AMAÇLA, BU AMACA GİDEN YOL-STRATEJİ-VE BU YOLDA KULLANILAN ARAÇLAR ARASINDAKİ İLİŞKİ...

 

İÇİNDEKİLER

 

BİLİŞSEL PROBLEM ÇÖZME YÖNTEMİ... AMAÇ, STRATEJİ VE ARAÇLAR İLİŞKİSİ... 1

AMAÇ NE, ÖZERKLİK VEYA ÖZYÖNETİM Mİ?... 2

PEKİ NEDİR BU “DEMOKRATİK MODERNİTE SİSTEMİ”?... 3

HDP’NİN VAROLUŞ GEREKÇESİ  İLE PKK-KCK PARADİGMASI AYNI OLABİLİR Mİ?. 6

PEKİ, YA ÖCALAN FAKTÖRÜ... YA DA, BÖYLE BİRŞEY VAR MIDIR HALA?... 7

HÜKÜMETİN STRATEJİK HATALARI... 8

PEKİ NE YAPMAK GEREKİYOR BU DURUMDA?... 9

 

BİLİŞSEL PROBLEM ÇÖZME YÖNTEMİ... AMAÇ, STRATEJİ VE ARAÇLAR İLİŞKİSİ...

 

Bu makaleye başlarken kafamda Kürt Sorunu ve bu sorunun   nasıl çözüleceği var. Ama ben konuya önce bilişsel düzeyde problem çözmek nedir buradan başlayarak girmek istiyorum. Problem çözmenin diğer yolu olan “duygusal problem çözme” yöntemine daha sonra değineceğiz... 

Bilişsel problem çözme yönteminin (Cognitive Processing) özü plan yapmaya dayanıyor. Her durumda, belirli bir amaç, ulaşılmak istenilen bir hedef  vardır ortada. Sonra, bu hedefe nasıl ulaşırım diye düşünülerek bir plan yapılır, yani  bir yol-strateji-geliştirilir. Buna bağlı olarak da,   takip edilmesi gereken bu yolda ilerleyebilmek için ne türden araçlara ihtiyaç olduğu belirlenir. Bunlar kullanılarak yola çıkılır...

 İşin özü budur. Ama tabi süreç bununla sınırlı kalmaz. Yol boyunca her adımda geriyle bağlaşım (feedback) yaparak sürecin  başlangıçta belirlenen  stratejiye-çizgiye uygun olarak gelişip gelişmediği, yol boyunca daha önceden hesaba katılmayan sorunların ortaya çıkıp çıkmadığı da kontrol edilir. Bunların çözümü için yeni yöntemler uygulanarak hedefe doğru yol alınır...   

Dikkat ederseniz burada amaçla, bu amaca ulaşmak için takip edilmesi gereken yol ve bu yolu izleyebilmek için gerekli olan araç-araçlar arasında birebir ilişki vardır.

 Önce bütün bunları  bir örnek üzerinde somutlaştıralım: 

Yemek yapmanız lazım.  Hemen mutfağa giderek nelere ihtiyacınız olduğunu belirlersiniz. Burada, ilk önce çözülmesi gereken problem, gerekli olan malzemeleri  temin etmektir. Problem çözme sürecinin birinci aşamasında hedef budur.  Sonra sıra   ikinci aşamaya, yani  yemeği nasıl pişireceğinize gelecektir. Ancak biz şimdi sürecin sadece birinci yanı üzerinde duracağız. Çünkü ikinci kısım da özünde aynıdır. 

Bu ilk  aşamada  amacın markete giderek gerekli malzemeleri satın almak olduğunu söylemiştik. Bu noktada markete gitmek için takip etmeniz gereken yolu-yani stratejiyi-belirleyecek olan ise, gerekli malzemelerin miktarı ve bunların nerede, hangi markette bulunacağına dair daha önceden sahip olduğunuz bilgilerdir... Buna bağlı olarak,  oraya nasıl gideceğiniz sorusu da açıklık kazanır. Çünkü, eğer  fazla bir şeye ihtiyacınız yoksa, uzağa gitmeye de gerek yok demektir. Hemen oturduğunuz yerin altında bulunan markete gider ihtiyacınız olan şeyleri alır yukarı çıkarsınız. 

Dikkat ederseniz, ne yapmanız gerektiği konusunda  belirleyici olan daima  AMAÇTIR (yani, bu örnekte gerekli malzemelerin teminidir).  Hemen altınızdaki markete mi, yoksa daha uzaktaki bir markete mi gitmeniz gerektiğini beliryeyen ise (yani, amaca giden yolu- stratejiyi belirleyen ise) satın almak istediğiniz malzemelerin miktarı ve bunların nerede bulunacağına dair  daha önceden  sahip olduğunuz bilgiler olacaktır... Takip etmeniz gereken yolda (strateji) kullanmanız gereken araç-araçlar buna bağlı olarak kendiliğinden ortaya çıkar. Örneğin, hemen altınızdaki markete gitmek için arabaya binmenize gerek yoktur, aşağıya iner ve işinizi görürsünüz.  Eğer istedikleriniz aşağıdaki markette yoksa ve de zaten çok fazla bir şey almak gerekmiyorsa, tabi hava da güzelse, bir ilerdeki markete kadar bisiklet kullanarak da gidebilirsiniz... Arabayla gitmek en son çaredir. Bu durumda, hem alışverişiniz çoktur, hem de yol uzundur vb...

 Birisi  tutar da, hemen köşede bulunan mahalle marketine gitmek istediğini söylerken  garajdan arabayı çıkarmaya  çalışırsa, burada bir tuhaflık var demektir!!... Böyle bir durumda, ya söz konusu kişi normal değildir diye düşünürsünüz, ya da asıl amacını sizden gizlediği için  bu şekilde hareket ettiği kanaatine varırsınız!... 

SONUÇ: Her durumda, amaçla, bu amaca ulaşmak için takip edilecek yol-strateji-ve bu yolda kullanmanız gereken araçlar arasında birebir ilişki olduğudur...

AMAÇ NE, ÖZERKLİK VEYA ÖZYÖNETİM Mİ?... 

Geçenlerde Galip Ensarioğlu (AK Parti Diyarbakır milletvekili) PKK/HDP’nin stratejisini değerlendirirken şöyle demişti: “Özerklik de olur, özyönetim de… Ama yönteminiz yanlış”. Etyen Mahçupyan ise buradan yola çıkarak şöyle diyordu: Bu basit cümle bize şunu hatırlatıyor: Öneriler ne kadar doğru veya talepler ne kadar haklı da olsa, istediğiniz sonucu alabilmeniz onu ‘nasıl’ gerçekleştirmeye çalıştığınıza bağlıdır. Çünkü kullandığınız yöntem görüşünüzün ‘hayata geçmesinin’ ne denli meşru olup olmadığını söyler. Görüşünüz kendi başına son derece meşru olabilir ve nitekim onu ilelebet savunmaya devam da edebilirsiniz. Ancak ‘hayata geçmesi’ farklı bir adımdır ve sizi aşar. Farklı bir meşruiyet zeminine ihtiyaç gösterir”[1]...

 Dikkat ederseniz sayın Ensarioğlu ve Mahçupyan burada normal-rasyonel olanın-amaç ve amaca giden yol arasındaki ilişkinin- altını çizmekle yetiniyorlar. Ve demek istiyorlar ki, amacınız haklı-meşru bile olsa, eğer amaca giden yol da-yani strateji de-aynı şekilde meşru değilse  hedefe ulaşamazsınız. Yani sanki ortada “özerklik” veya “özyönetim” gibi meşru bir amaç varmışta, problem bu amaca  giden yolun  gayrı meşru olmasıyla ilgiliymiş gibi bir durum!... Böyle birşey ancak zihinsel olarak normal olmayan insanların harcı olabilirdi!!... Normal  insanlar (hele hele bu kadar mücadele tecrübesi olan PKK gibi bir örgüt) neden  meşru yollardan ulaşabileceği bir hedefe ulaşmak için gayrı meşru bir yolu  seçsin ki!! Burada bir sorun var?...   

 Bir kere, her iki yazar da PKK’nın   amacının    “özerklik” veya “özyönetim” olduğu noktasından yola çıkıyorlar. Ve demek istiyorlar ki, bu kadar meşru olan bir hedefe ulaşmak için neden böylesine gayrı meşru bir yol seçiliyor?... Ensarioğlu’nun ve Etyen’in (aslında bu konuda konuşan daha  başka birçok kişinin de) bütün diğer söyledikleri hep  amaçla strateji arasındaki bu çelişkiyle ilişkilidir.  Bu nedenle, bütün o söylemler ancak eğer amaç gerçekten söylenildiği gibi ise geçerlidir. Yani ancak bu durumdadır ki, uygulanan stratejinin amaca uygun olmadığından bahsedilebilir... Zaten, sanıyorum H. Berktay da daha kısa bir zaman önce bu çelişinin altını çizerek, “PKK’nın neden böylesine savaşçı bir yola girdiğini bir türlü anlayamadığını” yazıyordu!...

 Peki, ya “amaç” farklı ise, yani “amaç”,  Ensarioğlu ve Etyen’in bahsettikleri şekilde bir “özyönetim” veya “özerklik” değilse?... Amacı ortaya koyarken aynı kavramlar kullanılıyor olsa da, ya bunlara yüklenilen içerikler farklı ise; yani, örneğin “özyönetim” derken bundan sizin anladığınız şeyle PKK’nın anladığı farklı ise?... Daha önceki örneğe atıf yaparsak,  garajdan araba  çıkarılırken amaç sizin düşündüğünüz gibi hemen alttaki mahalle bakkalına gitmek değilse?...  Ya da,  siz “Ankara’dan İstanbul’a gidileceğini” düşünürken neden yayan yola çıkıldığını anlayamıyor durumdaysanız!?...

 Demek istediğim odur ki, bazan amacın ne olduğunun anlaşılamadığı  durumlarda, stratejiye ve kullanılan araçlara bakarak da onu-gerçek amacı- açığa çıkarabilirsiniz. Çünkü, her durumda, amaçla strateji ve kullanılan araçlar arasında bire bir ilişki bulunur...

 PKK-KCK’nın amacı ne; sizin anladığınız şekilde bir “özerklik” veya “özyönetim” midir istenilen?

 Dikkat ederseniz PKK’nın amacının ne olduğunu hep başkaları belirlemeye çalışıyorlar!!... Yapılan bütün hataların nedeni budur bence. Kimi diyor ki, “bunlar özerklik istiyor”, kimi de, “hayır bunların asıl amacı ayrılmak ve ayrı bir devletle yola devam etmektir”!... Halbuki, PKK-KCK kendi  amaçlarını-ulaşmak istedikleri hedefi çok açık bir şekilde KCK Tüzüğünde belirlemişler:  PKK-KCK’nın amacı, “Kapitalist Modernite’ye karşı  “Demokratik Modernite Sistemi” (DMS) adı altında yeni-niteliksel olarak başka bir sistem  inşa etmektir. Açın okuyun! İnternette var; ya da benim daha önceki çalışmaya bakın!...   http://www.aktolga.de/a14.pdf 

PEKİ NEDİR BU “DEMOKRATİK MODERNİTE SİSTEMİ”?... 

 İşin ayrıntılarını yukarıdaki linkten okursunuz zaten. Ben burada iki temel noktanın altını çizmekle yetineceğim.

 Birincisi; DMS,    üretim araçlarının özel mülkiyetini temel aldığı için “Kapitalist Modernite”ye karşıdır. Zaten  bu noktada o “sosyalizmle”-sosyalizm tanımıyla (ve de Sovyet deneyimiyle) birleşiyor. Yani bu konuda “sosyalizme” bir diyecek yok, onunla bir ve aynı şey!...  

 İkinci nokta  ise; “Kapitalist Modernite Sistemi’nin”  devlet-ulus devlet- anlayışıyla DMS’ nin   devlet ve ulus anlayışlarının temelden farklı oluşudur. Zaten Öcalan Sosyalist Sistem’in yıkılmasındaki temel nedenin de, onun Kapitalist Modernite’nin ulus ve devlet anlayışını hiç değiştirmeden olduğu gibi benimsemesinde arar.   Aşağıdaki satırlar Öcalan’dan:

 “Devlet, dil, din, mezhep, etnisite temelli ulus anlayışına karşı demokratik modernitenin bu çok unsurlu bütünsel ulus anlayışı Ortadoğu jeokültüründe ihtiyaç duyulan barış ve kardeşliğe gerekli olan temeli güçlü bir biçimde sağlamaktadır. Denilebilir ki  farklı din, dil, etnisite ve siyasal oluşumlardan müteşekkil bir büyük bölge milleti, yani Ortadoğu ulusu bile oluşturulabilir. Nasıl bir Amerika (ABD) ulusu, Avrupa ulusu (AB) varsa Ortadoğu ulusu da var kılınabilir...”

 İlk bakışta bu görüşlerle  Osmanlı’yı yeniden ihya etmeye çalışan yeni Osmanlıcı görüşler arasında bir paralellik bile kurulabilir (zaten bazıları kurdular da!!  “Çözüm Süreci”nin   ilk başladığı dönemde onların-bu “bazılarının”- kafasının içindeki açıklanmayan amaçlarına ilişkin motivasyonları  bu idi sanıyorum! Bu çevrelerin o dönemde  mal bulmuş mağribi gibi Öcalan’ın görüşlerinin üzerine atlamalarının nedeni  sanıyorum bu idi!) Ama dikkat ederseniz,  tamam Öcalan “nasıl bir Amerika ulusu, Avrupa ulusu varsa Ortadoğu ulusu da var kılınabilir” diyor ama, onun anladığı “ulus”la ötekilerin anladığı “ulus” bambaşka kavramlardır!!... Bir kere Öcalan’ın  “Demokratik Modernite sistemi”nde üretim araçlarının özel mülkiyeti diye birşeye yer yoktur. Halbuki yeni Osmanlıcıların kafasındaki “Ortadoğu ulusu” kavramı, “ana gövde olan Türkiye ile Osmanlı’nın bizden zorla koparılan parçalarının birleştirilmesiyle oluşacak olan (Öcalan’ın deyimiyle “kapitalist modernite” içinde yer alan) büyük emperyal bir Türkiye” anlayışının ürünüdür!!...

 Bir diğer önemli nokta da, “Demokratik Modernite Sistemi”nin  özünde bir sınıflı toplum gerçeği olan devlete karşı-hangi türden olursa olsun bugün bizim anladığımız şekilde bir  devlete karşı-  aşağıdan yukarıya doğru komünler şeklinde örgütlenmeye dayanan komünal bir toplum- sistem oluşudur. Nitekim  bugün PKK’nın konjönktürel dengelere dayanarak  Rojava’da gerçekleştirmeye çalıştığı “Kantonlar”  böyle bir yapılanmadır; şimdi bunun aynısını  Güneydoğu’da da gerçekleştirmek istiyorlar[2]...  Yani bunun, (“DMS”nin) “Kapitalist Modernite” anlayışına bağlı  bir devlet içinde yer alabilecek (bizim anladığımız türden) bir “ÖZYÖNETİMLE” veya “ÖZERKLİKLE”  alakası yoktur!... Öcalan’ın  ulus-devletsiz  ulus-“Ortadoğu ulusu” anlayışı bambaşka bir şeydir.  Bugün bizim anladığımız şekildeki bir devletin ortadan kalktığı, komünal ilişkilerin egemen olduğu, komünler şeklinde örgütlü bir toplum için söz konusu olabilirdi böyle birşey. Dikkat edin bakın, buradaki toplumsal örgütlenme,  bizim anladığımız şekildeki  bir devletten farklıdır... Burada “devlet”, devlet olmayan bir devlettir, komünal bir yönetim organıdır,  o kadar!  Marksist teoride zamanı gelince  “ortadan kalkacağı” söylenilen devlet, bir tür toplum mühendisliği harikası olan  “Demokratik Modernite Sistemi”nde   kısa yoldan ortadan kaldırılmış  olmaktadır-olacaktır![3]...   

 Özet olarak ifade etmek gerekirse, PKK- KCK’ya göre,  öyle “Kapitalist Modernite” anlayışı  içinde kalınarak, varolan  devletin  bir parçası olacak şekilde belirli bir  “özerkliğe” veya “özyönetime” sahip olmanın hiçbir anlamı yoktur. YANİ AMAÇ BU DEĞİLDİR!... Amaç bu olmayınca da tabi strateji ve kullanılan araçlar vb. farklı oluyor!... Anladınız mı şimdi  neden “devrimci halk savaşı”,  “hendek savaşları”!… Diyorlar ki, “eğer amaç  özyönetimse  silaha ne gerek var, bu ‘halk savaşı’, bu ‘hendek savaşları’ neyin nesi?... Bence olay çok açık!...

 Ertuğrul’un şu ifadesine bakın: “Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eşsözcüsü Ertuğrul Kürkçü, Güneydoğu bölgesinde meydana gelen olayların sadece savaş değil, silahlı biçimlere bürünen bir tartışma olduğunu söyledi”. “Türkiye ve bölgemiz büyük bir kaosun, felaketin eşiğindedir. Ama başka bir yerden bakınca, bütün bu kaos sonsuz özgürlük imkânlarıyla birlikte gelmektedir. Eşitsizlik, sömürü ve haksızlık ortadan kalkıncaya kadar çatışma ve savaşlarla bir arada yaşamaya neredeyse mahkûmuz”[4]...

 “Kaos,  sonsuz özgürlük imkanlarıyla birlikte geliyormuş”!!... Kaos,  bugün Irak’ta, Suriye’de ve de Türkiye’de “hendek savaşlarının” yapıldığı bölgede  olduğu gibi üretici güçlerin yıkımı demektir... Sen barajları, okulları, fabrikaları yak, yık ve bunun da adı “sonsuz özgürlük” için yaratılan “devrimci kaos” olsun!!... Sadece bu söz bile nasıl bir “devrim” anlayışına sahip olunduğunu, “kaos” stratejisinin ve bu yolda kullanılan araçların hangi amacı gerçekleştirmeye dayandığını  açıklamaya yetiyor aslında!...

 Hiçbir zaman kaostan sonsuz özgürlük çıkmaz!... Yeni olan bir şey daima eskinin içinde olgunlaşır ve gelişir. Öyle ki, eskiden beri varolanın diyalektik inkarı, hiçbir zaman, üretici güçlerin tahribi anlamına gelen bir  kaosa paralel olarak gerçekleşmez!...  Elde olana sahip çıkarak onun daha da üzerine koyarak ilerleme sağlanır...

 Tamam, statükonun direnişine karşı  yeninin durum değişikliği  mücadelesi bir yerde kaçınılmaz hale gelir (tıpkı yumurtadan çıkan  civciv örneğinde kabukların kırılması  gibi); ama bu, hiçbir zaman, üretici güçlerin tahribi anlamına gelmez; bu anlama gelen bir kaos stratejisini meşru kılmaz... Ve de zaten,  “meşru bir  amaca giden her yol mübahtır” diye birşey yoktur!!... Amaçla, amaca giden yolun her ikisinin de aynı şekilde meşru olması gerekir... Eskiden bize hikaye anlatırlardı, neymiş Stalin amaca giden yolda para temini için   uyuşturucu satışı bile yapmış vb!... Bunun sonucu “biz niye yapmayalım” değil midir?... Şu videoya bir bakın: https://www.facebook.com/204385178391/videos/10153527469733392/?fref=nf  Yahu, “çocuklar okula gitmesinler” deniyor!... Niye? Onlar “Türk okulu” da ondan!! Bu nasıl bir “özyönetim” anlayışıdır? Ondan sonra da tutuyorlar HDP Kongresinde “ortak yaşamdan”, “demokratik cumhuriyetten” bahsediyorlar!!... Yani, yarın siz “özerklik” elde etseniz ve aynı ülkenin çatısı altında  birlikte yaşamaya başlasanız çocuğunuzu Türkçe eğitim veren bir okula göndermeyecek misiniz?  Bırakın “özerkliği” bir yana “devrim” yapsanız ne olacak; hadi diyelim ki, yarın Türkiye bıktı(!) bu işten ve “alın ne halininiz varsa görün” dedi (!!), ertesi gün ne yapacaksınız?...Çocuğunuzu hangi okula göndereceksiniz? Elalem çocuğunu yurtdışında okutmak için bir servet harcıyor, siz ise “bunlar Türk okulu” diyerek Kürt çocuklarının okula gitmesine engel olmaya çalışıyorsunuz ve de bu amaçla okulları bombalıyorsunuz, tahrip ediyorsunzu... Kusura bakmayın, bunu, bu türden bir “kaosu” strateji olarak kabul eden, buna uygun araçları kullanan bir “devrim” anlayışını  benim  anlamam mümkün değil!!...   

 Toplumsal yeniden üretim süreci bir kimya laboratuarındaki etkileşmeye benzemez!... Aynı anlayışı  (kimya laboratuarındaki gibi bir reaksiyon ve sentez oluşturma anlayışını) toplumsal düzeyde de uygulamaya kalktığınız an bunun adı  pozitivizm olur; pozitivist anlamda bir “devrimci faaliyete” işaret eden toplum mühendisliği faaliyeti olur!... Kaos yarat, varolanı yak, yık ki, daha sonra yeniyi kurabilesin!... Bu türden devrimciliğin adı toplum mühendisliğidir...  “Kaostan sonsuz özgürlük çıkacakmış!...” Kaostan yıkıntı ve yeni tipten bir kölelik doğar ancak!...

  Deniyor ki, “daha sen yeni -7 Haziran seçiminde- 80 milletvekili çıkarmışsın, bu “halk savaşı”, bu “hendek savaşları” bu silah kullanmalar falan niye; demokratik sistem içinde  koy taleplerini ortaya, yol açık işte görüyorsun, daha ne isteniyor ki...”

 Kime söyleniyor bu sözler HDP’ye mi?  Hangi HDP’ye;   HDP mi kaldı ki  ortada!? Artık PKK-KCK var ve bu lafları edenler de ya PKK-KCK ne istiyor, ne için mücadele ediyor  bunu hiç anlamak istemiyorlar, ya da bu “anlaşılmazlık” da mücadelenin bir parçası!...

HDP’NİN VAROLUŞ GEREKÇESİ  İLE PKK-KCK PARADİGMASI AYNI OLABİLİR Mİ?

 Kısacası, eğer hala KCK Tüzüğü geçerli ise, PKK’nın öyle Türkiye’de bizim anladığımız manada  “demokrasi mücadelesi vermek”  diye bir amacı yoktur, seçimlere katılarak iktidara gelmek falan diye bir amaçları yoktur… Çünkü zaten, onların “demokrasi” derken bundan anladıkları   farklıdır. “Demokrasi” deyince onlar komünal bir sistemi anlıyorlar...  Onların amacı ise, “Demokratik Modernite Sistemi” adı altında Rojava’da olduğu gibi devlet olmayan bir devlet- “komünal bir sistem” kurmaktır. Çok açık, bunu anlamadan ne PKK-KCK yı anlayabilirsiniz, ne de bugün HDP’nin içinde bulunduğu çelişkili durumu!…  

 Çünkü, tam bu noktada HDP’nin varoluş gerekçesiyle PKK’nın paradigması-varoluş gerekçesi  birbiriyle çelişiyor. HDP, “kapitalist modernite” içinde bir sistem olan Türkiye Cumhuriyeti’nde seçimlere katılarak programında yazılı  olan  amacı-“özyönetimi”-  gerçekleştirmeye çalışırken- bu  mücadeleyle  birlikte varolurken- PKK’nın  böyle bir amacı yoktur! Yoktur, çünkü  “Demokratik Özyönetimle”  bizim anladığımız manada “özyönetim” aynı şey değildir!... PKK-KCK’nın  varoluş gerekçesi “kapitalist moderniteyi” muhafaza ederek, onun içinde bir özyönetim elde etmek değildir; onu yok etmektir...  Ve böyle olduğu içindir ki, 7 Haziran’da kazanılan başarıya bağlı olarak HDP konseptinin-paradigmasının PKK’nın önünü keseceği düşünülerek alelacele “devrimci halk savaşı” ilan edilmiştir; “hendek savaşlarının” ve silahlı mücadelenin anlamı budur...

Görüldüğü gibi, burada da AMAÇLA, strateji ve kullanılan araçlar arasında gene birebir bir ilişki vardır... Bizim anladığımız türden bir “özyönetimle” PKK’nın “Demokratik Özyönetimi” arasındaki farklılıktır ki,  uygulanan strateji ve kullanılan araçlar arasındaki farkı belirleyen de odur…

 Olaya bu boyutlarıyla bakmadan bu sorun çözülemez. Ortada bir toplum mühendisliği çabası var demiştik. Hemen şimdi, yarın komünal bir sistemin kurulabileceği anlayışı var. Bunun,  mevcut sistem içinde yer alarak  sistemin demokratikleştirilmesi mücadelesine katılmayla, bu mücadelelere bağlı olarak “özerklik”-veya “özyönetim” hakkı elde edilmesiyle falan hiçbir alakası yoktur!... Önce bunun anlaşılması gerekiyor...

PEKİ, YA ÖCALAN FAKTÖRÜ... YA DA, BÖYLE BİRŞEY VAR MIDIR HALA?...

 Evet, burada altı çizilmesi gereken bir nokta daha var: Tamam, KCK Tüzüğü’nü yazan, DMS teorisini yapan, dolayısıyla PKK-KCK’ya yol gösteren Öcalan’dır. Bu noktada, yazılı metinler temel alındığında bir sorun yok. Ancak, daha sonra yaşanılan süreç  insanı ister istemez   acaba zaman içinde Öcalan’ın düşüncelerinde bir farklılaşma mı oldu,   Öcalan DMS’ne  geçişte  bir ön aşama  ve buna bağlı olarak da  yeni bir strateji mi   (HDP’nin kuruluşu ve “silahlar sussun siyaset konuşsun” stratejisini kastediyorum) ortaya koyuyor diye de düşündürmüyor değil!...  Öyle ki,  bu durumda, olayın farkında olmayan   diğer PKK yöneticileriyle acaba  arada bir farklılaşma mı oluşmuştur?... Şöyle açıklamaya çalışalım;  ama önce  M. Karayılan’ı bir dinleyelim isterseniz:

 “2013 yılında bir çok askeri merkezi tümüyle düşürecek bir hamleyi planlamıştık. Ancak Önderliğimiz yeni ve kapsamlı bir çözüm sürecini gündemleştirdi. İşte o zaman biz arada kaldık. Açık olarak ‘savaş planımız var, tüm hazırlıklarımızı yapmışız; biz savaşı sürdürmek istiyoruz’ diyemedik. Esas olarak bunda hata ettik”...

 Dikkat edin, bu ifade tam  “Barış Süreci’nin” başladığı zamana, Öcalan’ın, “artık silahlar değil siyaset konuşsun” dediği zamana denk geliyor.  Bilemiyoruz, belki de Öcalan, KCK Tüzüğündeki “amaca” ilişkin  ifadeye dokunmadan (buna gerek duymadan),   strateji ve  araçlarda yapılacak  değişikliklerin bir ara aşamadan geçilerek  süreci sonunda gene aynı hedefe-amaca götüreceğini  düşünmüş, bu yüzden de, bunun bir ara aşama olduğundan falan bahsetmeden  HDP’nin kuruluşunu ve “mücadelenin Türkiyelileşmesi” anlayışını  önermiş olabilir... Ama görüyorsunuz işte, sonuçta,  söz konusu olan bir ara aşama bile olsa, amaçla bu amaca giden yol ve yol boyunca kullanılacak araçlar arasındaki ilişki her seferinde açık bir şekilde ortaya konulmadan olmuyor... Stratejiyi ve araçları belirleyen asıl unsur amaç olduğu için, Öcalan da olsanız,  bir ara aşamadan geçme durumunun söz konusu olduğunu, bu nedenle, bu aşamada uygulanacak stratejinin ve araçların da buna uygun hale getirilmesi gerektiğini   açıkça  ortaya koymadan (bu konuya açıklık getirmeden)  sadece daha önce belirlenmiş olan amaca ilişkin uygulama halindeki stratejiyi ve araçları  değiştirmeye kalkarak bir yere varamıyorsunuz!...

 Eğer durum gerçekten böyle ise, yani Öcalan, kendi kafasında  ulaşmak istenilen hedefe-strateji ve araçlara ilişkin bir farklılaşma yaşayarak,  HDP konseptini  ortaya koymuşsa  (buna uygun olarak da “silahlar sussun, siyaset konuşsun” stratejisini  ortaya koymuşsa), ama bu, diğer PKK-KCK yöneticileri tarafından  bilinmediği için,  onlar açısından daha başından itibaren sürecin bir belirsizlik yanı var olmuş, bu durum zamanla  onları, bir yandan,  “dur bakalım ne olacak” diyerek   işi yavaştan alıp zamana yaymaya yöneltirken, diğer yandan da, hükümetin kendilerini aldattığı,  amacın Öcalan’ı kullanarak kayıtsız şartsız onları teslim  almak  olduğu noktasına götürmüştür...

 Tabi hükümet için de benzeri bir durum söz konusudur. Onlar da sürecin gereği yerine getirilmedi diyerekten Öcalan’a ve diğer muhataplara karşı  bir güven sorunuyla karşılaşmışlar, ve “dur bakalım ne çıkacak bu işin altından” diyerek beklemeye koyulmuşlardır. Sonuç: Çözüm Sürecinin sonu olmuştur!...

HÜKÜMETİN STRATEJİK HATALARI...

 

İşte tam bu noktada, “Çözüm Süreci’ne” ilişkin olarak hükümetin “stratejik hataları” gündeme geliyor!...

 

Eğer hükümetin amacı sistemin adem-i merkeziyetçi bir düzeyde yeniden yapılanması (bu bağlamda bir özerklik veya özyönetim) olsaydı ve bunu da daha “Çözüm Süreci” başlarken en azından bir irade beyanı olarak ilan edebilmiş olsalardı, “silahlar sussun, siyaset konuşsun” stratejisi o andan itibaren herkesin kafasında  yerine oturmuş olacak,  hedefe-amaca giden yolda kullanılacak araçlar sorunu da kendiliğinden çözülmüş olacaktı. Yani bu durumda en azından  HDP’nin legal parlamenter sistem içindeki rolü, görevi herkes açısından anlaşılmış, kabul edilmiş olacaktı. Ama bu yapılmadığı içindir ki (yani, hükümet  nasıl bir çözüm peşinde olduğunu açıklamadığı içindir ki), “çözüm süreci”nin amacı da, bu amaca ulaşmak için uygulanacak strateji de, yol boyunca kullanılacak araçlar da hep muallakta kaldılar. İşte, her iki tarafın  kafasında da bir diğerinin davranışlarına ilişkin olarak ortaya çıkan “şüphelerin-ikircikli ruh halinin” nedeni budur.

 

Tabi şimdi-bu arada-köprülerin altından çok daha başka sular aktı. Suriye savaşı,  Rojava olayıyla birlikte daha başka bir boyut kazandı. PKK-KCK ya göre, orada ilan edilen “Kantonlarla” DMS  konsepti içindeki “komünal sistem” anlayışı uygulama alanı bulmuş oldu!! Üstelik, IŞİD’e karşı mücadele falan derken, hiç beklenilmeyen bir anda  Amerika’nın ve Rusya’nın da desteğini arkalarında bulmaları PKK-KCK yöneticilerini Öcalan’ın “Türkiyelileşme” anlayışından daha da uzaklaştırdı...  DMS  hedefi, bu hedefe ulaşmak için zorunlu görülen  “devrimci halk savaşı” stratejisi-“hendek savaşları” yöntemi, silahlı mücadele  ağırlık kazandı...

 

Dikkat edilirse, hükümet, sürecin  bu noktaya neden ve nasıl geldiğini açıklarken   kendi hatalarını hiç hesaba katmıyor. Ayrıca,  HDP ve   PKK’ nın-karşı tarafın bu iki oyuncusunun- herşeye rağmen (kendi iradelerinin dışında,  varoluş koşullarından kaynaklanan zorunlu nedenlerle) farklı hedeflerin,  buna bağlı olarak da farklı stratejilerin, yöntemlerin uygulayıcıları  konumunda olduklarını  hiç  hesaba katmadan, sadece  söylemlere bakarak  onları  bir ve aynı şey olarak değerlendiriyor... Bence bu doğru değildir, ve hükümet açısından stratejik bir hatadır...  HDP ve  PKK’nın varoluş zeminleri arasındaki farklılığın altı çizileceğine,  HDP şu an durduğu yerden kendi  varoluş gerekçesine daha uygun bir zemine doğru dönmeye zorlanacağına, bunun  tam tersi yapılıyor ve  habire öteki tarafa doğru itiliyor. Öyle sanıyorum ki bunun da nedeni,   “çözüm” derken (artık onu da pek telaffuz etmiyorlar ya!) hükümetin bundan ne anladığını  henüz daha kendisinin de bilmediğidir (çünkü, öte yandan sayın Erdoğan  çıkıyor, “sorun yok” diyor. E, o zaman “sorun yoksa”  çözüm de olmaz!)... Geriye ne kalıyor bu durumda? “Tek bir terörist kalmayana kadar” mevcut stratejiyle yola devam!...  “Çözüm daha sonra gelecekmiş”?  Peki ne o daha sonra gelecek olan “çözüm”? Cevabı yok bunun, ama açık değil mi, eski merkeziyetçi-Devletçi statükonun korunarak  yola devam edilmesi!!...

 

İşte tam bu noktada stratejiyle amaç arasındaki ilişki gene ortaya çıkıyor ve diyorsunuz ki, bunların-hükümetin- amacı adem-i merkeziyetçi  anlamda bir çözüm falan değildir. Ya da, çözümden anlaşılan eski Devletçi-merkeziyetçi  yapının  olduğu gibi muhafazasıdır... E peki o zaman neden bozulmuştu o eski statüko, neden daha sonra çözümden falan bahseder hale gelmiştik?... Gide gide bir arpa boyu yol mu gidilmiş oluyor sizce?

 

Siz hiç AK Parti ve hükümet sözcülerinin ağzından (en azından son zamanlarda) adem-i merekeziyetçi bir yeniden yapılanma sözünü duydunuz mu?

 

Tam tersine, “anayasa değişikliğinden” ve “Başkanlık Sisteminden”  bahsederken bile, aman MHP’yi ve CHP’nin içindeki ulusalcıları (tabi AKP’nin içindekileri de unutmadan) karşımıza almayalın diyerekten,  ikide bir eski merkeziyetçi yapının muhafaza edileceğinin altını çiziyorlar... Ki bu da  insanı, ister istemez, daha önce “eyalet sisteminden” falan bahsedenlerin, son zamanlarda  artık  “Kürt Sorunu  yoktur”  diyerek  tamamen bilinen eski Devletçi anlayışa  geri döndükleri anlayışına götürüyor...

PEKİ NE YAPMAK GEREKİYOR BU DURUMDA?...

 “Kamu güvenliği” sorunu konusunda laf etmek  benim görevim değil. Bu konuda devlet ve PKK   yapıyorlar  zaten yapacaklarını!...

 Beni ilgilendiren çözüm. Bunun için de  ilk yapılacak iş,   AK Parti’nin ve hükümetin derhal  başlangıçtaki “fabrika ayarlarına” dönerek  hedef ve strateji değişikliğine gitmesi, bunu da kamu oyuna  bir irade beyanı olarak açıklamasıdır. Yani diyecekler ki; “yeni bir Türkiye’ye giden yol, 21.yy paradigmasına uygun bir anlayışla adem-i merkeziyetçi bir yeniden yapılanmadan geçiyor. Bu amaçla bütün partileri ve sivil toplum güçlerini yeni bir anayasa yapımı için  işbirliğine çağırıyoruz”!… Bitti!!...

 Hele bunu bir yapın, bakın o zaman göreceksiniz  o “Demokratik Özerklik” nasıl birden demokratik cumhuriyet içinde bir özerklik anlayışına dönüşüyor!!... Ha, DMS mi, bırakın o da uzak hedef olarak yerinde dursun varsın!… Bak o zaman ben bile onları anlamaya başlarım!!...

 Şunu unutmayın, Suriye ve Rojava sorununun çözümü bile buna bağlıdır!… Türkiye içinde HDP-PKK ile bir çözüme ulaşılması durumunda  Suriye’de PYD ile neden anlaşılmasın ki!… Dikkat edin, arkadan ABD-hatta Rusya ile olan problemlerin çözümü de gelir!...

 Kısacası, hayat Türkiye’ye bir yeniden yapılanma sürecini dayatıyor… “Tarihsel uzlaşma” ve yeniden yapılanma için devrimin ikinci aşamasına geçiş!… önümüzdeki sloganlar ve yol haritası bunlar olmalıdır!…