” Tek Yol Demokrasi ”

 Muhteşem Özdamar - 03/04/2008 11:34:56 (652 okunma)


” Tek Yol Demokrasi ”

 Sanki ruhum çıktı canımdan
Sen benden gittin gideli 
”.

Türkünün sözleri durumumu tarif ediyor. Gene memleketteyim. Antalya, Bodrum, İzmit, İstanbul hani gezmediğim yer kalmadı nerdeyse.

Ruhumu çıktığı yere yerleştirmeye çalışıyorum. Nafile, her şey o kadar değişmiş, o kadar yabancı ki ona yer bulmakta hakikaten zorlanıyorum.

Ama bu kez ilk geldiğimdeki şaşkınlığı yaşamıyorum. Daha keskin gözlemler yapabiliyorum. Pahalılık ile şovenizm sanki birbirine doğru orantılı olarak yükseliyorlar. 
Benzin ve mazot fiyatlarının ortalama gelirin Türkiye’ye oranla bir hayli yüksek seyrettiği İsveç’ten yukarıda olması düşündürücüydü.

Trafik keşmekeşi ile demokrasi keşmekeşi ise adeta el ele yürüyor.
Demokraside halkın iradesi yok sayılırken trafikte de yayanın önceliğini kimse tınlamıyor. Bir iki defa yayalara yol verecek oldum, ahmaklıktan değil profesyonel sürücü alışkanlığından, arkamdan canavar gibi korna sesleri yükseldi. Maazallah insan hamile olsa çocuğunu düşürür. Bir başka sefer, bencileyin durup dururken korna çaldığında itiraz edip, bunca korna sesinin sadece insanları rahatsız etmekle kalmayıp gürültü kirliliği yarattığını da söylediğim taksici beni az daha döve yazacaktı.

Bir parantez.

Bu türden korku salan korna seslerini sanırım en çok Cumhuriyet gazetesi çıkarıyor. Tabii Resneli jakoben Niyazi’nin yazarı İlhan Selçukönderliğinde. Tutuklanış tarzı elbette sık değil ama bu memlekette insanlar senelerdir böyle tutuklandılar ve hatta daha acısı kalleş infazlara uğratıldılar. ” Hatırla Sevgili ”’nin yayınlanan son bölümünde yer alan, Mahir Çayan’ın cenazesine yapılan muameleye kıdemli darbeci Sayın Selçuk ne der acaba? Büyük ihtimal ” benim darbemde böyle şeyler olmaz ” der.

Neyse, bendeniz uzun yıllardır Cumhuriyeti okumamıştım. Dolayısıyla hangi tehlikenin söz konusu edildiğini bilmiyordum. Okuyunca anladım. Gazetenin gerek genel dili gerekse Hikmet Çetinkaya, Mehmet Faraç ve Ümit Zileli gibi tek tek yazarların zehirli dili adeta korku filmlerini hatırlatıyor. Her cümle gücünü nerden aldığı belli olmayan pervasızlıklarla bezeniyor ve insanların zihnine terör asılıyor. Küstahlık, kibir ve kendini beğenmişlik diz boyu. Okuyucu, belki farkında bile olmadan bu küstah, aşağılayıcı dilin esiri oluyor. Hakiki tehlike iste bu korku ve dehşet dilindeyatıyor. Kemer’de arabasını boydan boya ay yıldızlı kırmızıya boyamış yurttaş, yıldönümünü fırsat bilerek dükkanları ve sokakları ” Çanakkale Geçilmez ” pankartları ve fotoğraflarıyla süsleyen insanlar o dili sahipleniyorlar.

Trafikte en çok dikkatimi çeken davranışlardan bir diğeri ise sik aralıklarla şerit değiştirmek ve bu değiştirmelere paralel olarak ikide bir vites büyütüp küçültmekti. 
Tabii bu türden şerit atlamalar mecburen arabanın süratinde ani alçalmalara veya yükselmelere sebep oluyor.

Gene bir defasında, sürücünün biri şerit değiştirmek istediğinde durup adamcağıza yol vermek gafletinde bulundum. Arkadan zaaart diye canhıraş bir korna sesi.
Genç bir şoför. Ani bir hareketle sağa çekip yanıma yanaştı, başladı veryansın söylenmeye.

Yanımda esim, olanca gücüyle beni çimdikliyor. Ne de olsa memlekette yaşama konusunda benden daha tecrübeli. Meğer, böyle durumlarda yok yere ” Niyazi ” olabilirmiş insan.

Bir parantez daha.

Türkiye’nin sol hareketi de demokrasi yolunda yalpalıyor. Bir ileri bir geri, habire vites degistiriyor. Vitesle bu kadar oynayınca, debriyaj ve fren balataları haliyle yalama oluyor.

10 Aralık hareketi demokrasiyi anlamadığı ve içselleştiremediği için parçalandı. Demokrasi virajı keskinleşince hangi hızla viraja gireceklerini kestiremediler.
AKP’nin kapatılması girişimini ve Ergenekon tutuklamalarını ” yiyin birbirinizi ” diye karşılayarak vites küçülten “Bir gün”cüler ise soldan sağa geçişte artik pek ikircim yasamıyorlar.

 Ben 74 ile 80 arasında devrimci faaliyetle ilgilenmiş insanların Türkiye sosyalist hareketinin düşünsel kapasitesini daha ileri götürdüğünü düşünüyorum. Biz geleneksel düşüncelere daha fazla bağlıydık. Onlar ise daha kopuşçu oldular. ” Bu tespit Ertugrul Kürkçü’ye ait. Açıkgazete.com sitesinde kendisiyle yapılan bir söyleşide söylüyor.

Bu hakli tespit yeni umutlar uyandırıyor. Henüz, bu umudu yaratanların sayısı az, sesleri cılız çıkıyor ama sürekli gelişiyorlar.

Benzeri bir umudu Kocaeli’nde 22 Mart günü yapılan bir “sözlü tarih” toplantısında hissettim.

Toplantı, Türkiye komünist hareketinin tarihindeki en önemli eylemlerden biri olan Kutlu-Sargın’in dönüşleri ve bu eylemin temel örgütler düzeyindeki yansımalarıyla ilgiliydi.

Yüzleşme konusunda alınacak daha çok yol olmasına ve bu yüzleşmeleri engellemek isteyenlere rağmen, bu türden bağımsız toplantıların Kürkçü’nün sözünü ettiği kopuşa katkıda bulunacağına inanıyorum. Yeni sol, tarihi resmi kalıplara dökerek ruhsata bağlamak isteyenlerden kopuşu da içerecektir.

Muhteşem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.