" Şoven Olmayan Türkler Aranıyor "

Muhteşem Özdamar - 22/11/2007 10:30:07 (607 okunma)


" Şoven Olmayan Türkler Aranıyor "

Türkiye esir düşmüş bir toplum havası veriyor. Bilinen çevreler, artik kendilerini pek de öyle gizleme ihtiyacı duymadan, yılların verdiği iktidar alışkanlığının imkanlarıyla koca bir toplumu esir alıyor. İnsanlar esir düştüklerinin farkında bile değil, sele kapılmış gidiyorlar.
Marx’in 19.yüzyılda söyledigi ” başka ulusları ezen uluslar özgür olamazlar ” Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun resmini çiziyor.

Muhtelif kanallarda yayınlanan şehit haberlerinden birinde bir şehit babası konuşuyor: ” Allah herkese nasip etsin. ” Bu sözleri duyunca insanin kani donuyor.
Aklım babada ve ölen gençte. Bir toplum insanların en yüce duygularını, analık-babalık duygularını nasıl böyle köreltebilir? Modern bilgi toplumunda feda ve kurban kültürü nasıl bu kadar egemen hale gelebiliyor?

 Türk Solu ” dergisi ise başka telden ayni tınıyı veriyor. Derginin kapağında yer alan su sözlere bakin: ” Türk Esir Düşmez. ” Genç insanlar, kendilerine nasip olan şehadet mertebesine erişmek ve ölmek yerine hayati yeğlediklerinde vahim bir hata yapıyorlar.. Hayati tercih ettikleri için ”Türkten ” sayılmıyorlar. Ölü sevicilik toplumda en yüksek primi yapıyor, ölüme içkin değerler tüm toplumda hakim normlar seviyesine yükseliyor. Hayat yerine ölüm hangi yastan ve bastan olursa olsun ” "Türkün ” kimliğini belirleyici bir öğe oluyor.

Bütün bu olup bitenler yetmiyor. Bir haber daha: ” 1299’da Sögüt’te bir bulut oluştu. ” 5.sınıf öğrencisi Y.Ö, bir ilkokullararası kompozisyon yarışmasında, ödül alan kompozisyonunda böyle bir cümle kullandı diye hakkında soruşturma açılıyor. Simdi sağlam durun. Gerekçe ” Osmanlı padişahlarına hakaretmiş.” Görüldüğü gibi 301. maddenin sınırları, yani Türk varlığını ve kimliğini korumanın sınırları nerelere kadar uzanıyor. Yakında 301. madde tarih ötesi Türk kimliğini koruyup yüceltmenin aracı haline getirilirse sakin şaşırmayın.

Küreselleşmeyle birlikte yasadığımız dünyanın daha güvensiz bir yer haline geldiğini söyleyebiliriz. İnsanların geleceğe olan güvenleri ve hatta varsayımları giderek zayıflıyor.

Bu durum, güneyden kuzeye, yoksul dünyadan varsıl dünyaya dönük göç alanlarını artırıyor. Hersey düne oranla çok daha değişken ve hareketli bir durum arzediyor. Dün elde ettiğimiz bir tecrübenin bugüne olan faydası çok tartışmalı olabiliyor. Bu dalgalı ve sallantılı yasam ve onun getirdiği düşünme tarzları insanlarda güvensizlik yaratıyor. İktidar sahipleri, küreselleşmenin insan-birey boyutunda getirdiği bu yenilikleri kendi güç konumlarını pekiştirmekte kullanıyorlar. Tehlikelerin öngörülemediği, hesaplanamadığı ve idrak edilemediği hal ve şartlarda geriye kalan tek belirgin duygu korku ve güvensizlik oluyor. Ve bu duygu kolayca kestirilebileceği gibi egemenlerce sürekli yeniden üretilip topluma tekrar tekrar zerkediliyor.

Türkiye’de terörün, muhtelif işlevleri arasında bir de bu türden bir işlevi var. Terörün üstesinden gelmek bahanesiyle korkuyu taçlandırmak temel amaç olarak ortaya konuyor. Bir yandan, onca yıldır bas edilemeyen ve sürekli verilen şehitler basamak yapılarak terör eliyle bir çaresizlik duygusu yaratılıyor insanlarda. ( ” Allah herkese nasip etsin.”) Öte yandan ayni çaresizlik duygusu sahici olmayan, bos bir böbürlenme ve abartılı bir güven aşısıyla izale edilmeye çalışılıyor. ( ” Türk Esir Düşmez ”. ) 

Toplumu öcülere boğarak esir alma girişimine Yalçın Küçük gibi solcular da katılmaktan geri kalmıyor. Hocamız, TV’de kendine hasredilen saatlerde son günlerin en derin ifşaatını yapıyor.

ABD ve İsrail bir değil tam iki adet Kürt devletinin kurulmasını amaçlıyormuş. İkincisi elbet Türkiye’de gerçekleştirilecek. Hocamız, büyük ifşaatını emperyalizme kıskıvrak bağlanmış bir Türkiye’de DTP’nin AKP’nin stepnesi olduğunu iddia ederek pekiştiriyor.

Korkunun esir aldığı bir başka kesim ise Kürt sorununun sosyalizm eliyle çözümleneceğini düşünüp sorunu belirsiz bir geleceğe erteleyenler oluyor. Bu düşünme tarzının doğal uzantısı olarak bugün DTP’nin şahsında ortaya çıkan hareketle ve onlara oy veren milyonlarla dayanışmada zayıflık gösteriyorlar. Gerekçe olarak ise DTP’nin onların arzu ettiği çözümün uzağında bir parti olduğu iddiası gösteriliyor. Bu şekilde ancak vicdanlarını rahatlatanlar sorunun çözümünün öncelikle o sorunu yasayanlara ait olduğunu unutuyorlar, Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesin Türk olduğu söyleminin solcu versiyonu olan ” Kürtlerimiz ”,  bizim Kürtler ” söylemiyle, yani Kürt insaninin sahibi olan ” iyi Türkler ”söylemiyle hareket ediyorlar.

Kürt sorununu, ne olduğu henüz kimseler tarafından bilinmeyen müphem bir Ortadoğu ve/ veya diğer türlü çeşitli proje ve komplo teorilerinin ortasına yerleştirerek değerlendirmeyi alışkanlık haline getirenler, Türkiye’nin emperyalist bir ülke olduğunu hep görmezden geliyorlar.Google’da yapacağınız üstünkörü bir tarama dahi Türk sermaye ihracının hangi boyutlara yükseldiğini gösteriyor. Bugün 78 ülkede 150’ye yakin Türk firması faaliyet yürütüyor. Son yedi yılda yurt dışına akan toplam sermaye miktarı 6,5 milyar doları buluyor.

Türk sermaye çevrelerinin kimi kesimlerinin, Hürriyet gazetesinin öncülüğünde Kuzey Irak operasyonu için yeşil ışık yakması boşuna değildir. İttihat Terakki’den miras kalma Turan hayalleriyle asker-sivil saldırgan çevrelerin yayılmacı emelleri kesişiyor. Musul ve Kerkük petrolleri hala ağız sulandırmaya devam ediyor. Son operasyon tartışmalarının sivri ucunun aniden Kuzey Irak’taki Kürt varlığına yönelmesi meselenin bu boyutuna isaret ediyor. 

Kendi ülkelerinin emperyalizmini görmeden ve buna karşı tutarlı tutumlar geliştirmeden, içi doldurulmamış bir antiemperyalizm söylemi tutturarak 60’li ve 70’li yılların ulusal bağımsızlık şiarına tutunup kalanlar, söz konusu ” ulusallık ” ve ” bağımsızlığın ” Türk sermaye çevrelerinin en saldırgan ve hayasız kesimlerinin ” özerkliği ” ve ” yerelliğiyle ” örtüştüğünü kavrayamıyorlar. 

Gün be gün tırmandırılan faşist ve ırkçı söylemler Türk sermaye çevrelerinin en asalak, en saldırgan, en yayılmacı kesimlerinin söylemidir ve onlar yukarıda sözünü ettiğimiz ” korku ” motifini kullanarak kendi söylemlerini tüm topluma mal etmeyi başarmaktadırlar.

” Korku ” motifi günlük rutin içinde ölen gençlerin bedeni üzerinden, ölmeyenlerin ise ihaneti üzerinden isleniyor. Vatanin birliği ve bölünme tehlikesi bu arka plana eslik ediyor.

Bu durumda ” terör ” fizikselden öte ruhsal bir boyut kazanıyor. Muhtelif söylemler vasıtasıyla bedenlerin yanısıra ruhlara, zihinlere, akıllara ” terör ” şırınga ediliyor. 

Korkuyoruz. En basta kendimizden korkuyoruz. Toplumsal korku ile bireysel korku eşitleniyor. Korkunun bu modern hali karşısında çaresiz aşılanmaya hazır bekliyoruz. Heryerde ” terör ve PKK” aramaya başlıyoruz. Egemenlerin korkusu olan ” yoksul Kürtlerin isyanı ” tüm toplumun korkusuymuş gibi tezahür ediyor. Toplum egemenlerin korkusunu içselleştiriyor, benimsiyor. Farkında olmadan, ruhumuza ve beynimize pompalanan bu ideolojik korku ve ölüm kampanyası sayesinde her Türk kendi ulusal kimliğini korumaya, ona her zamankinden daha fazla sahiplenmeye başlıyor.Türkiye’nin Türkleştirilmesi ve arîleştirilmesi süreci her birimizin içinde, tarihin derinliklerinden, normlardan, eğitimden, gelenek ve göreneklerden kopup gelen şoven Türkü yeniden canlandırıyor, üretiyor. Faşizm günlük ilişkiler içersinde sıradanlaşarak bizleri esir alıyor, her yerde ” şoven ve ırkçı olmayan ” Türkler mumla aranır hale geliyor. 


Dayanışma eksikliği ve insanların hiç olmadığı kadar karşılıklı bağımlılığı modern korkunun kaynağını oluşturuyor. O kaynak ayni zamanda korkudan kurtuluşun çıkış yolunu da gösteriyor.

Türkiye’nin vicdani olduğunu düşündüğüm Aysel Tuğluk’un kumandan Markos’tan aktardığı sözlerle söylersek ” bize simdi gereken şey; sözlerimizi içeri alabilsin diye bir kardeş kalbin kapısını açabilmektir. ” ” Şoven ve ırkçı olmayan her Türk ” bir kardeş Kürdün kalbini açmaya baslarsa, korkularımızı yenmeyi başarıp birlikte yaşamanın yolunu da döşemeye başlarız demektir.

O kalpleri açmayı beceren her Türk kendini özgürlük rüzgarının sıcak esintilerinde bulacaktır. 

Muhtesem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.