Mujuru'nun Rüyasi

Muhteşem Özdamar - 07/11/2007 13:04:32 (3046 okunma)

Mujuru'nun Rüyasi 

Mujuru küçük bir çocukken rüyasında iki yaslı adamla karsılaşır.
Mujuru’nun o yaslardaki en büyük arzusu müzisyen olup köydeki dinsel ayinlere önderlik etmektir.
Zira Mbira çalgıcıları köylülerin hayatında merkez bir rol oynuyorlardı. Mbira çalgıcılarının müziği aracılığıyla İnsanlar inanışa göre ölmüş akrabalarıyla bağ kurabiliyorlardı.
Mujuru’nun rüyasında gördüğü iki yaşlı adam, Zanye ve Makunde, köydeki en tanınmış çalgıcılardı.
Öleli uzun zaman olmuştu ama o kadar ünlenmişlerdi ki köyün ortak ruhu haline gelmişlerdi.
Yasadıkları sürece insanlar, onların müziğini dinlemişlerdi. Simdi geriye dönmüşler, Mujuru’ya müziklerini öğreteceklerdi.
Mujuru köye bas çalgıcı olmak üzere seçilmiş olduğunu anlıyordu.
Rüyanın sonu belliydi.

O iki ruh gece boyunca Mujuru’ya Mbira çalmasını öğretecekler ve ertesi gün Mujuru o güne kadar kimsenin duymadığı melodileri en mükemmel şekilde çalacaktı.
Bu durum Mujuru için büyük bir onurdu zira ölü ruhlarla teması sağlayan Mbira çalgıcısıydı.

Shona kültüründe ölüm kesinlikle son değildir, aksine hayatin farklı biçimde devamıdır. Farklı bir varlık seklidir. Canlılar ve ölüler toplumda bir birlik oluştururlar ve Mbira çalgıcısı merkezde yer alarak onlar arasında aracı rolünü oynar. 
Müziğin insanlar arasında ortaklık yaratma gibi essiz bir özelliği olduğunu biliyoruz. O sayede bir aidiyet, bir duygu birlikteliği yasamıyor muyuz?

Söyleyenin ve çalanın kim olduğuna bakmadan, çalınanın ne olduğunu bilmeden ve bilme gereğini hissetmeden ezgilere kendimizi kaptırdığımız az mıdır?
O ezgiler sayesinde bilinmeyene doğru kucak açmış olmuyor muyuz ve o bilinmeyenle bir ortak ruh haline girmiş olmuyor muyuz?

Gecen hafta sonu Uppsala kentinde duduk ustası Civan Gasparyanı dinledik. Gasparyan 80 yasini aşmış, Ermenistan’ın ruhu olarak kabul ediliyor. Bir müzik efsanesi.
Duduk ufak, basit bir alet. Kayısı ağacından yapılırmış. Civan usta o ufacık aletten o kocaman ezgileri nasıl üflüyor anlaşılır gibi değil. Hele Sâri Gelini Ermenice icra ettiğinde, bildik bir türkünün bilmedik bir lisanda insanin ruhunu nasıl kavradığını anlatamam. 
Gasparyan, Ermeni halkının Mujurusu, seçilmiş müzik insani olarak, bizi, dinleyenleri duduğunden dökülen sihirli ezgilerin eşliğinde, kendi ruh birlikteliğinin orta yerine yerleştiriyordu.

Dudukten dökülen ezgilerin yarattığı benzer bir etkiyi ezan sesinde, ezanla birlikte yapılan çağrıda da duyabiliriz. Ezanda var olan müzikalite birleştirici, kapsayıcı ve bütünleştirici bir ses değil midir?

Islaman resmi olduğu gibi müziği de yasakladığını söyleyenler sakin müziğin bu birleştirici esinlerinden korkuyor olmasınlar? 
Ayni gece izlediğimiz sema gösterisinde, bir elini gökyüzüne, diğerini yeryüzüne çeviren semazenler bize tıpkı Shona kültüründe olduğu gibi müziğin, ezginin yeryüzü ile gökyüzü arasında, vücud ile ruh arasında bir bağ olduğunu anlatıyorlardı. 

Keny Arkana, Arjantin asilli Marsilya varoşlarında büyümüş bir genç kız. Varoşların sesini raplıyor.

 Alevlerin içinden geliyorum. Ruhumun kıvılcımlarına bak. Çektiğim ızdıraplar gece ve gündüz beni boguyor. İyileşmesi mümkün olmayanı iyileştirmek mümkün mü? ”.Bu sözlerle giriyor yaşamöyküsüne Keny. Fotoğraflarına bakınca görüyorsunuz. Yüzü ruhunu adeta ele veriyor. Kıvılcım ve ızdırap ele elele orada duruyor.
” La rage du Peuple ” adini verdiği isyan türküsüyle tanınıyor. (Youtube sitesinde Türkçe tercümeli bir versiyonu var. Halkın isyanı demişler ama ” rage ” sözcüğü isyandan öte, öfke, kudurmuş öfke anlamına geliyor ve kapitalist metropollerin varoşlarındaki gençlerin durumunu daha iyi ifade ediyor bencileyin.)
Kenygillerin ayni adli bir manifestoları var. İlgilenenler, manifesto metninin tümünü frensizca olarak www.laragedupeuple.org/coope adresinde bulabilirler.

” Dünyanın muhtelif sokaklarında gelişen bir öfkeyiz. Durumu değiştirmek isteyen, kalben ve ruhen genç olan insanlarız…

…Yüzyıllardan kopup gelen bölünmez bir birliğiz. Özgür ve eleştirel bilgi akısını ve vicdani geliştirmek istiyoruz. Politikacılara inanmamakla birlikte politika sözcüğüne yeniden bir anlam katmak istiyoruz.

… Değişik ufuklardan, farklı ve ezilmiş kültürlerden geliyoruz. Yeşil alanı olmayan beton yığınlarından, karanlık sokaklardan geliyoruz. Bizler Akdenizliyiz. Alp dağlarındaki direnişçileriz. Brötanya’dan geliyoruz. Tibet ve Himalaya dağlarını asıyoruz. Güney Amerika’dan, Arjantin’den geliyoruz. Etyopya’nin yüksek yaylalarından, Karayip adalarından geliyoruz. Bizi bağrına basan yeryüzünün içinden geliyoruz. Bizler, acı çeken yeryüzünün çocuklarıyız. Ağlayanlarla birlikte ızdırap çekiyoruz, onunla ağlıyor, isyan edenle birlikte isyan ediyoruz.

Artik yeter! Diyoruz. Kapitalizmin diktatörlüklerine, liberalizme ve büyük güçlerin oyunlarına karşı mücadele ediyoruz. İnsanin ezilmesinin tüm biçimlerine ve çevre kirlenmesine karşı mücadele ediyoruz. Manipulasyonlari ve konspirasyonları teshir ediyoruz. Bizi tatmin etmeyen bir dünyaya karşı seyirci kalmak istemiyoruz…

… Özgür yasamak istiyoruz. İnsan türünün ve tüm canlı türlerin yasamasından yanayız. …

Bazen kendimizi yalnız hissediyoruz, toplumun dışında, ayıklanmış ve kenarda bırakılmış. Ama herseye rağmen biz dünya yurttaşlarının ağının içinde yer alıyoruz…
Biz dünya düzeninin değişmesinden yanayız. Her bir bireydeki zenginliğin ortaya çıkarılmasından ve hepimizde varolan farklı özelliklerden faydalanılmasından yanayız. Hepimiz sosyal dönüşümlerin aktörü olmak istiyoruz. Global düşünüp yerel hareket ediyoruz. …

Adalete doğru yürüyoruz. Ütopyalarımızın kendi yasam tarzlarımızda somutlaşması için yürüyoruz…

… Biz halkın öfkesiyiz, umudun ve değişimin taşıyıcısı, pozitif bir öfkeyiz. ”
Keny, varoşların seçilmiş sesi, kapitalizme karşı öfkeyi raplarken biz dinleyenleri varoş insanlarıyla, dünyanın lanetlileriyle ortak bir duyguya, empatiye sürüklüyor.
Keny rapladıkça, O’nun ruhuna acı veren yangının kıvılcımları bizim de ruhumuzu yalamaya başlıyor. Müzikal kıvılcımların verdiği sıcaklıkla bir duygu ortaklığını anında yasamaya başlıyorsunuz.
 

Kardeşin kardeşe kırdırılmaya çalışıldığı bugünlerde Mujurulara, Gasparyanlara, semazenlere, Kenylere olan ihtiyacımız gözle görülür ölçüde artıyor.
İsyanımızı, acı ve ızdıraplarımızı dökebileceğimiz ezgilere ihtiyacımız var.

Kandil dağlarından, Amed’den, Botan’dan yankılanan sesleri de dinlemeye ihtiyacımız var. ” Onların ” müziğini duymaya ihtiyacımız var.
Toplumsal ve ruhsal dinginliğe kavuşabilmek için savaşa değil, müziğin o essiz birleştirici ruhuna ihtiyacımız var.
Asil simdi, o isyan ve öfke müziğinin esliğinde ” yurdumuz bütün cihandır bizim ” diye haykırmanın zamanıdır.
Cinnet halinden çıkabilmek için inadına ” Keçe Kurdani ” dinlemenin zamanıdır.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.