Hangi Devrimi Daha Çok Sevmeliyiz?

Muhteşem Özdamar - 27/05/2008 11:09:40 (816 okunma)


Hangi Devrimi Daha Çok Sevmeliyiz? 


Ben siyasi faaliyet açısından bakıldığında elbette 78’liyimdir. Ama 1968’de 14 yaşındaydım ve devrimci formasyonumu o yıllarda edindim. Dolayısıyla bir ayağım o kuşağın içinde sayılır.

Anımsadığım şeyler az değil.

Mesela sabah aksam Ruhi Su’dan ”Çanakkale Içinde Aynalı Çarsı ” türküsünü dinlerken hüngür hüngür vatan için göz yaşı döküyordum. Simdi belki kimileri bu satırları okurken hafiften gülümseyeceklerdir ama o yıllarda bıyığı terlesin terlemesin tüm genç insanları bu türden emperyalizm karşıtı bir vatanseverlik kaplamıştı.
Sanıyorum 1970 yılında, yatılı okulda okurken, aksamları etüd ağabeyinden gizli, Solohov’un ”Ve Durgun Akardı Don”’un yanı sıra Che’nin ”Gerillanın Günlüğü” kitabını okuduğumu anımsıyorum. Google’de yaptığım bir taramada kitabin ilk kez 1968 yılında ”Ant” yayınlarından basıldığını gördüm. Biri adalet duygularıma sevk verirken diğeri isyanıma güç katıyordu.

Bir, İki, Üç Daha Fazla Vietnam” haykırısı tekil ve bağlamsız bir slogan değildi. Marcuse’den etkilenenlerin yanı sıra, Cezayir’in Fransız sömürgeciliğine karşı yürüttüğü bağımsızlık savaşının da üzerimde hayli etkili olduğunu hatırlıyorum. Cezayir asilli Enrico Macias’in ” Ülkemin Güneşini Terk ettim” dizelerini hala mırıldanabiliyorum.

Franz Fanon’u ve ”Dünyanın Lanetlileri” kitabini bugün bile hayırla yad ediyorum.

12 Martta evimizi polisler bastığında, adamlar bir taraftan yüzücülükten kazandığım teneke madalyalarımı tırtıklarken öte yanda odanın duvarında asili duran Che posterini yırtmayı ihmal etmiyorlardı.

Geçiş dönemi kuşağı diyebileceğimiz biz yastakiler iyi okuyan ve tartışan bir kuşaktık. Yaşımız pratik politik faaliyete izin vermiyordu. Üniversitede örgütlenmeler yükseliş halindeydi ama lise örgütlenmesi henüz gündeme girmemişti. ( [b]Dev-Lis çok sonraları gündeme gelecekti.[/b]) Bedreddini, Pir Sultani biliyorduk, Kemal Tahir en iştahla okunan yazarlardandı.

Ama Marksizm-Leninizm ne yazık ki Pulitzer’in eline bakıyordu. Daha sonraları yayınlanan temel kitaplarda ciddi çeviri sorunları vardı. 12 Mart döneminde birkaç arkadaşla birlikte yaptığımız Lenin’in ”Emperyalizm” kitabi çevirisi sırasında önceki tercümelerde koca koca paragrafların atlandığını, kimi bölümlerin bastan aşağı tahrif edildiğini gördüğümüzde nasıl dehşete düşmüştük tarif edemem.

68 bir isyan hareketidir. Adalet, eşitlik ve bağımsızlık duygularının harekete geçirdiği bir isyan. 68 devlete karsi silahlı bir başkaldırmadır. Yanlış söylemler ve yöntemlerle yapılmış doğru ve hakli bir isyandır!

68 iki kutuplu dünyada, bugün algıladığımızdan çok farklı işlevselliğe sahip emperyalizm koşullarında gerçekleşmiş bir isyan hareketidir. Emperyalizm, dünyasal ilişkilerin geliştiği günümüzde farklı politikalar izlerken, soğuk savaşın hakim olduğu, ”sosyalist ülkelerle” ilişkilerin belirleyici olduğu koşullarda daha değişik yönelimler geliştiriyordu. 

Aynı yıllar, tüm dünyada ulusal kurtuluş savaşlarının gelişip, her yerde bağımsızlık ateşinin körüklendiği yıllardı. Emperyalizme bağımlı, sosyalist ülkelere saldırıda her an bir atlama taşı olarak kullanılabilecek bir NATO ülkesinde bu durum vatanseverliği körükleyici bir faktör değil midir? 

Türkiye sol hareketinin geçmişi, ülke sosyalistlerinin kendi geçmişleri hakkındaki bilgileri ve bakış tarzları ise bir başka sorundur ve bunun 68 hareketinde bugün dahi şikayetçi olduğumuz ulusalcı damarın varlığında temel bir rolü olduğunu düşünüyorum.
Bir kere, o zamanlar bugüne oranla müthiş bir bilgisizliğin hâkim olduğunu söyleyebilirim. Mete Tuncay’ın ”Türkiye’de Sol Akımlar” kitabini saymaz isek, eski ajan Aclan Sayılgan’in yazdıkları biricik referans kaynağı idi. Komünist hareketin kurucuları olarak kabul edilen ( ki bu ciddi yanlışlık hala ısrarla sürdürülüyor) Mustafa Suphi ittihatçi, Ethem Nejat ise Türkçü idiler. Türkiye komünist hareketi daha emekleme yıllarında enternasyonalist bağlarını yok saymıştı.

68 hareketinin kendisinden önceki kuşaklarla olan bağı da hayli zayıftı ve bu daha ziyade önceki kuşaklara ait bir zafiyet olarak telakki edilmelidir. 68 hareketinde de etkili isimler olan önceki kuşak temsilcilerinden Mihri Belli’nin cuntacı eğilimlerini, MDD (Milli Demokratik Devrim) hareketinin ulusalcı karakterini tekrara gerek yok. Ya Türkiye komünist hareketinin en önemli fikir ve eylem insanlarından biri olan Dr.Hikmet Kıvılcıml’nın 12 Mart darbesini ” ordu kılıcını attı” çığlığıyla heyecan içersinde karşılamasına ne demeli?

68 hareketindeki jakoben ve ulusalcı ana damar ( böyle diyorum zira 68 hareketi de kesinlikle yekpare değildi) aynen kendisinden önce gelen komünist kuşaklarda mevcut olan zaafiyetlerle malul olmuştu. Bu zaafiyetlerin kaynağında ise, Marksizm’in Leninist kavranışı yatıyordu. Dolayısıyla hesaplaşma olacaksa, bu, öncelikle ana yuvasına oturtularak yapılmalıdır.

Şimdilerde, 68’le ilgili tartışmaları izleyip yazıları okuduğumuzda, demokrasiden söz edildiğinde çoğunluk ballandıra ballandıra FKF ( Fikir Kulüpleri Federasyonu) seçimlerini anlatıyorlar ve ben şaşırıyorum. Peki o meşhur FKF seçimlerinde kafa göz yarmalar ne oluyordu? Milli demokratik devrim- sosyalist devrim tartışmalarıyla birlikte (TİP) Türkiye İsçi Partisinin muhtelif ilçe binalarının basılması, kongrelerin zor eliyle ele geçirilmesi demokrasiyle ne ölçüde bağdaştırılabiliyor?

Demokrasi eksikliği bence 68 hareketinin en ciddi zaafıydı ve bu hareketten önemli sayıda insanin hala ulusalcı sularda kulaç atmasının en önemli nedeni demokratik davranış ve düşünce hususundaki yeteneksizlikleridir.

Var olan otoriteye ayni yöntemlerle, otorite yani güç kullanarak karşı koyma geleneği ne yazık ki ardından gelen kuşaklara da aktarıldı ve bunun izlerine hala rastlanabiliyor.
Bakin DTP’nin çatı partisi önerisiyle ilgili yapılan bir soruşturmada Birgün gazetesinde neler söylenebiliyor: ” …Buna ek olarak ( bir önceki cümlede solun emek hareketiyle ilişkisindeki kopukluktan söz ediyor. M.Ö) solun krizini derinleştiren iki siyasal olgu var: Kürt sorunu ile laiklik/siyasal İslam sorunu. Bu sorunların demokratik bir çözüme kavuşturulmaması solu esas mecrasından uzağa sürüklüyor. Bu kronik sorunlar solu büyük ölçüde demokratikleşmeyle, siyasal özgürlük sorunuyla sınırlıyor; sosyal adalet ve eşitlik mücadelesine yoğunlaşmasına zorlaştırıyor.” ( Aziz Çelik, Birgün, 14 Mayıs 2008, siyahlar bana ait.) 

Son günlerin moda deyimiyle söylersek salak olmadığımız için nihai cümlenin gelişinden ve ara nağmesinden pekala anlıyoruz ki, sol politik iktidarı hedefleyen devrim mücadelesinden böylece kopmuş oluyor. Ama tabii bu sakilde ifade edildiğinde, yazar, uyanık bir hamleyle, gerçekte kimsenin cevabını bilmediği bir soruyu, [b]”devrim sonucunda nasıl bir sosyalizm kurulacağı” sorusunu da bertaraf etmiş oluyor[/b]..

Demokrasiyi hedefe giden yolda bir araç olarak görme hastalığı yeni değil. Bu araçsallaştırma sosyalistlerin başına Lenin’in ”İki Taktik” kitabını yazmasıyla musallat oldu. O günden bu yana muhtelif isimler altında ( milli demokratik devrim, ileri demokrasi, ulusal demokratik devrim vs.) demokrasi hep ara bir hedef, kullanılacak bir araç olarak görüldü. İnsanlık tarihinde aslında hala yeni bir olgu sayılabilecek olan ve mükemmel aşamasından hala çok uzak duran seçim olgusunun sosyalist hareketlerce nasıl zaman zaman hor görüldüğünü ve bu nedenle yeterince dikkat ayrılmadığını biliyoruz.

Demokrasiyi bir bütünsel amaç olarak, yanı sınırlı ve geçici bir politik hedef olmaktan ziyade gündelik hayatın tüm hücrelerine kadar inen kalıcı ve sürekli hareket içinde bir yasam tarzı olarak görmeden, iktidar mücadelesini tüm toplumsal-kültürel alana yaymadan ”sosyal adalet ve eşitlik” ülkülerinin bir ”kılıç darbesiyle” gerçekleşeceğini anıştırmak mevcut sol hareketin atıllığının ve insanlardan kopukluğunun asil nedenidir. Diyeceğim sol ”asil mecrasından” asil iste o zaman kopmaktadır, tıpkı 68’de ve onu takip eden gelen yıllarda iki kuşağın ardı ardına hazin bir şekilde yaşadığı gibi. Öyle olunca solun ulusal damarının canlı kalması ve genç kuşakları yeni maceralara sürüklemesi tehlikesi ne yazık ki ciddi bir tehdit olarak önümüzde duruyor.

68’den günümüze kalan ve büyük acı ve ızdıraplara mal olan en önemli dersin bu olduğu inancını taşıyorum. Devrim istemek ve bunu yüksek sesle haykırmak belki soylu ve kahramanca bir davranıştır. Ama yoksulların, mağdurların, lanetlilerin sosyal, ekonomik, kültürel yaşamlarında irili ufaklı iyileştirmeler elde etmek için sıradan isleri başarmak zahmetli ve ayni zamanda o denli keyifli bir istir. Devrim dediğiniz şey de zaten bu zahmetlerin ve keyiflerin mütevazı bir birlikteliği değil midir? 

Muhteşem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.