış bir olay aktarmakla yetiniyorum: ” 28 Ekim 1990 da İnsan Hakları Derneği’nin Üçüncü Büyük Kongresi Ankara’da toplanıyor. Toplantıda, söz sırası kendine geldiği zaman, İHD’nin, Diyarbakır Şubesi kurucu üyelerinden Vedat Aydın kürsüde, konuşmasını Kürtçe yapıyor. Vedat Aydın Kürtçe konuşmaya başlar başlamaz salonda homurdanmalar yükseliyor. Delegelerin, izleyicilerin bir kısmı Vedat Aydın’ın bu tutumunu protesto etmek için salonu terk ediyor. Vedat Aydın Kürtçe konuşmasını sürdürüyor. Divan başkanlığı, Vedat Aydın’ı uyarıyor. “Konuşmanızı kimse anlamıyor, Türkçe konuşunuz.” Vedat Aydın, Kürtçe konuşmaya devam ediyor. O sırada Avukat Ahmet Zeki Okçuoğlu kürsüye fırlayıp Vedat Aydın’ın konuşmasını Türkçeye çevirmeye başlıyor. Konuşma böyle sürüyor. Vedat Aydın’ı veAhmet Zeki Okçuoğlu’nu protesto etmek için başkanlık divanı salonu terk ediyor. O arada salonun yarısı zaten boşalmıştır. Vedat Aydın konuşmasını bu koşullar içinde tamamlıyor, kürsüden iniyor. ” “Ben Kürt Milliyetçisi Değilim!”- İsmail Beşikçi Tarih: 27 Ekim 2009 Salı Mevcut gelişmeler bana TBKP’nin 80’li yılların ikinci yarısında 141-42 ve 163. maddelerin kaldırılıp komünizmi yasallaştırmak için verdiği mücadeleyi hatırlatıyor.Ceza yasasının 141-142 maddeleri Komünizm propagandası ve komünist adıyla örgütlenmeyi, 163. maddesi ise dine dayalı örgütlenmeyi yasaklıyordu.Burada bir parantez açarak, Kürt halkının uzun yıllardır nice kayıplara yol açan varolma mücadelesinin anlamını küçültmek istemem. Sadece siyasi mücadele anlayışındaki benzerliklerden söz ediyorum. TBKP’nin yasallaşma mücadelesi ilerledikçe, demokratik alanlar da genişliyor, partinin açıkta görünen gövdesi daha büyüyordu. Ama buna rağmen, muhtelif çevrelerden ve hatta parti içinden bile, partinin illegal bir yapıyı muhafaza ettiği, partide illegallerin mevcut olduğu bazan zimnen, bazan yekten söylenir hale gelmişti. 

Simdi PKK’ya dönük silah bırakma çağrıları da buna benziyor. Kafasında kırk tilki dolasan devletin bunca yıldır yaptığı uygulamaları unutmak bir siyasi basiretsizlik örneği olmaz mi? Yazıyı redakte ederken, hükümetin kapatılan DTP üyelerine ve belediye başkanlarına dönük operasyon başlattığı haberi geldi ve yazıya yetişti. Tabii bu durum, Öcalan’in da sözünü ettiği yasal, demokratik mücadelenin sonuç alıcılığından, imkanların çeşitliliğinden bir şey kaybettirmiyor. Politika anlam üretme sanatından ziyade hayatin içinde zaten varolan anlamları yakalayıp konuşturabilme sanatıdır.

İste tam da bu nedenledir ki yasal mücadele alanları politikanın bu yönünü ustalıkla kullanabilmek açısından tüm siyasi hareketler için elzemdir. Zamanında, Öcalan kadar tecrit olmadıkları halde, TBKP’liler de kendi liderleriyle benzeri iletişim sorunlarını yaşamışlar, gövde ile başı ayırmaya çalışan girişimlere maruz kalmışlardı. Tıpkı DTP’ye neden Türkiye partisi olmuyorsun abes sorusunun mütemadiyen yöneltilmesi gibi TBKP’lilere de sadece kendileri için özgürlük istiyorlar suçlaması devamlı yapılır olmuştu.

Oysa o yasakçı maddelerin kalkması herkesin ifade ve örgütlenme özgürlüğüne katkı getiriyordu. Kürt özgürlük hareketine yapılan etnik mücadele eleştirisi de bu bağlamda yersiz ve temelsiz kalıyor. Tersine, Kürt halkının mücadelesi devletin yekpare yapısına, etnik karakterine yöneliyor ve o nedenle demokratik cumhuriyeti amaçlıyor. Bu doğrultu ayni zamanda Türkiye’de mevcut olan tüm kimliklerin devlet önünde eşit ve adil haklara sahip olması mücadelesi anlamında çoğulcu ve yol açıcıdır.

1930 Ağrı isyanının bastırılmasiyla birlikte, 19 Eylül 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Ağrı Dağı’nın doruğunda bir mezar ve mezarın içinde “muhayyel Kürdistan burada meftundur” yazılı karikatürle çıkmıstır.

1984 yılında ise Kürt özgürlük hareketi muhayyel ölüyü mezardan çıkarmayı, Kürt ulusal bilincinde ve vicdanında bir sıçrama yaratmayı basarmistir. Mücadelenin bugün geldigi asamada bu gerçegi teslim etmek hakikatli olmanin en önemli sartini olusturuyor.Türkiye sosyalistleri bu basariyi tabir yerindeyse sindirmek , hareketin devletin zorbaligi karsisinda ileri adimlar atmis oldugunu anlamak zorundadir. 

Bu söylediklerim tabii ittihatçi, kemalci geçmisiyle hesaplasip, enternasyonalist baglarini yeniden tazelemek isteyen bir sol için geçerlidir. Epey ayıp işledik, ne kadar üzerini örtmeye kalkarsak kalkalım, hakkımızdaki hakikati ve tarihi degistiremeyiz. Ama sadece enternasyonalist açidan bakarak da üzerimizdeki örtüyü kalıiramayız. Ayni zamanda vicdani bir ödev olarak kendi iç hesaplasmamızda, kendi sosyalist nefsimizde de bu soruna yer vermeliyiz.. Türkiye sosyalistlerinin Kürt özgürlük hareketine tarihten gelen bir vicdan borcu mevcuttur. Borcu ödemenin yolu hakikatli olmaktan geçiyor. Fanon’un ” Yeryüzünün Lanetlileri” kitabına o müthiş önsözü yazan Sartre’in dediği gibi gerillalar benimsenmek için, insan yerine konulmak için yeterince şövalyece davrandılar.
Şövalyelik sırası simdi sosyalistlerde. 

Yeni bir sol parti için çalışmaların yoğunlaştığı bugünlerde, kendimizi gerçekleştirebilecek platform arayışlarından ziyade bu acili halkın kendini gerçekleştirdiği platformları memleket sathına yaymak, herkes için adalet fikrinin barışa doğru anlam kazanması demek olacaktır. 

Muhtesem Özdamar/ Isveç 
Not: Baris ve Demokrasi partisine üyelik kampanyasını yürekten destekliyorum.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.