İnsan Kalbini Güneşe Doğru Tuttuğunda

Muhteşem Özdamar - 12/12/2007 18:01:13 (654 okunma)


İnsan Kalbini Güneşe Doğru Tuttuğunda 

Acınız, anlayışınızı saklayan kabugun kırılışıdır. 
Nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi Güneş’i görebilsin diye 
kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz. 
Ve eğer kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini 
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız, acınızın, neşenizden 
hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;
 

Halil Cibran ” Acı ” Şiirinden.


Geçenlerde Nazım Alpman bir yazısında Süryanilerin Mardin’e dönüşlerini anlatıyordu.
Dönenlerden birinin kullandığı ” buralar insanlık kokuyor ” sözleri bir anlamda göçmenlik acısının da özlü tarifi oluyor. İnsan sonunda hep köklerini arıyor, tarihin ve toprağın içinden kopup gelen o köklerdeki kokuyu arıyor. İnsanlığı, göçmenlikte değil, doğup büyüdüğü yerlerde, kendi tarihinde, kendi coğrafyasında bulacağına inanıyor.

Bu nedenle artik dönüş havasına girmiş olan göçmen insan tecrübesiyle öğrenmiştir ki o kokuyu asla hiçbir yerde bulmak mümkün değildir. Kendimden biliyorum.
Hayatin ne garip tecellisidir ki, bir takim insanlar onca yıl göçmenlikten bıkıp köklerini aramaya baslarken, bir başka kesim ise yeni ufuklar bulmak ümidiyle uzaklara yelken açıp daha göçmenlik esiğinden içeri adim atamadan yitip gidiyorlar. Ege denizinde sulara gömülenler gibi.

İnsan, insanoğlunun bu kaderini, daha doğru bir deyişle kadersizliğini görüp yaşadıkça kahrediyor. Bir gün döneceğini bile bile, dönmese bile hep o dönüsün hayaliyle yasayacağını bile bile köklerini terk etmek insana özgü olsa gerek. Hayat bir av ise insan da sanırım bir avcı misali, gezinir duruyor. 
Hepimizin basına geldiği olur. Olmadık yerde ve olmadık anda canimiz olmadık şeyler çeker. Bunca yıllık sürgün hayatımda nedense hep yaz helvasına kurban gitmişimdir. Belki artik buralarda dahi herseyin alasının bulunmasından ve sadece yaz helvasının eksik olmasındandır, bilemiyorum. Malum küreselleşmeyle birlikte en çok küreselleşen şey, yiyecek maddelerinin dolaşımıdır. İnsanlar mutlaka alıştıkları damak tadlarını beraberlerinde taşıyorlar. Annem her gidiş gelişinde el çantasına hep birkaç kilo mihaliç peynirini, özel tuzlanmış sele zeytini falan sokuşturmayı beceriyor.

Yiyecek isi kolay olmasına kolay oluyor da en çok özlediğim seye çok şaşıracağınızdan hani nerdeyse eminim. Söyle ocaktan tavsan kani demli çay söyleyip, simitle birlikte lüpürdete lüpürdete içmek. Garson çocukların çay tepsisini sallaya sallaya bağrışmalarını dahi özlediğimi itiraf etmeliyim. Kahve ocağı esnafların yoğun olduğu bir yerlerde kuruluysa, her esnafın ocakçıda bir hesabi olurdu. Anımsadığım, her çay ısmarlanışında, beyaz tebeşirle o esnafın hesabına bir çarpı atılır, hafta sonu hesaplar tahsil edilirdi. Hala öyle midir acaba?
Şimdilerde, yani TV-radyo ve Internet tekniğinin var olduğu koşullarda sürgünlük etmek elbette farklı oluyor. Ne bileyim, söz gelimi Malta sürgünleriyle karşılaştırıldığında halimize şükür bile edebiliriz. Sahi, Malta sürgünlerinin mektuptan başka bir şansı olabilir miydi memleketle, yakınlarıyla, dostlarıyla haberleşebilmek için?
Yalnız söyle bir durum var. İmkanlar ne kadar gelişmiş olursa olsun, sürgün insani zaman içinde memleketle ilgili kafasında, hayalinde mevcut olan resmi kaybediyor. Bu yitirmenin sonucu feci olabiliyor. Artik mesela hayal edemez olabiliyorsunuz. Resimlerle birlikte tasavvur yeteneğiniz de etkisini kaybetmeye başlıyor. Geçenlerde öğrendim. Meğer Galata köprüsü kaldırılmış, yerine yeni bir beton yığını konmuş. O köprüyle birlikte dünya kadar anim ve hayalim de kayboldu gitti. Simdi ne köprünün eski-yeni halini tasavvur edebiliyorum, ne anılarımı anımsayabiliyorum. Onların geri gelmesi için benim orada olmam gerekiyor herhalde. Alin size bir dönüş gerekçesi daha. Süryani göçmenin ” insanlık kokuyor ” demesi bundan. Orada kendini buluyor adamcağız, tıpkı benim de bir gün bulacağım gibi.

Göçmen küreselleşen dünyanın simgesi haline geliyor. Hem orada hem burada olusuyla, hiç bir yere sığamayışıyla, bir oraya bir buraya gidiş gelişiyle, dönüsü, geçmişi arayışı ve o geçmişle yüzleşme isteğiyle göçmen insan yeryüzünün iç içe geçişliliğine, birbirine benzeyişine ve bu benzeyişteki essizliğe timsal oluyor. 
Alpman’in Süryanisi Mardin’in Midyat kazasında, yani kendi tarihinde ve coğrafyasında, kendi kültüründe insanlığın kokusunu buluyor. Bunun için dere tepe yol ve ülke aşmayı zorunlu görüyor. 
Göçmen insan, sevgili arkadaşım Ferhat Kentel’in deyisiyle, yeryüzündeki sınırlar içinde sınırsızlığı ifade ediyor, var olan sınırların ihlalinde anahtar rol oynuyor.
Göçmen insan, o sınırdan bu sınıra koştururken, yani sınırları ihlal ederken, firar halinde olduğunun ve o firarin sonunda bir ilticaya varacağının bilincindedir. 
O ilticanın dibinde ise, sınırları olmayan tarihin ve coğrafyanın egemen olduğu insanlık ülküsü yatmaktadır. O zaman, iste o zaman çekilen acıların hakikaten ” az harikulade olmadığını ” göreceğiz.


Muhtesem Özdamar/ Isveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.