Komünist Demokratlık Mümkün müdür? - 1 -

Muhteşem Özdamar - 10/06/2008 22:41:05 (1116 okunma)



Komünist Demokratlık Mümkün müdür? - 1 - 

Batı Avrupa 68’inde isçi sınıfı kelimenin tam anlamıyla nal toplarken, Türkiye’nin ”Deniz’lerin yolunda yürüyen” bir kesim 68’lileri 15-16 Haziran'da isçi sınıfını keşfediyordu. Bu kesif o kadar beklenmedik bir şeydi ki tam bir şaşkınlık içinde gerçekleştiğini söylemeliyim. Hatta, yanlış hatırlamıyorsam Nahit Töre’ye atfedilen ”isçi sınıfı ayaklandı!” şaşkınlık nidası durumun iyi bir resmini çiziyordu.

Bu kesif sayesinde 68’in devamında çok sayıda devrimci isçi çalışmasına geçti. Gecekondu bölgeleri ve fabrikalar yeni devrimci dalganın yatakları olmaya başladılar.

Geçiş döneminin bıyığı yeni terlemiş bir devrimcisi olarak, Fatih Halkevi'ne dadanmaya başlamıştım. Oralarda liseliler arasında siyasi çalışmanın ilk planları yapılıyordu.

12 Mart'tan çıkış eli kulağındaydı ve varlığını korumayı başarabilmiş kimi gruplaşmalar arasında, hapishanelerde bulunan önderlerle ilişki halinde görüşmeler sürdürülüyordu.

Kadırga Ögrenci Yurdu'nda yapılan bir toplantıda liseli örgütlenmesinde Beyoğlu temsilcisi seçilmiştim. Kadıköy temsilciliğine ise Mehmet Zeki Yumurtacı verilmişti. O aralar Mahir Çayan’ın ”Kesintisiz Devrim Süreci” başlıklı broşürü pek revaçtaydı.

Okuduktan sonra, özellikle suni denge teorisine aklım yatmadığından ve Harun Karadeniz’in rahle-i tedrisatından geçmiş biri olarak isçi sınıfının yoluna düşmeye karar verdim.

Tarihin garip cilvesi, iki yıl sonra, Gaziosmanpaşa’daki Bereç pil fabrikasında gerçeklesen isçi direnişi sırasında Zeki ile bir kez daha karsılaştım. Devlet ile halk arasındaki suni dengeyi bozacağız derken, arkadaşlarıyla birlikte direnisin kırılmasına sebep olmuşlardı.

Zeki kardeşim ve daha binlercesi, 68’in ana damarının çıkmaz şiddet yolunda yürümede ısrar ederek heba oldular. 1980 yılında, tatbikat için götürüldüğü İstanbul Avcılar’da kaçmaya çalıştığı yalanıyla devlet kuvvetlerince hunharca kurşunlanarak yargısız infaz kurbanı oldu.

Bütün bunlar olurken Türkiye komünist hareketinin ana kolu ne yapıyordu? O yıllar Kamboçya, Vietnam devrimlerinin başarıya ulaştığı yıllardı.Afrika ve Asya’daki ulusal kurtuluş hareketlerinin çoğunun başını komünistler çekiyordu ve haliyle sosyalist sistem bir çekim merkezi haline gelmişti. İsçi sınıfı devrimin taşıyıcı gücüydü ve bu güç kendisini komünist partisinde ifade ediyordu. Efsane esas itibariyle bu ana yaklaşım temelinde örülüyordu. Efsaneye giden yolda hangi efsunlarla gözlerimizin bağlanacağını henüz bilmiyorduk ama tılsımlı bir yolda yürüdüğümüzden emindik. ( Leninist öncü parti).

68’i esas itibariyle yurt dışında eski sosyalist ülkelerde karşılayan geleneksel solun temsilcilerinden Bati 68’i gibi anti otoriter bir zihniyet beklenemeyeceği açıktır. Öyle bir durumda en azından oralarda barınma imkanlarını tüketirlerdi, zaten onların çoğunluğunun da böyle bir niyeti ve düşüncesi olduğunu sanmıyorum.

Öte yandan 68’in geleneksel sol içinde yer alan veya oraya kayan yurt içi kadroları, efsane partiye, Türkiye Komünist partisine kavuştuklarında enternasyonalizmi ” Yasasın Sovyetler Birliği” sloganına, demokrasi mücadelesini ise ”ileri demokrasi” ara aşamacılığına indirgemekten geri durmadılar. Örgütsel planda ise, hem parti içinde hem ”uydu” örgütler çerçevesinde en ağır Stalinci uygulamaları uygulamaktan kaçınmadılar. Bunu yaparken, kişi putlaştırmasında öyle ileri gittiler ki Türkiye komünist hareketinin en Stalinci ve en bölücü şahsiyeti için uluorta ”Bilen Yoldaş Çok Yaşa” seklinde haykırmakta beis görmediler.

Bugün tabii artik bir trajikomik vak’a olarak Bilen yoldaşı hala bas köseye oturtan ”komünistler” mevcut. TKP’nin tarihini araştırma konusu yapan Tüstav’ın ulusalcı yönetimi, parti üyelerinden Hayk Açikgöz’ün, vakfa ailesi tarafından verilmiş olan anılarını, yazar Ermeni olduğu ve Bilen hakkında olumsuz şeyler yazdığı için basmadı, kitap sonunda Belge yayınlarından yayınlandı. Bkz.”Anadolulu Bir Ermeni Komünistinin Anıları”).

68’de, Batıda, öğrenci eylemleri sırasında çaresiz ve şaşkın kalan Avrupa isçi sınıfı, bundan gerekli dersleri çıkartarak esas itibariyle özgürlükçü ve demokratik bir anlayışı temel alan ”Avrupa komünizmi”yle sosyalist sistemle arasına derin bir çizgi çekiyordu. Buna karşılık, ilginçtir, Türkiye komünist hareketi aşağı yukarı ayni yıllarda, kendi içinden, ülkeyi emperyalizmin zayıf halkası olarak değerlendirip ”Türkiye’de devrimci durum vardır” diyen bir sol, otoriter ve Stalinci yanları ağır basan bir hareket çıkarıyor ve Bilen’in önderliğinde ve Sovyetler Birliği’nin marifetiyle bu hareketi acımasızca eziyordu. Kendi içindeki sol kanadı ezen parti ayni zamanda Dünya komünist hareketinde özgürlükçülüğün sesi olmaya çalışan ”Avrupa Komünizmine” karşı hareketin bayraktarlığını da yapıyordu! 

Bir parantez. Bundan kısa bir süre önce ”Özgürlükçü Sol” internet grubuna ÖDP’li Hopa Belediye başkanı Topaloğlu’nun ihraç istemiyle parti ilçe disiplin kuruluna verildiği haberi çıktı. Birkaç kişi meseleyi tartışmaya ve sorgulamaya kalkıştı. Ardından, sanırım ÖDP üyesi olan bir grup katılımcısı, partiyle herhangi bir organik bağı bulunmayan ve katılımcıları çoğunlukla parti dışından gelen gruba parti tüzüğünün bu tür sorunların parti organları dışında tartışılamayacağı hükmünü indirdi ve herkes sustu. 

Gürbüz Özaltınlı, Taraf gazetesinde 68 tartışmaları çerçevesindeki yazısında geleneksel soldan neden özgürlükçü ve demokrat bir solun çıkmadığını sorguluyor. Yerinde ve hakli bir sorudur bu ve fazla gecikmeden irdelenmeyi hak etmektedir.
Türkiye komünist hareketi, Osmanlı döneminde, gayri Müslimlerin önderliğinde gelişen Marksist enternasyonalizm ile bağlarını kopararak işe başlamıştı. O hareketin ufku Leninci ulus devlete dayalı kalkınma planlarına destek çıkmaktan öteye geçememiştir. Cemil Ertem www. iyibilgi.com sitesinde yapılan bir söyleşide, 1938’li yıllarda gündeme gelen GAP projesiyle, yani kemalci kalkınma planlarıyla Lenin’in Sovyet iktidarı artı elektrifikasyon formülünün aynılığına dikkat çekiyor.

Tarihin derinliklerine inildiğinde, Talatpaşacı olarak değerlendirdiğim mevcut Türkiye Komünist Partisi, komünist hareketin Türkleştirilmiş haline birebir uyum sağlayan bir görünüm sunmaktadır. Ana akim ne yazık ki bu yöndedir ve komünist hareketimizin özgürlükçü ve enternasyonalist damarı bu ana akimin kolları arasında boğulmuştur. Geleneksel solun, TIP-TKP-TSIP çizgileri, büyük çoğunluğu muhtelif renk ve çeşitlik içinde olsa bile, ulusalcı solun bugün hala en ciddi kadro ve fikir kaynağını oluşturuyorlar. Tıpkı öncelleri Şevket Süreyya ve Vedat Nedim Tör gibi. Bu meyanda, ulusalcı bir tarih politikası izleyen Tüstav’ın, yayınlarında Tör’ü aklamaya çabalaması kayda değerdir. ( Büyük Kırılma- Tustav yay.) Tarihsel süreç içinde, 1987 yılında oluşturulan Türkiye Birleşik Komünist Partisi girişimi ise, komünist hareketin makus talihini kırıp oradan özgürlükçü, demokrat, yenilikçi bir Marksist parti oluşturma çalışmalarında saygı değer bir örnek olmuştur. TBKP programı bir sonraki yazının konusu olacaktır.


Muhteşem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.