Usama’dan Anneanneme - ( 1 )

Muhteşem Özdamar - 02/03/2008 16:34:44 (461 okunma)


Usama’dan Anneanneme - ( 1 ) 

Dünyanın neresinde olursa olsun, adı duyulduğunda her birimizde dehşet dolu bir iz bırakan Usama Bin Ladin, demokrat kişiliği ve Ermeni kardeşiyle temayüz etmiş olan Diyanet İsleri eski başkanı Lütfi Dogan, en verimli döneminde, İslami ve sufizmi kendine rehber edinen İsveçli yazar Torbjörn Säfve, büyük erkek torununun gusul abdesti alması için dualarını esirgemeyen üç kez hacı olmuş rahmetli anneannem, başörtüsü nedeniyle üniversite eğitimini İsveç’in göbeğindeki Falunkentinde tamamlamak zorunda kalan, o sakin dil ve üslubu ve özgürlüklere bütüncül yaklaşımıyla geniş çevrelerde haklı yankı bulan başörtülüler bildirisini kaleme alanlardan Neslihan, İranlı feminist avukat, 2003 yılının Nobel barış ödülü sahibi Sirin Ebadi, Sivas’ta aydınları yakmayı marifet bilen ” dini bütün ” gözü dönmüş karanlık çember sakallı adam, Endonezya’nin bir köyünde yalın ayak Kur’an kursuna koşan oğlan çocuklar, Pakistan’in Pesaver eyaletinde Amerikan bombalarından kaçışan köylüler, Filistin’in kurtuluşunu beline bağladığı bombada gören intihar eylemcisi, Eritre’den yola çıkıp nasılsa İsveç’i bulmuş, politikadan bihaber taksici arkadaşım, melek yüzlü Ahmet Muhtar, Guantanamo hücrelerinde en insanlık dışı muamelelere göğüs geren ” savaşçılar ” … 

Bu kadar değişik coğrafyadan, farklı cinsiyet ve kültürlerden, değişik yas ve meslek gruplarından ve hatta son derece çeşitli sınıfsal köklerden insanları birleştiren nedir? Hepsinin Müslüman olması. Ama iste bu birleştirici unsur, yani din başladığı yerde bitiyor. Öyle olduğu için bu insanların temsil ettiği İslam dini, tıpkı diğer din ve ideolojiler gibi farklı yanaşımları hak ediyor.

1960 ve 1970 yıllarında, yani soğuk savaş yıllarında, devrimci dalganın kabardığı yıllarda, İslamcı sağ devrimci hareketin bastırılmasında kullanıldı. İkide bir Tudeh ve Endonezya örneklerinin ısıtılması aslında birçok radikal sol aydında o dönemlerin anisini canlı tutmaya yarıyor. Anlaşılır bir ruh hali ama anılara bu şekilde asili kalmak nihayetinde İslami çevrelere, yasadıkları çeşitlilik içinde yaklaşmayı engelliyor.

Hatta zaman zaman, tartışma, tahammül edilmez bir hal alıyor. Onlar hakkında konuşuyoruz, onlarla konuşmayı tercih etmek yerine. Söylem hep onlar üzerinde yürüyor ama onlar olmadan. Haklarında ön fikirlere sahibiz ve bu ön fikirlerin doğruluğundan adımız gibi emin konuşuyoruz. Duyulanı ve dolayısıyla bilineni doğrulayan söylemlerden bir türlü kurtulamıyoruz. Müslüman çevrelerin toplu/ toptan bir yaklaşımlarının esamesinin okunmadığı durumlarda dahi hegemonyacı tutumlardan yakamızı kurtaramıyoruz. İnanılırlığa kavuşmak amacıyla sürekli tekrarlanıp duran benzer hikayeleri argüman olarak kullanmaktan çekinmiyoruz. Bazen ortaya komik durumlar çıkmıyor da değil. Söz gelimi, İslami çevrelerde otoritesi hayli tartışmalı olan Yasar Nuri Öztürk gibi isimleri içerden tanık olarak gösterebiliyoruz.
Hani, ırkçı Hollywood filmlerinde olurdu. Siyahların ” düşük zeka düzeyini ” ve ” cani ruhunu ” kanıtlamak için başvurulan içerden tanıklıklar gibi.

Soğuk savaşın ardından, ABD yeni bir küresel güvenlik stratejisi oluşturdu. Defence Planing Guide, ABD’nin dünya liderliğini sorgulayacak ve mevcut ekonomik-siyasi düzeni değiştirmeyi amaçlayacak yeni bir rakibin ortaya çıkmasını engellemeyi öngörüyordu. Geride duran biricik tehdidin ise radikal İslam olduğu genel kabul görmüştü.

Bu genel kabul, yeni dikotomilerin tezahür etmesine yol açtı. Müslümanlar, her yerde, birer tehlike ve tehdit unsuru olarak görülmeye başlandılar. Böylece, Bati dünyasında, özgün bir kategori olarak yepyeni bir antagonik kimlik doğdu. Hele 11 Eylülün ardından, adına terörle mücadele denilen bu yeni mücadelede Müslüman kimliğinden düşman yaratıldı. Müslümanlar her yerde ve her düzeyde ötekileştirilmeye başlandılar. ( Europol kayıtlarına göre 2006 yılında Avrupa’da 498 adet terör eylemi tespiti yapılmış. Bunun 283 adedi Korsikalılar tarafından, 136 tanesi ise Basklılarca gerçekleştirilmiş.) 

Hiyerarşik karşıtlıklardan, eşit olmayan iktidar ilişkileri üretildiği malum. Müslüman- Hıristiyan, laik-dindar, uygarlık-barbarlık. Söz gelimi bu tür karşıtlıklarda, karşıtlığın Müslüman, din ve barbarlık tarafları muhafazakarlığı, dogmatizmi, cinsiyetçiliği, baskı ve zulmü temsil ediyor. Öteki taraf ise gelişmeyi, mutluluğu, bolluk ve refahı, eşitlik ve adaleti simgeliyor. Danimarka’da, durup durup ifade özgürlüğünün sınırlarını Müslümanlar üzerinde sınadığını sanan karikatürist bu ruh haliyle hareket ediyor. O karikatürü çizerken, bir iktidar tarzını ve oradan yola çıkarak ve o iktidar tarzını biricik doğru veri alarak, beyaz ırkı, onun düşünme ve yaşam tarzını tekleştirip evrensele şamil ederek herkes için meşrulaştırma görevini yerine getiriyor. Tabii bu sayede, ortalama Danimarkalı, bir yandan içinde yaşadığı dünyanın ne denli güvensiz hale geldiğini düşünmeye başlayıp korkuyor. Ama öte yandan, kendi kültürünün, gelenek ve göreneğinin ve yaşama tarzının özgürlüklerin biricik koruyucusu olduğuna dair olan güveni de pekişiyor. Mesut ve bahtiyar, ötekilerin kendisinden bu yönden öğrenecekleri çok şey olduğuna inanmaya devam ediyor. Ama ayni zamanda karikatürleri kendi yasam stillerinin evrensel yansıması olarak görmeyi de ihmal etmiyor. ( Modernite )

Rahmetli anneannemle Bin Ladin’i ayni kefeye koyan homojenleştirici mantık, İslami çevreler içinde mevcut olan politik duruşların çeşitliliğine, muhalif öznelliklere ve iktidar eleştirilerine yeterince dikkat ayıramıyor. Dinsel olarak sınıflandırılanın ille de baskıcı, cinsiyetçi ve dogmatik olması gerekmiyor. Laiklik olarak sınıflandırılanın da bunun tersi olması gerekmediği gibi. 

Devam edecek. 

Muhtesem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.