İsçilerin Sabo'ları

 Muhteşem Özdamar - 06/05/2008 10:20:49 (715 okunma)



İsçilerin Sabo'ları

İsveç’te 1 Mayıs gösteri ve yürüyüşleri saat 12’den önce başlamıyor. Neden böyledir doğrusu bilmiyorum, belki ehli keyf olduklarından. Ama İsveç’te sınıf mücadelesinin 8 saatlik is günü saatleri arasında yürütüldüğünden emin olabilirsiniz! Onun dışında kalan saatler özel yasam alanına girer!

Neyse, durum böyle olunca, sabah maaile Türkiye TV kanallarının başına geçtik. Oradan oraya zıplayarak yaşananları izliyoruz. 8 yaşındaki oğlum gözleri fal taşı misali açılmış meseleyi anlamaya çalışıyor. Oğlan belli en çok renkli su püskürten panzerlerden etkilenmiş, bu sabah okula gittiğinde öğretmenini görür görmez onları anlatmaya başladı. Panzerler su bombalarını acımasızca insanların üzerine salarken, aklıma 1974 yılındaki Kerim Yaman’ın cenazesi aklıma geldi. 12 Mart darbesinden çıkış günleriydi, devrimci kabarışın ilk sinyalleri veriliyordu. Yanlış hatırlamıyorsam o cenazede kullanılmıştı su panzerleri ilk kez. Yoksa Site yurdunda öldürülen arkadaşımızın cenazesinde miydi? Geçmiş zaman, pek emin değilim.

Bir ara kortejde kopukluklar yaşanmış, insanlar oraya buraya dağılmışlardı. Panzerler, rast geldikleri her kalabalığı su toplarıyla bombalıyorlar, arada bir renkli sular fışkırtıyorlardı. Panzerli su ve boya saldırısına ilk uğrayan bizler olduğundan çok şaşkındık, panzerleri nasıl durduracağımızı bilemiyorduk.

Bombaları yiyip, üzerimiz renklenince, bunların boya olduğunu anlamıştık. Su bombaları, hele biraz yakin mesafeden yendiğinde insani bayağı sersemletiyordu. Devlet, Batinin gösteri dağıtma yöntem ve tekniklerini ithal edip uygulamada hiç geç kalmıyordu.

1 Mayıs 2008’in ardından kim ne demiş babında gazetelere göz gezdirirken aradığımı patronların patronunun Hürriyet gazetesinde buldum. Ahmet Hakan, aniden peydah olan bir emekçi sevgisiyle Taksim’e çıkmış, Gezi Pastanesinde, emekçi halkımızla buluşma öncesinde, poğaça börek yemiş.

Yılmaz Özdil ise genelde emek, özelde DISK hayranlığını söyle anlatıyor ” Hepimiz Ermeniyiz ” de birader! Biji de! Sen kalktın emek memek dedin… Yok öyle! Verirler sopayı su püskürtürler. Gözüne biber gazi sıkarlar. ”

Ayni gazetenin kendini ” içinde birden fazla insani bir arada yaşatan bir matruşka ” olarak tanımlayan genel yayın yönetmeni ise bugüne kadar hep polisten, yani devletten yana tutum aldıklarını ama bu kez polisi – bu noktada devlete yine laf yok- savunmayacaklarını itiraf ediyor.

1 Mayıs Türkiye’de hem Osmanlı döneminde hem de işgal yıllarında kutlanıyor. En son 1923 yılı kutlamaları yasal yoldan gerçekleşiyor. Ama o yıl isçiler bölünüyor. Ankara destekli Umum Amele Birliği İstiklal marşını” söyleyerek kutlama yaparken, Türkiye İsçi ve Sosyalist partisi ”Enternasyonali” söyleyerek kutluyor. Tabii birinci kutlamaya bir şey yapılmazken, ikincide 20 kişi tutuklanıyor.

O tarihten 1976 yılına kadar bir daha 1 Mayıs’ları yasal olarak kutlamak mümkün olmuyor. ” Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” ihtiyacı devlet katlarında kesif bir 1 Mayıs korkusunun yerleşmesine ve yıllar boyu sürmesine neden oluyor.

Burjuvazi ise artik 1 Mayıs korkusu yaşamıyor. Burjuvazi 1 Mayıs’lara artik ” İstiklal Marşı” söyleyenlerin, ”10. yıl Marşı” çalanların hâkim olduğunu biliyor. Patronların patronunun gazetesinin emek sevgisi yoktan değil, korkusuzluktan kaynaklanıyor.

Enternasyonal bağları zayıflayan, ”ötekilerle” dayanışma göstermekten ve parti kapatmalarına karşı duyarlık göstermekten her fırsatta imtina eden, kendi bayramlarının en vahşi yöntemlerle provoke edilmesinin sorumlularıyla hesaplaşmaktan kaçınan bir sınıfın temsilcilerinden korkmamak gerektiğini biliyor.
Hürriyetin patronu ve yazarları için, 1908 yılında Van’da dağıtılan bir Taşnak bildirisinde dendiği gibi ” yoksulları soyanların hepsi, özgürlük ve eşitliğe karşı koyanlar ister Ermeni olsunlar ister Türk, Arap, Süryani, Arnavut veya Rum, bizim hasmımız ve düşmanlarımızdır, öyle de kalacaklardır” diye haykırıp yüreklere korku salan bir sınıfın olmadığı aşikârdır. 

Simdi soru sudur ve bu soru sorulmadıkça 1 Mayıs 2008’i anlamak mümkün değildir. 2008 1 Mayıs’ına kadar, 1 Mayıs’ı hükümetin gösterdiği yerlerde kutlayıp, Taksim alanına çelenk bırakmakla yetinen, radikal grupları kucaklamak yerine onları kaderleriyle baş başa bırakan sendikaların bu yıl bunca inatlaşmasının sebebi nedir?
Yanıtlanması gereken en hassas soru budur.

Hükümet yanlış yapmıştır. Vahşetin sorumlularından elbette hesap sorulmalıdır.
Ama öte yandan devleti ” Fetullahçılar ele geçirmiştir, ılımlı İslam çökmüştür, AKP’nin demokratik olmadığı anlaşılmıştır ” türünden her derde deva ama hiçbir şeyi açıklamayan argümanlarla yaklaşmak sorunu anlamamıza yardımcı olmuyor. Devletin ceberutluğu, ta Osmanlıya kadar uzanıyor. 1977 1 Mayıs’ında ortalıkta ne bu kadar etkili ”ılımlı İslamcılık ” vardı ne ” Fetullahçılık”!

Bir darbe sürecinde yaşıyoruz. Kürdistan’da bombalamalar ve operasyonlar biteviye sürüyor. Türkiye’nin en çok oy alan iki partisi kapatılma tehdidi altında, cumhuriyet tarihinin en geniş temsiline sahip parlamentosu kılıç tehdidi altında çalışıyor.
Hükümet, belki de bu şekilde kapatılmaktan kurtulurum yanlış hesabıyla, devlet güçlerine bir kez daha teslim oldu. Ama bu isten esas kazançlı çıkan, sendikal alanı kullanarak arkadan dolaşıp iki puan almayı başaran darbe sürecinin bas aktörleri olmuştur.

Sendikalar umarım durumu fark edip, 1 Mayıs’ın toplumsal meşruiyet alanının bir kez daha daraltılmasındaki paylarını görerek, gelecek 1 Mayıs’lar için şimdiden çalışmaya girişmeyi unutmazlar. 

Türkiye’nin demokrasi yolu. Cumhuriyetin başlangıç yıllarında dışarıda bırakılan ve bu süreç içinde her türlü zulmü yasayan 3 ana akimin birlik ve beraberliğine ihtiyaç gösteriyor. Dindarlar, sosyalistler ve Kürtler, Ermeniler ve diğer ötekiler olarak tanımlayabileceğim bu sacayağı son yıllarda çatlama eğilimi gösteriyor. 
1 Mayıs’ın getirebileceği en büyük zarar bu olmuştur.

Tarihin başına dönüyoruz. Hatırlarsanız, sanayileşmenin ilk yıllarında, ağır çalışma şartlarında, isçiler, öfkelerini makineleri parçalayarak alıyorlardı. Ayaklarına giydikleri sabo'larını ( bir çeşit takunya) bir alet gibi kullanarak makinelerin canına okuyorlardı. O sabolardan bugünkü sabotaj sözcüğü üretildi. 

İnanmak istiyorum ki, sınıf bilinçli isçiler, sabolarını demokrasiyi parçalamak için değil, darbe süreçlerini parçalamak için kullanacaklar, ” Hepimiz Ermeniyiz” ve ”Biji” diyen öteki lanetlileri kendi başına koymayacaklardır.

Muhteşem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.