Vartan’ın Gözleri

Muhteşem Özdamar - 17/02/2008 14:52:47 (492 okunma)



Vartan’ın Gözleri 

Evvelki gün arabaya müşteri olarak geldi. Adından bizim oralardan olduğunu tahmin etmek zor değildi: Vartan.

Şehirdeki göz hastanesine gidecekti. Toplu taşıma araçlarına binmeleri zor olduğu için, devletin, yaşlılar, hastalar, sakat ve özürlüler için tanıdığı indirimli taksi olanağını kullanıyordu.
Kartını çekip, taksimetreyi çalıştırdım. Yola çıktık. Lafı açmayı kendisine bıraktım, meslek kuralı gereği.

- Nereden geliyorsun?
- Türkiye’den, Türküm.

Hemen İsveççeyi bırakıp Türkçeye döndü. Keyiflenmişti, her halinden belliydi.

- Ben de Yozgatlıyım. Lübnan’dan geliyoruz ama aslimiz oralardır. 

 Yozgatlılıktan ” cesaret alıp Hrant’i soruyorum. Bizim buralardan bir yerden Hrant diye birini sorduğumu sanıp ” yok tanımam ” diyor. Meseleyi yanlış anladığını fark edince ” Hrant Dink,” diyorum, ” hani öldürülmüştü ya? ”. Ha, evet ” O’nu bilmez miyim? ”.

Vartan rahatlıyor. Hrant’i konuşan bir Türk şoförle yol almaktan memnun, açılıp çözülüyor. Hrant’in ruhu aramıza bir güven köprüsü kuruyor.

Tam otuz yıl sonra gitmiş Yozgat’a, köyünü bulmuş. Köylüler, Vartan’i olmasa bile, aileyi hatırlamışlar. Biri iki koyunla gelmiş, ” ben senin babanla ortak idim, bunları babanın anısına keseceğiz ” demiş.
Vartan şaşkın, ne diyeceğini bilemeden kalakalmış. Ben de O’na İstanbul’a gidişimi, kendi şaşkınlıklarımı anlatıyorum, gülüşüyoruz.
Rakı içmeyi seviyor, bir de Türk şarkıları dinlemeyi. Rakıyı koydun mu ille de Zeki Müren eslik edecekmiş. Şimdiki Amerikan usulü şarkılar kesmiyormuş bizimkini.

Lübnan’a döndüğünde, köyde yasadıklarını bir bir anlatmış. Vartan’in heyecanına anlam verememişler. Senin o ortak dediğin adam nineni kesenlerdendir muhakkak diye Vartan’i uyarmışlar.

Vartan, bu eski hikâyeyi anlatırken hüzünleniyor. Kara gözlüklerinin arkasından bile olsa o hüznü hissediyorum.

- Babam, rahmetli hep söylerdi. Eğer az da olsa aramızdan sağ kalanlar olduysa bu vicdanlı Türkler sayesinde olmuştur. Bunu sakin unutma oğlum. 

Elim gayri ihtiyari direksiyonu bırakıp Vartan’in titreyen omzuna dokunuyor. İnsanların durduk yerde yerlerinden yurtlarından edildiklerinden dem vuruyor. Memleketimizde duramadık, Lübnan’a geldik.

Orayı da dar ettiler bize. Lafını bitirmeye kalmadan gözlüklerini sıyırıyor. Dehşetle irkiliyorum. 

- Bir gün otobüste bomba patlattılar, bir gözümü öyle kaybettim. Ellerim, kollarım ve sırtım hep yanıklarla doldu. Simdi hastaneye onun için gidiyorum, yeni göz takacaklar.

O ara radyoda haberler başlıyor. Derinden gelen tok bir ses. İngilizce, naklen, Avustralya başbakanının konuşması veriliyor:

- Avustralya hükümeti adına özür diliyorum!

- Avustralya parlamentosu adına özür diliyorum
!

Başbakan, uzun yıllardır süren suskunluğu söküp atıyor. Yüz bine ulaştığı söylenen aborijin çocukların ailelerinden koparılıp asimile edilmesiyle vicdanlarda açılan yaranın kapanmasında en önemli adim atılıyor.

Vartan’a tercüme edip darısı başımıza diyorum, içten bir gülümsemeyle yanıtlıyor.

Ayni günün akşamı Skytürk’te Dr. Emel Akal Atatürk ve İttihat ve Terakki kitabiyla ilgili konuşuyor. 

Buram buram ırkçılık kokan söylemleriyle iyice rahatsızlık yarattığı artik besbelli olan Yalçın Küçük hocamızın yerine, bizim kuşağımızdan , sofistike bir ” Türkleştirilmiş komünizm ” söyleminin tercih edildiği anlaşılıyor.

Mustafa Kemal ve İttihat ve Terakki ilişkilerini ballandıra ballandıra anlattıktan sonra, sıra mecburen ” Ermeni Soykırımına ” geldiğinde, Dr.Akal ” soykırımı ” benimsemediğini ifade ediyor. Kısa geçiyor ama arif olan anlıyor. Gerekçe ise ” sınıfsal ” elbette. Bu sınıfsal tahlilin ortasına ise zamanın egemen emperyalizmi olan Alman emperyalizmi oturuyor. İttihat ve Terakkiyi ve onun uzantısı Kemalist ideolojiyi insanlık suçundan uzak tutmanın başka bir yolu olabilir mi? Böylece hırsızdan başka herkesi suçlu ilan etmek mümkün oluyor. Dr.Akal, belki de hakli olarak boluna haykırmıyor: ”Mustafa Kemal’i rahat bırakın! ”

Vartan’in kaybettiği gözü bu sözde sınıfsallığı asıyor.
Vartan’in hiç tanımadığı ninesi, o sınıfsallığın nüvesinde yatan insanlığı, insanlık ailesine olan aidiyetimizi vurguluyor.

Vartan’in hayatındaki raslantısal bağlantılar ” Türk komünizmine ” vicdan dersi veriyor.


Muhteşem Özdamar/ İsveç

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.