SİNETAMBİ KARUPPAN

 Muhteşem Özdamar - 01/12/2007 15:50:49 (419 okunma)


SİNETAMBİ KARUPPAN

Türkiye’de Orhan olmuş Ohannesler, Hayri olmus Hayimler, Reşide olmus Raşeller yaşıyor. Üstelik küçümsenmeyecek sayıdadır bu insanlar. Yanıbaşımızda, varlığının farkında dahi olmadığımız insanlar. Onların arkasında da tabii kim bilir ne hikâyeler vardır? Türkiye, sadece insanları değil, tarihini de başkalaştırdığı için henüz o insanlarla yüzleşmeye hazır değiliz 
.
Ama bu hazırlığa bir yerlerden başlamak gerekiyor. Başlamak için anlamak şart oluyor.
Anlamaya, empati kurmaya temel olabilir umuduyla sizlere adini değiştirenlerden birinin öyküsünü sunuyorum. 

Alexandra Pascalidou gazeteci. Adından anlaşılacağı gibi kökleri Yunanistan’da ama Stokholm’ün göçmen mahallelerinde büyümüş. Geçenlerde piyasaya çıkan ” Taksi ” adli kitabi dünyanın dört bir kösesinden taksicilerle yaptığı röportajlardan oluşuyor.

Jan Mikelöv Alexandra’nin arabasına bindiği taksicilerden biridir. İki yıl sonra Alexandra’nin ev telefonu çaldığında karsısında Mikelöv’ü bulur. Hal hatır sorduktan sonra evine aksam yemeğine davet eder.

Adımı değiştirdiğimden beri özellikle resmi mercilerle olan ilişkilerimde belirgin bir iyileşme oldu diye söze girer Jan Mikelöv. Arşivlere dalıp kontrol etmedikleri sürece isim değiştirdiğimi bilemiyorlar ve böylece bana iyi davranıyorlar.
Gerçek adim Sinetambi Karuppan. 

Bu tuhaf isim hem senin için hem de o adi telaffuz etmeye kalkanlar açısından hayati müthiş zorlaştırıyor. İşin memleketle ilgili bir başka boyutu daha var tabii. Sri Lanka’daki iç savaş nedeniyle sınırdan geçişimde olay oluyordu. Sinetambi son derece tipik bir Tamil ismidir.

Mikelöv adini kendim buldum. 90’li yılların başıydı. O zaman Valhalla caddesinde yer alan Patent İdaresi’ne başvurdum, 3000 kronluk harcı yatırdım ve yasalara uygun düşmeyen isimleri eleyerek Mikelöv’de karar kıdım.

Bir arkadaşım vardı, Sri Lanka’dan. O Paxgren adini aldı ama ardından ABD’ye taşındı.
( Jan bunu söyler söylemez kahkahalar atıyor.) Mikelöv söylemesi hem kolay men İsveçli izlenimini veriyor değil mi? Hakiki bir isim gibi değil mi? Normal gözükmüyor mu?

Ama bazen komik şeyler olmuyor değil. Mesela sağlık ocağında sıra beklerken hemşire geliyor ve bağırıyor: ” Mikelöv! ” . Yüzüme bos gözlerle bakınıp ” burada değil, sırada kim var ” demeye kalmadan atılmak zorunda kalıyorum. Adimi çağırıyorlar ama hep başkalarına bakıyorlar.

Bazen müşteriler arabaya binince ” selam Abdullah ” diyorlar ama taksi hüviyetindeki İsveççe adimi görünce beni evlatlık alınmış sanıyorlar.

Ayrımcılık ne yazık ki her yerde mevcut. Arabanın içinde ve dışında. Karolinska hastanesine götürdüğüm bir doktor bana ” ne yapıyorsun burada evine git ” diye bağırmıştı bir keresinde.
Eğitim ırkçılık için bir garanti, bir asi değil.

Avrupa’ya bir konsolosluk ailesiyle geldiğimde 20 yaşındaydım. O zamanlar Sri Lanka’da yurt dışına çıkmak nerdeyse imkansızdı. Ailemiz fakirdi. Yedi kardeşin bastan ikinci büyüğü idim ve erkektim. Öyle olunca sorumluluk sahibi oluyorsunuz. Aileme bir şeyler vermek zorundaydım. Yurt dışına gitmek o kadar mühim bir şeydi ki o zamanlar gazetelerde haber olarak yer aldığı bile olurdu. 1975 yılında konsolosluk ailesiyle birlikte Riddarsokağında daireye yerleştim. Görevim, alışveriş yapmak, ev islerine bakmak, konsolosun çocuklarını okula götürüp getirmekti.

Çok geçmeden memleket hasreti içimi yakmaya başladı. Dokuz kişi ayni odada kalıyorduk ama iletişim olmadığından kendimi yalnız hissediyordum. Sessizlik beni öldürecekti.

Konsoloslukta tanıştığım bir temizlikçi bana Tamilce bir kaset vermişti. İki yıl boyunca hep ayni kaseti bikip usanmadan dinlediğimi anımsıyorum.

Daha sonra Nacka’da bir yaşlılar evinde çalıştım. Akli dengesi bozuk 80 yaşlı insan vardı. Harika insanlardı. Onlarla birlikte şarkı söyler, dans ederdim. Müthiş popüler olmuştum. Bilirsin, biz göçmenler yaşlılara saygılıyızdır. Onların kendini mutlu hissetmesi için elimden geleni yapıyordum. Bir keresinde 80’lik bir ihtiyar habire ” Das nerede ” diye sorup duruyordu. Ben dasin ne olduğunu bilmediğimden duymamış gibi davranıyordum. O kadar ısrar etti ki, önemli bir şey olduğunu düşünüp ” bugün gelmedi ” demiştim. O zamanlar ” dasin ” tuvalet anlamına geldiğini henüz bilmiyordum.

 Karakafa ” olmamın onlar için hiçbir önemi yoktu. ” Bin bir suratlı sanatçı ” diyorlardı bana.

1983 yılında biriktirdiğim paralarla Sri Lanka’da aileme ev aldım. Bizim orda Tamiller azınlıktır ve Seylanlılar bizi hep ezmişlerdir. Onlara, bir Tamilin de hayatta başarılı olabileceğini göstermek istiyordum.

Birkaç ay sonra o koca evden eser kalmamıştı. İç savaş sırasında Seylanlılar evi yaktılar. Köydeki tek Tamil aile bizimkilerdi. Evi yeniden sil bastan inşa etmek zorunda kaldım.

1981 yılında taksi ehliyetini aldım ve part taym bu isi yapmaya başladım. Bir yandan da teknik eleman olmak için okuyordum. Eğitim uzun ve pahalı olduğundan yarim bıraktım.
Borçlarım vardı ve çalışmak zorundaydım. Teknik eleman yerine masör oldum ama isi taksiciliğe vurdum. 

İnsanlardan hoşlanıyorum. Aksam yemeğine mesela 100 kişi gelse hiç sorun değil benim için.

Geçen aksam sekiz Hintli arkadaş geldi. Yediler, içtiler ve yattılar. Biz daha ziyade Hintlilerle görüşüyoruz. Biz İsveçliler gibi içine kapalı yasayamıyoruz.
Müşterilerimi de seviyorum. İnsan arabada doktor, psikolog ve hatta papaz rolüne bürünebiliyor. Geçenlerde bir genç adam depresyon geçirmiş, ”intihar edeceğim ” diye ağlaşıyordu. Meğer karisi terk etmiş. Kendisini teselli edince ” seninle karsılaştığım için çok şanslıyım” diyerek indi arabadan. 

İnsanlar gülüyorlar, insanlar ağlıyorlar. Soruyorlar ve anlatıyorlar. Ben de bir insanim. Onları dinlemek için zamanım var. Çoğu kez ben de kendi trajik hikâyemi anlatıyorum ve öyle teselli buluyorum.

Geçen yıl 21 ağustosta kızım intihar etti. 18 yaşındaydı. Melissa, benim Melissam. Liseyi yeni bitirmişti. Derslerinde çok basarîliydi. Annesi ve annesinin yeni kocasıyla birlikte oturuyordu.

İki haftada bir buluşuyorduk. Niye intihar etti bilmiyorum. Sanırım çok fazla özgür hissediyordu kendini ve kimsenin kendisiyle ilgilenmediğini düşünüyordu. Belki sinir koymayı bilemedik. Bir şeyler yanlış olmuştu iste. Bıraktığı mektupta ” bana her şeyi verdiniz ama … ” diye yazmıştı. Mektubun hepsini okuma cesaretini bulamadım. Kızım, neşeliydi, gülüyordu ama her şeyi kendine saklamıştı.

Cuma günleri, okuldan sonra Melissa annemin Fittja’daki evine giderdi. Annem on katlı bir apartmanda oturuyordu. Bu kez babaannesine uğramadan sekizinci katta asansörden inip kendini aşağıya atmıştı.

Annem aşağıda insanların toplaştığını görüyor. Avluya inince insanlar ona bir genç kızın pencereden aşağıya düştüğünü söylüyorlar. Annem İsveççe bilmediği için yerde yatan ölü genç kızın kendi torunu olduğunu anlamadan çekip gidiyor. Birkaç gün sonra kendisine anlattığımızda kalp krizi geçirdi.

Üç gün sonra kızımı otopside gördüm. Yüzü tamamen yarasız beresizdi. Çok güzeldi. Sol kaşında bir morluk vardı. Atlarken pencerenin kenarına vurmuş olmalıydı. Sakince uyuyordu. Bu aniyi hep muhafaza etmek istiyorum.

O gün belki annesiyle veya üvey babasıyla tartışmıştı. Bazı şeyleri belki yanlış anlamıştı. En iyi önerilerin bile yanlış anlaşıldığı olmuyor mu? Bilmek istemiyorum. Bilirsem kızımı yeniden görebilecek miyim ki?

Kızım simdi Huddinge mezarlığında yatıyor. Mezarı kalp seklinde. Melissa her önüne gelen yere kalp resmi çizerdi. Haftada 3 gün mezarını ziyaret ediyorum. Onun vücuduna inen taşı okşuyorum ve O bana sesleniyor: ” Baba korkma! ” Kimse artik O’na kötülük yapamaz. Rahat uyu yavrum. Çiçekleri bırakıyorum, mezarın etrafında biten ayrık otlarını temizliyorum.

Birkaç gün önce ölümünün birinci yılıydı. Ama O’nun öldüğüne inanmıyorum. O bir yerlerde yaşıyor. ABD’de hukuk okuyup yaşlılığımda bana bakacağını söylerdi. O yüzden bu kadar fazla çalışıp kendimi yıpratmamamı isterdi. Melissa’nin ölümü beni değiştirdi, adeta başka bir insan haline getirdi. Simdi tüm vaktimi aileme veriyorum. İnsan şimdiyi yasamalı, planlamayı bir kenara koymalı. Eve geldiğimde çocuklar omuzlarıma çıkıyorlar, bana masaj yapıyorlar.

Büyük oğlan kardeşine sık sık ” babamla acili şeylerden konuşma ” diye tembih ediyor.

Ağlamaya başladığımda ise ” baba, bak ne güzel bir araba geçiyor ” diye bana acımı unutturmaya çalışıyor.


Muhtesem Özdamar
Isveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.