AK PARTİ’NİN “FABRİKA AYARLARI” NE ZAMAN BOZULMAYA BAŞLADI?...


BU İŞİN ÇİVİSİ NE ZAMAN ÇIKMAYA BAŞLADI; YA DA, AK PARTİ’NİN “FABRİKA AYARLARI” NE ZAMAN BOZULMAYA BAŞLADI?...

Sayın S. Yaşar diyor ki, “Türkiye ekonomisindeki gerileme aslında Köprü ve Otoyollar ihalesinin iptalinden sonra başladı. Yani Şubat 2013’ten itibaren gerileme başladı”.

http://www.marmarayerelhaber.com/suleyman-yasar/40981-mustafa-koca-yapilanlar-ekonomiyi-olumsuz-etkiledi

S.Yaşar'la durduğumuz yer çok farklı ama bu yazısı doğru (doğruya doğru!...) 
Fakat bence eksik! Bir noktayı da ben ilave etmek istiyorum!...

Bence bu ihalenin iptal edilmesinin asıl önemli yanı bu noktadan itibaren artık sayın Erdoğan'ın "Başdanışman" Y.B çizgisine girmesindedir (Başdanışman’ın hakkını yemeyelim!)!... Çünkü, ihale iptal edilmeden bir süre önce bu "Başdanışman" yoğun bir kampanya başlatmış, "halkın malını neden özel şirketlere peşkeş çekiyorsunuz, halkın malı halka satılmalıdır" sloganıyla sayın Erdoğan’ı etkilemeye çalışmıştı!... 

Erdoğan ise o ana kadar parti içinde bir denge unsuru idi; ama bu olayda ağırlığını Devletçi-jakoben kanattan yana koyunca bütün dengeler altüst oldu (bu noktada denebilir ki, “o Başdanışman’ı oraya atayan da zaten Erdoğan’dı; bu nedenle, olay başından beri hep onun kontrolünde gelişmiştir”!... Bunu bilemeyiz tabi; gelinen noktadan sonra aslında bu önemli de değil, önemli olan, bu olayın bir dönüm noktası olması ve bu olaydan sonra sayın Erdoğan’ın da kamu oyu önünde ağırlığını açıkça o jakoben kanattan yana koymasıdır!...)
 

İşte, o andan itibarendir ki, AK Parti'nin "fabrika ayarlarının" bozulmaya başladığını, Devlet mülkiyetini ve Devletçiliği tasfiye etmeye yönelik burjuva anlamda devrimci politikaların yerini bilinen Devletçi politikaların aldığını, sürecin, Ecevit'in "halk sektörü" örneği bir tür Devletçi-popülist yola doğru sapmaya başladığını görüyoruz! Bu yol daha sonra politik olarak ulusalcılarla ittifakla da birleşince, artık AK Parti’nin  "fabrika ayarlarından" uzaklaşması süreci başlamış oluyordu!... 

Nitekim gene aynı günler sayın Erdoğan'ın faiz lobisi" tartışmalarını başlattığı günlerdir de!... Ama ne ilginçtir ki, sayın S.Yaşar da o zaman bu koroya dahildi, hatta koronun baş elemanıydı!... 

Düşünün, AK Parti on yıl içinde faizleri normal yollardan  adım adım düşürerek yüzde 60’lardan yüzde 6-7 lere indirmiş,  politika faizi 4,5 olmuş  ve tam bu olumlu gelişmeler olurken  bu koro sayın Erdoğan'ın başkanlığında başladılar “faizler 2,5'e, sonra da 0'a insin” demeye!... Enflasyonsa hala 7-8 arası seyrediyordu!... O dönemde petrol fiyatları yüksek olduğu için cari açık da 60 milyar dolar civarında idi ve siz hal böyle iken  birden bir düğmeye basılmış gibi fazilerin hükümet kararıyla sıfırlanmasından  bahsetmeye başlıyorsunuz. Bu konuda ayak direyen Merkez Bankası’nı “ihanetle”  suçluyorsunuz!... Ne oldu peki sonra; bu türden acilci-jakoben politikalarla ne elde edildi?

Hükümete ve piyasaya güven sıfır oldu o kadar!! ...

Aynı günlerde, bu ekip İstanbul burjuvazisi aleyhine bir kampanyayı da başlatınca (o "mülksüzleştirme" ifadelerini falan kastediyorum!...) büyük burjuvazi ve onlarla işbirliği yaparak Türkiye'ye yatırım yapmış olan küresel sermaye güçleri telaşlandılar ve zaten Gezi Olayı da tam o günlerde patlak verdi!... Sonuç, faizler birden 12,5'e fırladı!! Faizleri düşürmeye çalışanlar ilk planda  faizleri yükseltmiş oluyorlardı!!... Tabi hemen suç Gezi’ye yüklenerek işin içinden çıkıldı!!... 

Düşünün, bir Boyner'i "çapulcuyum" pankartıyla sokağa çıkaran, bir Koç'u Divan otelini Gezicilere açmaya yönelten ne idi dersiniz?... Sonra da tuttular, yok "üst akıl" bütün bunları planlamışta vb. diyerek direksiyonu Batı-Amerika ve AB-karşıtı bir yöne çevirmeye başladılar!... Neydi o Şanghay Birliği'ne katılma çağrıları, Çin’den füze almalar, Başdanışmanların Rusya'yı bir numaralı müttefik ilan etmeleri falan!...
 

Kısacası, Batı ittifakını, “ne oluyoruz, bunlar nereye gidiyor” diye  endişeye düşürerek frene basmaya iten, buna bağlı olarak da  Suriye'de ve Mısır'da Batı'yla ters düşmemize  neden olan  izlenmeye başlanılan bu ideolojik-jakoben politikalar oldu...

Adamlar açıkça, "bunlar Batı ittifakının kontrolünün dışına çıkıyorlar, başımıza bela açacaklar, bizi istemediğimiz bir savaşa kadar götürebilirler"  diye düşünerek önleyici politikalar geliştirme yoluna girdiler!.. Tabi onlar böyle düşünerek ona göre davranmaya başlayınca bizim jakobenler de, “gördünüz mü bakın ne zaman ki biz bağımsız bir politika izlemeye başladık, İMF’i kovduk, bütün emperyalistler karşımıza dikildiler” falan diyerek  70’lerde “solun” içine düştüğü o “Milli Demokratik Devrim” çukuruna doğru   kaymaya başladılar!!...

Tabi buna paralel olarak, uygulanan bu yeni politikalara Osmanlıcı-İslamcı kılıflar da giydirilmeye çalışılıyordu (bunları ben hep yazdım o zamanlar, MYH de var hepsi...)

Onlar bu yönde adım attıkça ötekiler de-yani Batı’lı müttefikler de- bu "paralel" işini falan tezgahlayarak karşı atağa kalktılar!... "Liberaller" nasıl oldu da birden "Paralelci" oldular acaba?... O "üst akıl" nerden çıktı öyle birden bire!... İlk on yılda "AK Partiyi" ve sayın Erdoğan'ı destekleyen o Batı’ya ne oldu, nasıl oldu da öyle birden bire politika değiştirdi?... Bütün mesele IŞİD mı dersiniz!!... Nasıl oldu da koskoca bir “Batı ittifakı” bir PKK-PYD’nin peşine takıldı gidiyor!!... 

Neymiş efendim, “biz kendimize dönünce, bize ait olan şeylere sahip çıkmaya başlayınca” işler değişmiş!...Bunun için bizi durdurmaya çalışıyorlarmış!... “Üst akıl”ın bugün  bize karşı olmasının asıl  nedeni bu imiş!...  

Peki, bugün sahip çıkmaya çalıştığımız "bize ait olan o şeylerin” ne olduğunu mu merak ettiniz?  Jakoben ideologlar onu da şöyle açıklıyorlar... “Her ne kadar bizi ondan koparmaya çalışsalar da bugün hala “Osmanlı gerçeği” diye birşey var” diyorlar!... "Biz", "ana gövde" oluyormuşuz, öteki Ortadoğu ülkeleri de "parçalar"!... "Yüz yıllık parantezden" sonra şimdi sıra bizden koparılan o "parçaları ana gövdeyle birleştirmeye gelmiş”... Böyle diyorlar, açıkça böyle yazıyorlar (kim mi yazıyor, kim mi  söylüyor bunları diyorsunuz, siz hiç gazete  okumuyorsunuz galiba!!...) Hatta daha da ötesinden bahsediyorlar, “1.Dünya Savaşı henüz daha bitmemiş de, şimdi sıra yeni bir Kurtuluş Savaşı vererek bize ait olan o   toprakları düşman işgalinden kurtarmaya gelmiş”!...

E sen tut, sabah akşam   “emperyalist Batı’ya” karşı yeni bir kurtuluş savaşından bahset, bütün  basın yayın organlarını bu türden  hikayelerle dolduran o jakoben “biad”cılara teslim et, ondan sonra da,  “ne oldu bu Batı’ya da  hepsi öyle birden bire  PKK-PYD’ci kesildi diye yakın!... 

Hala da yazıyorlar! Kendilerinden o kadar eminler ki, herbirisi kendini “kefen giyerek” cenge çıkmış bir  cengaver-alperen  olarak görüyor mübarekler!!... Sonra da işler sarpa sarınca  tutuyorlar bu belaları başımıza sardılar falan diye ağlıyorlar; “solcular” gibi,  ne olduğu belli olmayan bir “anti emperyalizmi” oynayarak mazlum görünmeye çalışıyorlar!... Nasıl bir "kahramanlıktır" bu Allah aşkına, aynı anda hem Batı'yı, hem Rusya'yı, hem İran'ı ve diğerlerini karşına alarak ortaya çıkmak nasıl bir “kefen giyerek” şaha kalkmadır!!...

Bunlar aynen TRT 1 deki "Ertuğrul-Diriliş" dizisinin havasına girdiler!... 750 yıl önceki dünya ile bugünkü dünya sanki aynıymış gibi, "ya Allah" diyerek herkese karşı cenge kalkışmanın başka bir anlamını göremiyorum ben!... 21.yy da “vatanı böyle mi kurtaracağız”?...  Mesele budur!...