Hissiyatın Diyalektiği

 Muhteşem Özdamar - 17/10/2007 14:47:30 (520 okunma)


Hissiyatın Diyalektiği 

Bir garip ruh hali içinde olup bitenleri izliyorum. Televizyonda haberler ve masa başı konuşmalarından gazetelerdeki köse yazarlarına kadar gördüğüm ve okuduğum her şeyden dehşete kapılıyorum.
” Ya sev ya terk et ” söylemine dayalı o Türk hissiyatı sınıf ve meşrep farkı gözetmeksizin adeta herkesin ortak benliğinin bir timsali gibi görünüyor.
Kuskusuz bu yanıltıcı bir görüntü, haksizlik etmemek gerekiyor.
Ama ” politically correct ” olmak adına yazılıp çizilenler insani böyle bir görüntünün vehmine kolayca kaptırabiliyor.

Malum geçenlerde Che’nin ölüm yıldönümüydü.Che’nin yürüttüğü gerilla mücadelesi üzerine muhtelif yazılar yazıldı. O’nun efsanevi kişiliğinde gerilla kavramı bir kez daha olumlulandı.Bunda elbette tuhaf bir şey yok.

Ama is PKK’ya gelince gerilla kavramı ayni ağızlarda birden farklı anlamlar yükleniyor.
Kürt hareketi ile PKK olgusu birbirine nedense bir türlü yakıştırılamıyor, gerilla eylemleri artık farklı, tabii son derece olumsuz, anlamlar yükleniyor.

Gerilla Türk ortak hissiyatının yumuşak karnına bir bıçak gibi saplanıyor ve rencide edici bir kavram olarak kullanılıyor. Che’nin hikayesindeki büyüleyiciliğin tersine.

Sol kökenli, Ulusal TV’de, program arası yayın yapılıyor. Bir şehit mezarı basında bir oğlan çocuğu selam durmuş, alt yazı geçiyor: ” Feda olsun.”Ölümü olumlayan, sabi çocuklar üzerinden mezarlık propagandası yapıp ardından gerillaya lanet okuyan satırlar ruhumu sarsiyor.Ardından,Mesut Mercan’ın, iç parçalayan sesinden Doğu Tabletleri şiirinden parçalar okunuyor. 

Öyle bir hava var ki, sanırsınız Türkler, Kürt hakim sınıflarının baskısına başkaldırıp harekete geçmişler.Olaylar bu kadar ters, bu denli çarpık bir duruma gelmiş.
Ulusal kanal, kendisini seyreden Türkleri, ortak hissiyatın içine almış bir güzel yoğuruyor.Solculuk ve antiemperyalizm adına.

Oradan başka bir kanala zıplıyorum. Samanyolu TV. sani cumhuriyetçilerimiz program yapıyorlar. Arada bir sürü doğrunun yanı sıra, iş PKK’ya geldi mi, Şahin Alpay endazeyi hepten şaşırıyor.Kürt sorununu PKK sorununa indirgediğini fark etmeden generallerin hoşuna gidecek vokabülere başvurmakta beis görmüyor.
Türk hissiyatına ortak olacağım derken yüz binlerce Kürt insanini yaraladığını anlamıyor.Sanki ortada sadece Türk şehitler varmış, Kürtlerden kimse ölmüyormuş gibi, ” ya sev ya terk et ” söyleminin, sözüm ona tarafsız liberal versiyonuna çanak tutuyor.

Kürt ulusal hareketinin geçirdiği evrimi unutmayı alışkanlık haline getirdik diyelim.
Ama barısın unutulup savaş çığlıklarının her yükselişinde ve bunun sonucunda şehit ailelerinden gelen her hıçkırıkta Türk ortak hissiyatına dayanarak fikir belirtmek ve generallerin oyununu oynamak.

Maalesef Türkiye solunda, Kürt ulusal hareketine en hafif deyimiyle saygılı olmak zorunda olan sosyalist hareket içinde ciddi bir zafiyet göstergesi oldu.
Kemalcilik, ulusalcılık, ben-merkezcilik, tepeden inmecilik, anti demokratizm vb bir dolu hastalıkla malul sosyalist hareketimiz eger ortak vicdan hareketi yaratmak istiyorsa 
Öncelikle ” siyaseten doğru olanı ” değil, akıntıya karşı kürek tutmayı tercih etmelidir.Ancak o zaman insanların güvenini kazanıp onlara yakınlaşmayı başarabilir.
Ancak o zaman o insanlardan aldığı güvenle yumruklarını göğsüne vurmaya hak kazanabilir.

Bir Kürt ortak hissiyatının da olabileceği ve bu his ortaklığının neler hissettiğini sorgulamak nedense kimsenin aklına gelmiyor.Bir ortaklık, birliktelik yaratmak ancak ve ancak o ortaklığın temelini oluşturan öğeleri, mevcut durumda Kürt insanlarının duygularını anlama çabası göstermekle olur.
Unutmayalım. PKK sadece Türkiye Kürdistan’ında değil, tüm Kürt coğrafyasında etkili bir harekettir. Bu etki örgütsel olmaktan ziyade, hissiyata, ortak kimliğin ve ezilmişliğin yarattığı ortak duygulardan kaynaklanmaktadır. PKK Kürt coğrafyasında isyanın, başkaldırının ve kendi kimliğini yeniden ele geçirme hareketinin adıdır.Tarihin hiçbir döneminde barış çubukları tek taraflı bir hissiyatı temel alarak yakılmamıştır.
Ortak vicdan hareketinin yaslanacağı meşruiyet hissiyatın diyalektiğinde yeşerebilir ancak.

***

18. yılıma girdiğim sürgün hayatımda geçenlerde bir şey fark ettim. Geçenlerde dediysem bir yılı geçiyor fark edeli. Durum vaziyetini anladığımda sarhoş gibi olduğumu, kelimelerle tarif edilemeyecek bir şok yasadığımı anımsıyorum.
Söylemesi ayip bir süre önce eve çanak anten koydurduk. O sayede Türkiye bize bir hayli yakınlaştı, adeta her şeyden haberdar olur hale geldik maaile.

Muhtelif kanallarda muhtelif dizi ve programlar sayesinde memleket oturma odamızın içinden bize el sallar oldu.Hele Yeditepeli şehrimden o inanılmaz kareler dökülmeye başladığında anladım ki sürgün sadece ruhumda ve kalbimde değil, hafızamda derin yaralar açmış.Karsımda duran İstanbul görüntülerine donuk gözlerle bakıyordum.
Bir şey ifade etmiyordu. Derinlemesine bir boşluk ruhumu sarmıştı.Yedi tepeli şehrin hayali hayalimden uçmuş gitmişti.Şehrimi kaybetmişim. Şehir beni kaybetmişti.
Birkaç gün sonra, eski Galata köprüsünün kaldırıldığını öğrendiğimde iyice perişan oldum.Bir kare daha yitmişti. O köprüyle birlikte anılarımı, geçmişimi bir kez daha kaybediyordum.Yapacak bir şey yoktu. Çaresizliğe isyandan öte.Sefahat kentini terk ederken geriye baktığınızda her şeyin taslaşması gibi bir duyguydu yasadığım.
Sadece sürgünde ve sürgünü yasayanlara ortak olan bir his.

Doğduğun ülkeyi, yasadığın toprakları, çocukluğunun ve okul günlerinin geçtiği sokakları ve mahalleri canlandıramamak, sürgündeki insanin yasadığı ızdıraptr.
Balkonuna kaçan topları bıçakla parçalamayı marifet saydığı için 
Biz mahalle çocuklarınca ” Çamur ” lakabına layık görülen teyzenin oturduğu mahallenin sureti halini hatırlamamak sürgündeki insanin acısıdır.

*****

Yine yıllar önce Strokholm’de bir Kürt arkadaşla sohbet ediyoruz.Unutmuş, tatile gidip gitmediğimi soruyor.Neden gitmediğimi, gidemediğimi hatırlatınca kendince teselli ediyor.

- Zor tabii, ama senin gidemesen bile özlediğin bir memleketin var. Bizim o da yok. 

Özlediği bir memleketi olmak. Kafama saksı düşüyor. O güne kadar hiç düşünmediğim bir hakikati öğreniyorum.Mağdurlukta dahi eşit olmadığımızı fark ediyorum. Gözlerimde hüzün dolu haleler çöküyor.Orada bir yerlerde, aklimin ve ruhumun ve kalbimin bir yerlerine yerleştirdiğim memleket suretlerinin kaybolmasından hicap duyarken bu hicabı yasayamayanlar olduğunu düşünmek insani ürkütüyor.Özleyecek bir memleketimin olmasından ilk kez utanıyorum. Bunda bir kabahatim olmadığına dair yemin üstüne yemin etsem dahi utancımı hafifletmeye yetmiyor. Kursun gibi ağırlaşmış vicdanimi ne kadar okşasam kar etmiyor.

Hasret ve sürgün ortak paydasında bile eşitlenmekte zorlanırken nasıl bir empatiden söz edebiliriz?

Tek kutuplu, sadece artısı olan, eksisi bulunmayan bir empatiden söz edilebilir mi?
Sadece Türk ortak hissiyatının hakim olduğu, öncelik kazandığı, öteki hissiyat üzerinde baskı kurduğu ve bir hissiyatın aşırı hassaslaştığı bir hisler dünyasında şiddetsizlik vaazı. Hangi hissiyata ortak olabilir? Kendinizi bir kez olsun, oğlu veya bir yakini dağa cıkmış ve her gün Türk ortak hissiyatından gelen ” alçaklar, katiller, teröristler ” salvolarıyla yasayan insanların yerine koyun! Kendinizi bir kez olsun, kendi halkından insanları ” lanetleyin ” diyen zorlamalara karşı koyarak ömürlerini törpüleyen insanların yerine koyun ve onların ruhunda yankılanan fırtınaların sesini dinlemeye çalışın!

Ancak o zaman, o fırtınanın sesini hissetmeye başladığınızda şiddetsizliğin sesini duymaya başlayabilirsiniz.Vicdandan siyasete giden yolu kısaltabilmek iki ve hatta daha çok kutuplu empatiler kurmaktan geçiyor. 

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.