" Imagine - Elveda Lenin”

Muhteşem Özdamar - 15/11/2007 0:46:14 (487 okunma)


" Imagine - Elveda Lenin”

Murat Belge Milliyet’in Kitap ekinin ekim sayısında Berna Turam’in ” İslam ile Devlet Arasında ” adli kitabini tanıtıyor.
Turam’in İslami hareketi anlatırken iki temel kavrama dayandığını söylüyor.
Birincisi confrontation, yani yüzleşme, karsı karsıya gelme, çatışma.
Diğeri ise engagement. Belge, kavramı nasıl açıklayacağını bilemediğinden çatışma kavramıyla ise başlıyor. Engagement kavramını çatışmanın tersi olarak algılamamızı istiyor.

Engagement ” kavga etmeyelim, gelin tartısalım ” tavrıdır diyor Belge.
Bu ikilemden sola da pay düşüyor. Belge solun yıllar ve yıllar boyu çatışma temelinde politika ürettiğini söylüyor.

Hep Leninist, Stalinist ve Troçkist olan solun çatışmayı yeğlemesinden ötürü angajmana dönük bir politikayı değil üretmek, anlamasının dahi mümkün olmadığını ifade ediyor.

Bugünlerde, kısa ama anlamlı bir ömür süren Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin ( Türkiye İsçi Partisi ile Türkiye Komünist Partisi’nin birliği) faaliyetinde en önemli harcı oluşturan Kutlu ve Sargın’in Türkiye’ye dönüşlerinin 20.yıldönümü kutlanıyor.

Bu kutlama, Türkiye komünist hareketinin tarihini araştırmakla görevli Tustav’in öncülüğünde yapılıyor.

Umarım toplantıya katılanlar, ” partiyi kurtaramadık, tarihin içinden geçerken bari kendimizi kurtaralım ” anlayışından uzakta, TBKP’nin gerek varlığı süresince, gerekse kapanışının ardından gelişen birlik partileri döneminde pek hatırlanmayan birlik-yenilenme-yasallaşma seklinde özetlenen yeni politikalarının günümüz solu açısından ne kadar önemli olduğunu vurgulamayı ihmal etmezler.
Türkiye’de faaliyet gösteren mevcut sosyalist partilerin ve muhtelif sol girişimlerin programlarına baktığımızda, büyük çoğunluğun 20 yıl öncesinde dile getirilen yenilenmeci görüşlerin bir hayli uzağında olduğunu görüyoruz. Bu durum elbette kaygı vericidir. Ama ayni zamanda nasıl bir sola ihtiyaç var sorusunun yanıtıdır da. O nasılı bulabilmek için önce olumsuzdan, yani nasıl olmaması gerektiğinden başlamak şart oluyor. 

1987 yılının kasım ayı öncesi ve sonrası Türkiye, komünist liderlerin memlekete dönme talebiyle ve eylemiyle çalkandı durdu.

Türkiye komünist hareketi bu cesur hareket sayesinde tarihinde görülmemiş ölçüde bir meşruiyet kazandı. Neden, niçin, sırası mı, hesap nedir tarzı sağdan, soldan ve hatta parti içinden gelen bindir türlü provokatif sorunun tek bir hedefi vardı: İki liderin ve onların bu eylemini destekleyen insanların dişiyle ve tırnağıyla kazandığı meşruiyete gölge düşürmek.

Kutlu-Sargın, dönüş eyleminin sorumluluğunu ve bedelini elbette ödediler. Ama eylemin kendisi toplumsal hafızada hakli yerini aldı. Bu meşruiyet daha sonra partinin kamuoyunda ciddi sesler getiren ve solun tarihinde ilk kez gerçekleştirilen eylemlerle Türkiye siyaset tarihine kazındı. Özellikle Kutlu-Sargın’in açlık grevi süresince gerçekleştirilen ” Ben de komünistim ” imzalı dilekçe eyleminden 141-142’yi tarihe gömen arkeolojik kazili zeka dolu eylemler dizisi yukarıda sözünü ettiğim bağlantı kavramının bende yarattığı duygu ve davranış birliğine delalet ediyor.
O eylemler işte çatışma yerine angajmana dayanan yeni bir politik anlayışın kamuoyunda ortaya çıkan ilk ürünleriydi. Bu eylemlere, parti üyelerinin kamuoyunda tanınmış yüzlerce kişiyle açık kimlikleriyle yüz yüze yaptıkları görüşmeleri de eklemek gerekiyor. Bu faaliyet tarzı işbirliği-mutabakat anlayışına dayanan yeni bir çalışma tarzının ve onun üzerine inşa edilecek olan yeni politik kültürün ilk pratik habercileriydi.

Angajman, o yılların TBKP’lileri için, işbirliği, mutabakat, zeka ve akil dolu davranış ve eylemler, üstünlük kurmak yerine empati göstermek, politikaya yerinde ve aktif müdahaleler yapmak demekti.

Angajman, hakikatin tekeline sahip olunduğu vehmiyle her şeyi bilen öncü davranışlar sergilemek yerine, var olan hakikati paylasan ve ulaşılmak istenen hakikate ise başkalarıyla birlikte yürümekten keyif alan demokratik bir tutumu öngörmek anlamına geliyordu.

Angajman, hayalleri yeni bir dil ve müzik esliğinde sunmak, yeni okumalar yaratmaktı.

Angajman, yasal kuruluş kongresinde ” Imagine ” çalmaktı.

TBKP, aslında kendini yok etmek üzere kurulmuş bir parti idi. Geleceği olmayan, belirli bir misyonu tamamladıktan sonra kendini yok edecek olan bir partiydi.
Aradan bunca yıl geçtikten sonra bunu söylemek kuskusuz kolay geliyor. O dönemde partinin bu gerçeğini anlamış olanların bir hayli az olduğunu söyleyebilirim.
Parti belgeleri incelendiğinde görülecektir ki, partinin getirdiği en önemli programatik yenilik Leninizm’den kurtulma arzusudur. Bu arzu kuskusuz çok net söylenmiyordu, söylenemiyordu.

Belgeler hep belli bir ikilemi yaşıyor, bir yandan Leninizm’den kopuş çabası gözlenirken, diğer yandan eski söylemlerle bu çabalar gölgeleniyordu.Söz gelimi parti içi demokrasiye ciddi vurgular yapılıyordu. Parti içi demokrasinin gelişmesinde yasallık en önemli araç olarak görülürken, Leninist parti anlayışından kurtulmanın en önemli göstergesinin seçimler olduğu unutuluyordu. Öyle ki, yasallaşmayı bir siyasi hedef olarak önüne koymuş ve bu uğurda genel sekreterlerini, yani en tepe yöneticilerini memlekete göndermis bir parti, illegalde kongre topluyor, hangi şartlarda ” seçildiği ” ve neyi temsil ettiği belli olmayan delegelerle merkez yönetimini belirliyordu. Özcesi, Leninist partiden Leninist yöntemlerle kopmaya çalışılıyordu. Türkiye solunun Lenin’den kalma iflah olmaz hastalığı olan demokrasiyi küçümseme kötü alışkanlığı hala belirli ölçülerde devam ediyordu. Bu hastalığın bugün dahi sol çevrelerde sürekli nüksettiğini gözlemlemek mümkündür.

Yenilenme anahtar sözcük haline gelmişti. Gelmişti ama yenilenmenin önünde ciddi handikaplar söz konusuydu.

Bunlardan en basta geleni parti içi demokrasi fikrini geliştirenlerin o konuda bizzat ” sabıkalı ” konumda olmalarıydı. Söz konusu yöneticiler, çok değil daha birkaç yıl öncesinde, parti içinde yenilenmenin ateşini yakanların tasfiye edilmesinde ya belirgin bir rol oynamışlar veya suskun kalmışlardı. Bu yönetici kesim, tüm TBKP dönemi boyunca bu ” sabıkayı ” sırtında bir yük olarak taşıyacaktı ve parti içinde geliştirilmeye çalışılan demokratik hava her daim bir samimiyet ve güven sorunu yasayacaktı. Düşünebiliyor musunuz, yenilenmeye ilişkin ilk programatik görüşleri geliştiren parti üyeleri ( bunların arasında merkez yöneticileri de mevcuttu) partiden bu görüşleri nedeniyle uzaklaştırılırken, uzaklaştırma kararını alan ve/veya uygulayan yöneticiler birkaç yıl sonra benzeri görüşleri vaaz etmeye başlıyorlardı.
Diğer ikinci handikap birleşik partinin taraflarının birleşmenin sancılarını henüz tam anlamıyla kavrayamamış olmasıydı. Olayların hızlı akısı ne parti yönetimine ne de parti tabanına birleşmenin sorunlarını hazmedecek ve onları çözümleyebilecek zamanı vermişti. İki ayrı politik kültür ve çalışma tarzından gelen insanların ayni pota altında kaynaşmaları için partinin ömrü yetmedi.

TBKP’nin, sosyalizmin çöktüğü bir dönemde ve dünyanın yeni çalkantılara gebe olduğu şartlarda, Türkiye solunun bugün hala ızdırabını çektiği Leninci anlayışlardan uzaklaşma görevini önüne koymuş olması son derece saygıya değerdir. Kuskusuz bu yolda atılan adımlar yarim ve güdük kalmıştır. Ama TBKP’nin Türkiye soluna getirdiği kimi tezlerin bugün hala asılamamış olduğu dikkate alınırsa, Türkiye’nin hâlihazırda yeni bir solaihtiyacını dile getirdiğimizde birleşik partinin yasadığı paha biçilmez deneyimi yabana atmamalıyız. Leninizm’den arınmış bir sol ihtiyacı mutlaka geniş sol çevreleri saracaktır. 

Muhtesem Özdamar/İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.