Julienin Arzulari

Muhteşem Özdamar - 24/10/2007 1:37:06 (657 okunma)


Julienin Arzulari

Idris 9 yasinda. Agabeyi daga çikali aile rahatsiz edildiginden göç ettiler.
Istanbulda kaliyorlar artik. 
Sinifta kendisi gibi Kürtçe ve Türkçe konusabilen 3 çocuk daha var.
Idris bugün okula gitmek istemiyor. Icinde kendisine dahi aciklayamadigi korkuyla karisik tuhaf bir hüzün var.
Anlayamiyor. 
Sinif arkadaslari Idrisin kulaginin tözüne bagiriyorlar: Sehitler ölmez, vatan bölünmez. 
Idris sadece korkuyor. Korkusu Ona hüzün veriyor.
Idris agabeyini özlüyor.


Aynur iktisati gecen yil bitirdi. Bir yakinlari vasitasiyla vergi dairesinde hemen is bulmus,
cana yakin biri oldugundan dairede çabuk sevilmisti.
Isler birden ters gitmeye basladi. Dogudan sehit haberleri geldikçe arkadaslari kendisine bir tuhaf davranmaya baslamislardi.
Aynur Diyarbakirliydi ama bundan hiç söz etmemisti. Hele etnik kökeninden , asla. Herkes bilirdi ama kimse söz etmezdi.
Sehit haberleriyle birlikte Aynur baskalasmis, ötekilerden olmustu. Sessiz bir anlasmayla. Hic konusmadan.
Öglenlere yemege birlikte indikleri Gülsen dahi artik baskalariyla gider oldu.
Aynur artik yalnizdi. 
Aynur artik Kürt Aynurdu. 
***




Uluslararasi iliskilerin isiginda, dünya devletlerinin yüce politikacilarinin derin hesaplarinin icinde küçük insana, siradan insana ne kadar yer var?

O yerin, eger varsa herhangi bir hükmü, onu anlayabilmek icin ne yapmaliyiz?

Böyle zamanlarda nedense aklima hep Idrisler, Aynurlar gelir, aklim ve yüregim onlara takilir, kendimi onlarda yasarim.

O küçük insanlarin o tarihsel verili anlardaki ruh hali ve davranis sekilleri bize söz konusu toplumun kodlarini çözümlemede ciddi ipuçlari verirler.

O siradan insanin, yani damlanin kendini o okyanus icindeki algilayisi, kendi varligina biçtigi anlami ortaya koymadan kodlari açiga çikarmak mümkün olmuyor.

Yillar önce Maria Pia Boethius adli bir gazetecinin Isveçin tarihindeki en önemli yalanlardan birini açiga çikaran yazilarini okudugumda durumdan bir hayli etkilendigimi animsiyorum.

Ikinci Dünya Savasi sirasinda Isveç, Baltik ülkelerine yardim babinda o ülkelerin altinlarini getiriyor ve sonra bunlara el koyuyor.

Baltik altinlari hikayesinin altinda yatan bu gizi Maria Pia bir yüzlesme sorunu olarak ele aliyordu.

O dönemde Isveççe dilbilgim yeterli olmadigindan ve toplumun kültürel kodlarina henüz çok uzak oldugumdan meseleyi tam kavrayamamistim. 

O yüzlesmenin küçük insan üzerinde yarattigi toplumsal baskiyi veya rahatlamayi ( mesrebine göre her iki etki de söz konusu olabiliyor ) ancak yillar sonra anlayabildim.

Su günlerde Türkiye disaridan bir dehset ülkesi olarak temayüz ediyor.
Yalan ve dolanla harmanlanan bir dehset ülkesi.
Sokaklarda baslatilan Kürt avi dehsetin sadece bir yani.
Ya yazili ve sözlü basinda olanlara ne demeli? 
Özel sehit programlari yapiliyor. Her programda bir eski komando, bir sehit yakini, bir emekli general ve bir vatansever sarkici ve sunucu sira sira diziliyorlar.

Ölenlerin arkasindan civik civik en hamasi sözleri ederken vatana feda olsun demeyi ihmal etmiyorlar.

Madem feda olacaktilar niye arkalarindan agliyorsunuz diyesi geliyor insanin.

Evlat acisini hissetmediklerinden , hayatta en büyük acinin evladinin ölümünü yasamak oldugunu kavrayamiyorlar.

Bu kadar kargasanin icinde, bir emekli general TV de katildigi bir programda baklayi agzindan cikardi. ( Generalin adini not etmeyi unuttum.)

Türkiyenin bir etnik sorunla degil, bir jeopolitik sorunla karsi karsiya oldugunu söyledi. Böylece sorunu Kürt sorunu ve demokratiklesme seklinde bir iç sorun olarak tarif etmenin yanlisligini vurguluyor.
Meseleyi bir üst boyuta tasiyarak, Genel kurmay bu doktrin eliyle Türkiyeyi topyekun bir karanliga mahkum etmenin oyununu oynuyor.
Bu tehlikeli bir oyundur. Dis dünyada kredisi zaten epey düsük olan ülkemizin hepten yalnizliga, kendi icine kapanmasina yol açar.
Aylardir inceden inceye bu doktrine dayali planlar uygulaniyor. Ulusalcilik ile izolasyonculuk elele Türkiyeyi raydan çikarmaya gayret ediyor. 

Günlerdir, toplumu iyice yogurduktan sonra simdi esas hedef açiklaniyor.

Hedef kuzey Iraktir. Hedef ordaki Kürt rüyasini Türk kabusuna çevirmektir. Ertugrul Özkök Hürriyette açikliyor. Bizzat genel kurmay baskaninin agzindan.

Bu kadar rahat ve pervasiz konusabiliyorlar, zira toplum bu arzuyu hazmetmeye hazir hale getirildi.

Birden kimse PKKyi konusmaz oldu. Herkesin agzinda Barzani ve Talabani var.

Bahçeli daha net hedef gösteriyor. Kuzey Irak halkinin mesru temsilcisi Barzani'yi terörist basi ilan ediyor.

Hükümetin gelismelerin ne kadar farkinda oldugu belli degil ama baski altinda davrandigi anlasiliyor. ABD ile istisare halinde zaman kazanmaya çalisiyor.

Memleketimizin mümtaz kurumlarindan Galatasaray Lisesi mezunlarinin bir dönem grubunda, memleketimizin yine mümtaz ve köklü sanayici ailelerinden birine mensup bir vatandas son gelismeleri, emekli kahraman general Osman Pamukoğlunu referans alarak bakin nasil aktariyor:

Yine Osman paşanın ağzından: Türk ordusunun Irak' a yapacagı askeri harekat, baslica 2 türlüdür...

Birincisi, PKK kamplarını yok etme harekatı... Bu harekat, çok basittir ve en fazla 1 hafta sürer... 40 km ' ye kadar Irak topraklarına girilir... PKK' nın Türkiye' ye harekat yapmak için kullandığı tüm kamplar, rahatça temizlenebilir... İyice temizlendikten sonra, Türkiye' ye dönülür...

Ve, ayný harekat birkaç ayda bir, devamlý tekrar edilmelidir... Onlar kampa yeniden geleceklerdir... Sen yine gidip onlarý toplayacaksýn...
Bu çok basit bir harekattır.. Yapılması ise acil ve elzemdir... (Niye "izin verilmediðine" bir türlü anlam veremediðini anlatýyor Osman paşa...)

İkincisi, Türk ordusunun daha aþ
aşağılara sarkması ve daha güneydeki terorist yuvalarýný temizlemesidir... Eðer harekat, büyük boyutlu olursa, süre uzayacaktır.... Peşmerge aşiretleri de bu olaya girecektir... 
Askeri açıdan, bu derin harekat da, Türk ordusu açısından çok kolaydır... Ancak bu sefer, her türlü silah, tank, top, uçak kullanılmak durumunda kalınacak ve her türlü düşmanlık besleyen unsur, dümdüz edilecektir... Türk ordusu açısından bu çok kolayca yapılabilecek bir operasyondur... 

Ancak bu sefer, Türk ordusu Irak içlerinde uzun süre kalmak mecburiyetinde kalacaktýr... Ve bunun manası, "yepyeni bir cephe açma" durumu olacaktır... 

Yani bu artık bir operasyon deðil, bir cephe olacaktır....
Cephe savaşı için, hem halkýn hem de hükümetin, kararlı - cesaretli - iradeli olması lazımdır...

Halk hazırdır... Kararlı, cesaretli ve iradelidir...


Foucault Deliligin Tarihi nde Julie adi verilen bir asiri cinsel istek vakasindan söz eder. ( Cilt 2 s.106. Imge Kitabevi)
Julie, icinde beliren bu arzulara karsi mücadele etmektedir. 
Din ve erdeme iliskin aldigi egitim sayesinde bu tür arzulara karsi koymaya calismaktadir. 

Bunu yaparken basvurdugu en belirleyici akil yürütme söyledir: Bu kadar utanç verici tutkuya boyun egmeye izin verilemez ve bu namuslu bir tutum olmaz.

Ama kizin zevkleri giderek tehlikeli bir hal almaktadir. Bir süre sonra yanilsama, kuruntu ve hayal oynadiklari bastan cikarici ugursuz rolde basarili olurlar ve kiz sonunda su sözlerle teslim olur: 
Ask arzularina boyun egmekten daha güzel, ne de daha tatli hicbir sey yoktur. 

Kizin zihninde baslangiçta örtülü olup giderek belirginlesen bu bozulmayi pekala toplumsal düzleme de cikartabiliriz.
Çikartabiliriz zira bugün Türkiyede genel kurmay eliyle yasatilan toplumsal hezeyan bize aynen Julienin yasadigi evrimin resmini çizmektedir.

Genel kurmayin ve elit siniflarin Kuzey Iraktaki Kürt varligini kontrol etmek ve kendi ülkelerindeki demokratiklesme çabalarina son vermek arzulari, çizilen ugursuz planlarda kuruntu, yanilsama, hayal ve yalan gibi ögelere bolca yer vermeyi zorunlu kiliyor. 

Ulusalcilar, ülkücüler vb unsurlar ise genel kurmayin ihtirasinin kahyalari olarak toplumsal histeride yerlerini aliyorlar. 
Bu hezeyan dalgasinin icinde toplumun erdemden nasibini almis en akli basinda kesimleri dahi, farkinda bile olmadan, en siddetli arzularin kurbani olarak, jeopolitik sorunun oyununa gelebiliyorlar.
O oyunun gerisindeki Idrisleri, Aynurlari ve gencecik erleri unutabiliyorlar.

Olan, o büyük hesaplarin icersindeki küçük insan hayatlarina oluyor.
Vatan söz konusu olunca ONLAR teferruat kaliyorlar.
O teferruatlari anlamadigimiz sürece ne büyük hesaplari ne de toplumsal sifreleri çözümleyebiliriz.


Muhtesem Özdamar/İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.