Komünist Demokratlık Mümkün müdür? -2-

 Muhteşem Özdamar - 31/07/2008 16:29:30 (728 okunma)


Komünist Demokratlık Mümkün müdür? -2- 

80’li yılların ikinci yarısında, Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov yönetimince uygulanmaya başlanan ”Glasnost” ve ”Perestroyka”politikaları cumhuriyeti oluşturan tüm parçalarda demokratikleşme taleplerine bağlı olarak milliyetçi-bağımsızlıkçı eğilimleri de gün yüzüne çıkarmıştı.

Bu bağlamda 1988 yılında, Azerbaycan’da, temelinde 20’li yılların Müsavat hareketinin bulunduğu Azerbaycan Halk Cephesikuruldu.

AHC giderek ülke içinde etkinlisini artırdı. 1989 aralık ayına gelindiğinde tüm Azerbaycan grevlerle çalkalanıyor, artik fiilen iktidar olan AHC bağımsızlık çağrıları yapıyordu. Sovyet yönetimi bunun üzerine 19 Ocak 1990 tarihinde diğer bölgelerdeki sıkıyönetimi başkent Baku’ya kadar uzattı. 20 Ocak tarihinde ise Azeriler direnişe geçtiler. Bakû sokaklarında Sovyet tankları dolaşmaya başladı. Direnisin sonucu resmi makamlarca143 ölü, 750 yaralı olarak ifade edildi.

İzleyen günlerde, o sıralarda nerdeyse tamamen Türkiye’ye yerleşmiş olan Türkiye Birleşik Komünist Partisi yönetimi bir bildiri yayınladı. Bildiride, Sovyet yönetiminin direneşi zor yoluyla bastırmaya kalkışması kınanıyor, demokratik mücadele yöntemlerinin kullanılması öneriliyordu. Gorbaçov’un tank politikasının ”glasnost” ve ”perestroyka” politikalarıyla uyuşmadığı ayrıca vurgulanıyordu.

Bu bildiri sol kamuoyunda nasıl bir etki yarattı, herhangi bir etki yarattı mi bilmiyorum. Ama parti kamuoyuna bir bomba gibi düştü. Kolay değil, Türkiye komünistleri, tarihte ilk kez, hem de tepe yönetimi eliyle, SBKP’yi böyle doğrudan ve yekten eleştiriyorlardı.

1990 Ocak ayı malum SSCB’nin hızla çöküşe geçtiği dönemin başlangıcı oluyor. Bugünden bakıldığında, artik o saatlerde yayınlanmış bir kınama bildirisinin kıymet-i harbiyesi olup olmadığı tartışılabilir. Hatta bir ahde vefasızlık örneği olarak dahi kabul edilebilir.

Ama TBKP’nin gelişim sürecine ve daha önemlisi programatik yaklaşımlarına bakıldığında bildiriye hâkim olan eğilim esas itibariyle siyasetin siyasi araçlarla yürütülmesi fikridir ve programın ruhundan kaynaklanmaktadır.

Programda zaman zaman çok açık, zaman zaman ise mahcup biçimde Leninci eğilimlerin mevcut ve hatta ağır bastığını elbette kabul ediyorum. Bununla birlikte program esas yönelim itibariyle bir Lenincilikten kurtulma girişimidir ve bu yönüyle takdire değer. Bu ana yönelim demokrasi sorunudur. 

Temel amacın, doğaldır ki sosyalizm olarak belirlenmesiyle birlikte ” Türkiye’nin demokratik yenilenmesi, başlayan dünya düzeninin demokratikleşmesiyle birleştiğinde, sosyalizmi hazırlayacaktır ” denerek, amaçlanan sosyalizm bir dünya çapında demokrasi şartına bağlanıyor. ( TBKP Program Mü-Ka yay. 1990 sayfa.23) Yine ayni sayfada bir başka vesileyle ”demokrasiyi güçlendirerek sosyalizme geçilecek, sosyalizmi güçlendirerek demokrasi geliştirilecektir” sözleriyle demokrasi artik bir ana stratejik hedef olarak yerli yerine oturuyor.

Programa göz atmaya devam edelim. Sayfa 11’de bölümün baslığı ve alt başlığı günümüz için hayli öğretici kanımca. Başlık: Demokratik Bir Rejim İçin .Alt başlık: Parlamento politik sistemin en üst organı olmalıdır

”Parlamentonun politik sistemin en üst organı olması, ancak halkın iradesini özgürce ortaya koyabilmesiyle olanaklıdır. Bunun için tüm politik örgütlenmeler serbestçe faaliyet gösterebilmeli, [b]141-142 ve 163.maddeler kaldırılmalı, gerçekten çok partili bir rejim kurulmalıdır”. [/b] Anımsıyorum, Sultanahmet’te yaptığımız bir açık hava kahve toplantısına başka isimlerin yanisira Mehmet Ali Aybar hocamız ile bana göre önemli bir Müslüman demokrat aydın olan Abdurrahman Dilipak katılmışlardı. Tesadüfen orada bulunan ”çember sakallı” yaşlı bir amca bize önce bir güzel nutuk çekmiş, sonra tebrik etmişti. Biz galiba kendimizle beraber dindarlar için de özgürlük talebi yükselten ilk sol partiydik ve bu durum amcanın takdirine mazhar olmuştu.

Devam ediyorum. ”Parlamentonun politik sistemin en üst organı olması, ancak hiçbir devlet organ ve kurumunun parlamento üzerinde olmaması ve onun denetimi dışında kalmaması ile ordu yönetiminin politik sistem üzerindeki vesayetine son verilmesi ile devlet kurumları içindeki darbeci odakların yuvalanmasına izin verilmemesi ile olanaklıdır.” Ardından bu hedefe ulaşılması için gerekli olan talepler sıralanıyor. MGK’nın kaldırılması, TSK ve MIT içinde reformlar yapılması gibi. Ayni taleplerin hala geçerli olduğunu söylemek, demokrasi mücadelesinde ne kadar ilerlediğimizi göstermek bakımından hüzün veriyor.

” TBKP, ancak çağdışı baskı, şiddet ve tahakküm ilişkilerine karşı, toplumsal yasamın her alanında evrensel demokratik değerleri bizzat yasama geçiren bir mücadele anlayışıyla, demokrasinin bir yasam tarzına, kalıcı bir kültüre dönüşebileceği görüsündedir. TBKP, muhalefette ya da iktidarda, her zaman halkı bu yönde esinlendirecektir.”

Yukarıdaki yaklaşım bugün için sıradan görünebilir. Hoş, muhtelif sol forumlarda yapılan tartışmalardan böyle olmadığı anlaşılıyor. Demokrasi ve demokrasi mücadelesi, onun eksikliğinden en çok çekenlerce, anlaşılmaz bir tutumla hala muhtelif sıfatlarla küçümsenebiliyor. Oysa TBKP daha o yıllarda demokrasiyi sadece ve esas olarak politik alana mahkum eden anlayışlardan sıyrıldığını yukarıdaki programatik satırlarda ortaya koymuştu. 

”TBKP demokratik bir inşa partisi ve sosyalizm için alternatif parti, ilerici toplumsal dinamikleri esinlendir dirici girişimler partisidir” tanımı ise sanırım bugünkü ”parti olmayan parti” ifadesini işaret ediyor. Bir çeşit gökkuşağı partisi olma arzusu olarak algılıyorum bu tanımlamayı. 

Gerçeğin Çoğulluğuna Varma

O yıllarda Türkiye komünistlerinin yenilenme çabaları saygıya değer ve bu çabaların elbette bugünkü tartışmalara ışık tutacak yönleri mevcuttur. Pozitivizmden sıyrılma gereğini kavramış ama nasıl olacağını bilmez bir havamız vardı. Cılız da olsa ileriye gidebilmiştik, gelgelelim biraz parti kamuoyu, biraz öteki sol çevreler ama en çok da kendi ürkekliğimiz daha cesur ve köklü adımlar atmamıza engel oluyordu.

”Gerçeğin tekelinin elimizde olmadığı” fikri adeta bir devrimdi bizler için. Bu sayede, bizim dışımızda başka hakikatlerin de mevcut olduğunu ve/veya mevcut hakikatlere başkalarıyla birlikte ulaşılabileceği fikri bizler için müthiş yenilikçi gelişmelerdi. 

Bu fikir sayesinde diyalog, işbirliği ve mutabakat kavramları ete kemiğe büründü, geçici taktiksel hedefler olmaktan kurtularak gerçek anlamlarına kavuştu.

” Kültürel yenilenme, Türk ve Kürt ulusal değerleri, Anadolu uygarlıklarının mirası, İslam kültürünün insancıl öğeleri, halkımızın çağdaşlaşma mücadelesinde yarattığı tüm değerlerin evrensel çağdaş kültür ile karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşecektir.” (TBKP Program, s.18)

Bu fikir sayesinde, ideolojiyi bir elbise gibi giyip derin derin ”bilimsel” ve ”yüzde yüz” doğru tahliller yapan, ”ruhu vücudunda hapsolmuş” analitik-yapay ”asker karıncalar” olmaktan çıkıp, manevi dünyanın varlığını da dikkate alan vicdanlı özgürlükçü demokrat solcu olma yolunda yürümeye başladık.

TBKP, birçoklarınca, Türkiye komünist hareketinde bir parantez olarak görülüyor. Olabilir.

Ama TBKP Türkiye Komünist Partisi ve Türkiye İşçi Partisinin tarihsel birikimi süzgecinden geçip zamanı doğru okuyarak ortaya çıkmış bir partiydi. Parti, bu nedenle, o kısa ömründe, Türkiye komünist hareketinde bir dolu ilklere imzasını attı. Bu ilklerin toplamı, komünistlerin o kesiminin, yıllardır Türkiye’de özgürlükçü ve demokratik sol rüzgârları estiren (Birikim çevresi) gibi kesimlere en azından düşünsel anlamda yaklaşmasına olanak veriyordu.

Bugün sol cenahta, TBKP’nin bu deneyiminin irdelenmesine her şeyden daha çok ihtiyaç var. 1980 öncesi, partimizin öteki sol güçlere karşı uyguladığı hoyrat ve yıpratıcı söylem ve politikalar hakli olarak sanırım belirli önyargılar oluşturuyor. Deneyim ise ortada duruyor.

O zahmete girenler, ızdıraplı ve elem verici bir yenilenme süreci yaşadılar, yaşıyorlar. 

Sınıfsız, iktidarsız, devletsiz, mülkiyetsiz bir toplum tasavvurunu canlı tutabilmek için bu zorlu süreç inanın yasamaya değer. 


Muhtesem Özdamar/İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.