Tarihin Zulası

Muhteşem Özdamar - 31/01/2008 10:20:34 (630 okunma)


Tarihin Zulası 

Değişimler yavaş gerçekleşiyor.
Ben hayatımın tam ortasındayım.
Yalnız
Tam ortası neresi
Söyleyemeyeceğim.


( Göran Sonnevi, ” Dil; Alet; Ateş  İsveç’çe’den çeviri bana ait ) 

Türkiye’nin en ciddi toplumsal sorunlarından biri olan yüzleşme, daha doğrusu yüzleşememe, komünist hareketin önünde de devasa bir görev olarak duruyor. 

Duruyor diyorum zira bu iş için biçilmiş kaftan vazifesi görecek olan bir vakıf var. (Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı (TÜSTAV), 1992 yılında kuruldu. Kuruluş kararı Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) birleşmesiyle oluşan Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin I. Olağan Büyük Kongresi’nde alınan karar çerçevesinde TBKP Genel Yönetim Kurulu’nun çalışmalarıyla biçimlendi.)
Vakıf ne yazık ki beklentilerin tersine, burada girmek istemediğim iç hesaplaşmalar nedeniyle görevin üstesinden gelmek bir yana, adeta onun gerçekleşmesini engelleyici bir rol oynuyor. 

Yüzleşme ve tarih birbirinin içinde yatıyor.

Tarihin zulasını açtıkça karsımıza yeni aynalar çıkıyor. O aynalar bize ” ne kadar çirkinsin ” bile deseler bakmak zorundayız. Kendi çirkinliğimizi, tıpkı güzelliklerimizi gördüğümüz gibi görebilmeliyiz.

Arada bir yüzleşme kapsamına girebilecek kitaplar çıkmıyor değil. Hoş bunlarin bir kısmı ” biz neymişiz be abi ” dedirten türden. Söz gelimi, kendisi de bir IKD üyesi olan esim, Tüstav yayınlarından çıkan ” Kızıl Feministler ” kitabini görünce ” biz feminist miymişiz? ” diye şaşırıp ” ah sen İKD’yi bana sor ” diyebiliyor. ( İlerici Kadınlar Derneği, 1975 yılında, tarihsel TKP’li kadınların öncülüğünde kuruldu.) Böyle olunca daha çok ” içerden sesler ” duymaya, sahici tanıklıkları, hakiki yaşanmışlıkları okumaya ihtiyacımız olduğu açıktır.

Tarihin zulasını açmak elbette putların kırılması anlamına geliyor.

"Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz gibi isimlerin içinde bulunduğu çoğu doğrudan ABD tezgahında yetişmiş "ulusalcı" gruba yapılan operasyon ülkede esmesi istenen liberal-işbirlikçi rüzgarı kuvvetlendirecek. Operasyon bu kişilerden ziyade girilecek sürece gösterilecek yurtsever tepkileri bertaraf etmeyi hedefliyor." 

Bu sözler 'Türkiye Komünist Partisi'nin sol.org.tr adli internet sitesinde yer alıyor.

'TKP' ” Ergenekon ” operasyonundan belli rahatsız olmuş. Nedeni tarihin zulasında yatıyor.

'TKP’nin milliyetçi karakteri tarihinden, sahip çıkmaya çalıştığı gelenekten ileri geliyor.
Komünist hareketi Osmanlının son dönemlerinde ” azınlık ” sosyalist aydınlarca temsil edilen Marksist enternasyonalizm yerine, ittihatçı ve Türkçü görüşlerden gelen, Galiyev’in milliyetçi komünizmiyle haşır nesir olmuş isimlerle başlatırsanız varacağınız yer yukarıdaki 'TKP' açıklamasındaki cümlelerde son bulur.

Daha önce Değerli Nazim Beratlı bir yazısında sormuştu. ” Neden, örneğin Almanya’da azınlıkların solcuları, ana bünye içinde yer bulurken, Osmanlı’da böyle bir şey olmadı? Niçin Blagoev Bulgar; Zahariadis Yunan komünist partilerinin başlarına geçtiler de Türk komünist hareketine eklemlenemediler? Niçin Ermeniler Taşnak Partisi olarak ayrı örgütlendiler? Niçin Osmanlı Meclis-i Mebus an’ının sosyalist milletvekilleri Sivas, Kozan, Van ve Selânik’ten gelen Ermeni ve Bulgarlar? Almanya’da bunun tam tersi oldu ama...”

( Bu konuda bir yaklaşım örneği olarak Agos’un 25 Ocak tarihli sayısında Rober Koptas’in ” Ermeni Meselesi ve Solun Özeleştirişi ” başlıklı yazısını öneririm.) 
Tarihin zulasını açtıkça kafamızı karıştıracak meseleler çoğalıyor.

Geçmişte hakikati görmek belki mümkün değildi. Yapacak çok isimiz vardı. Devrim yanı başımızda bizi bekliyordu! Bir dalgaya kapılmış gidiyorduk falan filan.
Şimdi artık bilebiliyoruz, en azından hissedebiliyoruz. Tutmayan, uymayan, ters gelen bir şeyler olduğunu gözlemleyebiliyoruz.

Hakikat, yalanı çıkardıktan sonra geriye ne kalıyorsa o oluyor. 

Renklerin ötesindeyim
Saçımı kestim
Sakalımı kestim

Beyaz ışığın ortasında
Yalnızım

( Göran Sonnevi . ibid )

Putların sayısı az değil. Putların ruhumuzda ve kalbimizde edindiği yerler az derin değil. 

O derinlik çok sayıda kavram üzerinde kutsallık yarattı. Hayati bir yana bırakıp kavramlara tapınmaya başladık. Onları alladık pulladık, değerinden ve gereğinden fazla önemsedik.

O kavramlar hayatimizin amacı olmakla kalmadı, bizimle birlikte hayati paylaştılar. Onlarla yattık, onlarla kalktık.Emek, komünist, devrimci, yurt, parti, yeni insan. 

Tarihin zulasında sayısız kutsallıklar yatıyor. Uğruna ne güneşler batırdığımız kutsallıklar! Bizleri efsunlayan kutsallıklar!

Daha önceki yazımda emek kavramını ele almıştım. ” En yüce değer ” olduğu varsayılan emek’in insanı özgürleştirici olduğu fikrinin insanları nasılAuschwitz modeline sürüklediğini örneklemeye çalışmıştım.

Simdi sırada parti kavramı var.

Düzenli aidat verilip bir organda çalışma zorunluluğu olan parti. ( Lenin )

 En büyük ustalığımız, en ince hünerimiz ” olan parti. ( Nazım)


Muhteşem Özdamar/ İsveç

Not: Bu yazıda adı geçen sonraki yazılarda ele alacağım partinin, bugün siyasi partiler kanunu çerçevesinde kurulmuş olan ve açık milliyetçi politikalar izleyen “TKP” doğrudan bir ilişkisi yoktur.
“Tarihsel TKP”, benim de uzun yıllar içinde yer aldığım, ömrünün büyük bir kısmını illegal koşullarda geçirmiş olan ve bugün artık var olmayan partidir

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.