Şiddet...

Muhteşem Özdamar - 28/06/2010 0:54:01 (475 okunma)


Şiddet...

"Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan,
Yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan,
Ne görebiliyorsun,
Ne duyabiliyorsun.
 Halil Cibran

Devletin kendi karşıtını ürettiği ve Kürt özgürlük hareketinin devleti taklide dönüştüğü fikri namuslu ve dürüst olduklarından elbette kuşku duyamayacağımız kimi aydınlarımızda ne yazık ki yaygın bir görüş olarak boy veriyor.

Bu sayede, sanırım o lanetlenmiş şiddet karşısında eşit uzaklıkta bir tutum alınmış oluyor. Belki de bir vicdani rahatlama çabası diyeceğim ama bu söylemin çok acımasız ve haksiz olmasından korkuyorum.

Şiddet, devlet açısından varlığını korumak ve politikasını idame ettirmek için kullanılan ve aslında suni, icada edilmiş bir yöntem iken, ezilenler, isyankarlar için bir varoluş durumudur. ” normal ” bir haldir. Yani onların içinde bulundukları hal, ortam bir şiddet halidir.

Yoksulluk bir şiddettir, aşağılanmışlık bir şiddettir, ötekilik bir şiddettir, ezilmişlik bir şiddettir.

Kürtler söz konusu olduğunda, dağa çıkma aslında bu şiddet halinden kurtulma, özgürleşme çabasıdır.

Güney Afrika’da siyahlar söz konusu olduğunda mesela kapısında ” siyahlar giremez” ibareleri bulunan yerler birer şiddet alanlarıydı.

Tıpkı tüm Filistin topraklarının şiddet üretmesi gibi. 

Yeryüzünde gelmiş geçmiş tüm isyanlar bir cinnet halinin ifadesi olmuşlardır.

Temiz, bembeyaz, piru pak, tüm kötülüklerden arinmiş bir isyan bulamazsınız.

Bugün tüm dünyanın barışseverliği hususunda ittifak eylediği ve hatta Nobel Barış Ödülünü bahsettiği Nelson Mandela, 1962 yılında yakalandığında, Apartheid devleti tarafından hain ve terörist ilan edilmişti. Kendisi o sırada ANC’nin silahlı kanadı olan Umkhonto we Sizweörgütünün kurucusu ve lideriydi. Örgüt, askeri hedeflere ve devlet kuruluşlarına sabotajlar düzenlemekle tanınıyordu.

Mandela’nin. ANC’nin silahlı kanadını, Yahudi Irgun örgütünden ilham alarak kurduğu söylenir.

Tarih, insan ruhunun çektiği acıların vicdan alanıdır.

Orda taklide yer yoktur.

Orda cinnet de yoktur.

Tarih, kendimizi özgürleştirebildiğimiz oranda, geleceğimizdir. 


Daha fazla duyup, daha fazla görebilmek umuduyla...

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.