"Geleneklerimize-kültürümüze uygun Türk tipi başkanlık sisteminin...


“GELENEKLERİMİZE-KÜLTÜRÜMÜZE UYGUN TÜRK TİPİ BAŞKANLIK SİSTEMİNİN VE  DEVLET ANLAYIŞIMIZIN”  TARİHSEL KÖKLERİ!..


İÇİNDEKİLER 

“OSMANLI RESMİ İDEOLOJİSİ”  1

“TÜRK TİPİ DEVLET VE  BAŞKANLIK SİSTEMİ”NİN TARİHSEL KÖKLERİ  3

“CİHAN HAKİMİYETİ ANLAYIŞI”.. 4

KAANIN TÖRE KOYMA YETKİSİ-“örfi kanunların” tarihsel kökeni- 5

KLASİK OSMANLI SULTANI TİPİNİN ORTAYA ÇIKIŞI-Bunda Bizans’ın etkisi- 7

“3-SALTANAT-I SENİYYE (SİYASAL İKTİDAR), SULTAN (PADİŞAH)”  13

“OSMANLI RESMİ İDEOLOJİSİNİN KARAKTERİSTİKLERİ”  27

SONUÇ   29

 

ÖNSÖZ 

Bu çalışma,  Ahmet Yaşar Ocak’ın muhteşem eseri “Osmanlı Toplumunda  Zındıklar ve Mühlidler”den   yapılan  alıntılardan, ve konuya ilişkin olarak bunlara benim ilave ettiğim açıklayıcı notlardan-yorumlardan oluşuyor[1]. Konuyu-Devlet konusunu- bir de onların kaleminden izleyelim  istedim. Benim, Sistem Bilimi -toplumsal sistem gerçekliği- zemininde, kendine özgü bir terminolojiyle açıklamaya çalıştığım konuları onların da kendi tarihçi-biliminsanı üslublarıya ifade etmeye-ele almaya çalıştıklarını göreceğiz. Metinlerdeki bazı cümle ve paragrafların altını  ben çizdim; “not”lar da bana ait.. 

A.Yaşar Ocak’la başlıyoruz[2]:

“OSMANLI RESMİ İDEOLOJİSİ” 

“Resmi İdeoloji teriminden kastımız, kısaca, bir devletin kendisine, üzerinde egemen olduğu toprağa ve bu toprak üzerinde yaşayan tebaasına, ilişkide bulunduğu diğer ülkelere bakış ve onları algılayış tarzı, dünya görüşü, zihniyet yapısı, o devletin yükselttiği değerler sisteminin bütünüdür.. Kanaatimizce Osmanlı Devleti’nin de resmi bir ideolojisi olmuştur. Eğer bir devletin dünyaya bakışını ve dünyayı algılayışını şekillendiren, iç ve dış siyasetini yönlendiren, idari ve kurumsal yapısını, teşkilatını ve özellikle toplumsal ve kültürel dokusunu biçimlendiren temel bir dünya görüşü, bir zihniyeti varsa, onun bir resmi ideolojisi var demektir. Ayrıca bu ideoloji, bütün bir yönetici kesim tarafından belli sebeplerle paylaşılıyor, halka mal edilmeye çalışılıyor, titizlikle korunuyor, yöneticiler başka ideolojilere yaşama imkanı tanımıyor ve bütün gücüyle onları ortadan kaldırmaya yöneliyorsa, resmi bir nitelik kazanmıştır..” 

“Osmanlı resmi ideolojisinin esasını inanç oluşturur. Osmanlı İmparatorluğu altı yüz yıllık uzun tarihinin hemen hemen her alan ve safhasının sergilediği gibi, bir inanç devletidir. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet de en az din (İslam) kadar inanç konusudur, dolayısıyla da kutsaldır. Bu, kanaatimizce, Osmanlı İmparatorluğu’nda devletle dinin (Abbasiler dahil, tarihte hiçbir İslam devletinde olmadığı kadar) birbiri içine geçmesinden, başka bir ifadeyle “devletle dinin özdeşleşmesinden” ileri gelmektedir. Şematik olarak ifade etmek gerekirse şunu söylemek mümkündür: Osmanlı Devleti’nde devlet ve din yan yana iki ayrı daire değildir; din dairesi devlet dairesinin bütünüyle içindedir, iki daire çakışır. Yani bu özdeşlikte devlet, dini içine alan, kuşatan büyük dairedir. Başka bir ifadeyle, Osmanlı resmi ideolojisi demek, devlet ve dinin, yahut siyaset ve İslam’ın ayrışmaz bir biçimde birbiri içine girdiği bir zihniyet demektir. İşte, Osmanlı Devleti’nin ideolojisi de temelini bu özdeşlikte bulur. O halde bu özdeşliği, Osmanlı Devleti’nde “herşey devlet içindir; din de devlet içindir” şeklinde formüle etmek mümkündür. Bu demektir ki, Osmanlı resmi ideolojisini kavrayabilmek,  bir bakıma, bu ideolojiyi  oluşturan din-devlet  özdeşliğinin bu iki unsurunun tahlili ve köklerinin teşhisiyle geniş ölçüde bağlantılıdır”. (a.g.e.s73). 

Not: 

Şimdi anlıyor musunuz olayı!  Dikkat ederseniz, Kemalist Devlet sınıfını iktidardan indirerek Devlete hakim olana kadar AK Parti’li  kadrolar için  ortada “Dava” falan diye birşey yoktu; Erdoğan da öyle mesih mertebesine yükseltilen bir “Reis” falan değildi, normal bir siyasi parti  lideri idi! Peki ne oldu sonra?  Yüzyıllardır Osmanlı’nın Reayası rolünü oynayan bu insanlar, tarih boyunca hep ikinci sınıf insan muamelesi görmüş olan, kendilerine “Türkiye’nin zencileri” denen  bu insanlar, ne zaman ki  küreselleşme sürecinin dış dinamiklerini de arkalarına alarak aşağıdan yukarıya doğru  gerçekleşen devrimci bir süreçle birlikte Devleti ele geçirdiler-artık kendilerini Devlet olarak hissetmeye başladılar- o andan itibaren herşeyin değişmeye başladığını görüyoruz!. “Devlet geleneğimiz”-“Devlet kültürümüz” falan derken, bilinç dışı olarak  onların  beyinlerindeki nöronal ağlarda    kayıtlı  (kökleri ta o aşiret-Devlet dönemine kadar uzanan)  kadim bilgiler de aktif hale gelmeye başladılar ve ortaya “Stratejik zihniyetimize” uygun (!)  bambaşka bir tablo çıktı!. İşte, son zamanlarda aktüel hale gelen,  “geleneklerimize, kültürümüze uygun Türk tipi  Devlet ve başkanlık sistemi ” söylemlerinin  ardında yatan gerçek budur!..”Küreselleşme sürecine entegre olmak”, “küresel sermayeyi ülkeye çekmek” falan derken  birden “kapitalizme alternatif İslami sistem” arayışlarına girmemizin falan ardında yatan gerçek budur!.. 

”Bir noktaya kadar-gelebileceğimiz yere kadar- geldik, bundan sonra artık aynı şekilde daha ileriye gidemiyoruz, patinaj yapmaya başladık” diyor sayın Erdoğan; ve daha  ileri gidebilmek  için çözüm yolunun  “geleneklerimize, kültürümüze uygun Türk tipi bir Başkanlık sisteminden” geçtiğini   söylüyor. Öyle midir acaba?.. “Türk usulü bir Başkanlık sistemine” gecince çözülecek mi bütün sorunlarımız? Eğer öyle ise, nedir bu “Türk tipi Başkanlık sistemi ve Devlet anlayışı”?..Bu çalışmada bütün bunların ne anlama geldiğini görmeye çalışacağız..

Ben tabi  bu görüşte değilim!..Ben, eğitim sistemini değiştirerek "bilgi üreten nesiller" yetiştirir hale gelmedikten sonra mezardan bütün o ecdadımızı da kaldırarak başa geçirsek gene de daha ileriye gidemeyeceğimizi düşünüyorum!..Ne olacak yani, her türlü yetkiye sahip bir "Başkan" emir verince ekonomi uçuşa mı geçecek (!) bunlar o ideolog “danışmanlardan” kaynaklanan  boş hayallerdir; yok efendim “kapitalizme alternatif İslami sistem” mişte (!), yok “Erdoğanomic”mişte (!!) bunlar saçma sapan şeylerdir,   olayı -21. yüzyıl gerçeğini kavrayamamaktan kaynaklanan sübjektif idealist kurgulardır!..”Patinaj” yapmaya  başladık” mı diyorsunuz, o halde;

1.Kemalist, ya da İslami nesiller yetiştirmek gibi ideolojik  hayalleri bir yana bırakarak derhal  bilgi üreten nesiller yetiştirmeye dönük  bir eğitim sistemine geçmeliyiz..

2.Küresel sermayeyi ülkeye çekebilmek için her alanda devleti-hukuk sistemini demokratikleştirmeliyiz..

3.Kürt sorunu başta olmak üzere bu türden bütün diğer sorunları da gene demokratikleşerek çözmeye çalışmalıyız..

4. Peki, bilgi üreten nesiller yetiştirene kadar ne yapacağız, oturupta bunu mu bekleyeceğiz bu arada!! Hayır tabi;  katma değeri yüksek ürünler elde edecek seviyeye gelene kadar geçen zamanda bugün artık  insanlığın malı haline gelmiş olan bilgileri kullanarak yenilenebilir enerji ve modern sulama tekniklerine dayanan  tarımsal üretim alanlarında bir seferberlik ilan etmeli, bütün kaynaklarımızı bu alanlara yönlendirmeliyiz. Zaten, bu arada  “cari açık” sorunumuzu da ancak bu şekilde  çözmemiz mümkündür..

Olayı bu boyutta göremedikten sonra bence daha çok "patinaj yapmaya" devam ederiz!.. Tarihimizin derinliklerinde "kapitalizme alternatif yeni sistemler"-her derde deva “Türk tipi Başkanlık sistemi”  arayışını falan bir yana bıraksakta  21.yy dünyasından kopmamaya çalışsak daha iyi olur diye düşünüyorum!.Bakın göreceksiniz o zaman nasıl bir sistem gerektiğini de daha sakin ve verimli bir ortamda tartışır hale geleceğiz.  Bu konulardaki önerilerimi ben daha önce şöyle ifade etmiştim: 

http://www.aktolga.de/m54.pdf   

Evet, madem öyle işte böyle!..Bu çalışmanın amacı da  “geleneklerimize uygun Türk tipi o Devlet anlayışının-başkanlık sisteminin” nasıl birşey olduğunu ortaya koyabilmektir!..Sıkı durun şimdi, aşağıdaki  alıntılar Türkiye’nin en önemli tarihçilerinden birine ait..Hani bazıları bana “sen tarihçimisin” falan diyorlar ya,  o halde alın işte size bakın tarihçiler ne diyorlar! 

A.Yaşar Ocak hocadan alıntılarla devam ediyoruz:

“TÜRK TİPİ DEVLET VE  BAŞKANLIK SİSTEMİ”NİN TARİHSEL KÖKLERİ 

“Osmanlı resmi ideolojisinin temelindeki bu özdeşliğin ilk unsuru olan devlet kavramının Osmanlı’da kazandığı biçim ve muhteva, hiç şüphe yok ki geniş ölçüde onun varisi olduğu eski siyasi geleneklerle sıkı sıkıya bağlantılıdır, başka bir deyişle onların zaman içinde oluşan bir sentezidir”. (a.g.e.s.74) 

“Osmanlı İmparatorluğu’nun, mesela eski Roma gibi, Batı dünyasında teşekkül etmiş imparatorluklardan pek çok bakımdan, özellikle de hakimiyet kavramı, siyasi telakkileri, devlet yapısı ve kurumları, toplum yapısı ve kurumları ve bunların yapısal karakteristikleri itibariyle önemli ölçüde ayrıldığı görülür. Bunlar uzun zamandan beri tarihçilerin dikkatini çekmiş ve onları bu farklılıkların sebeplerini aramaya yöneltmiştir. Farklılıklar Osmanlı devlet zihiyetini oluşturan siyasi gelekenlerle açıklanmaya çalışılmış, bugüne kadar bu gelenekler başlıca şu üç köke indirilmiştir (İşte size “Türk tipi o Devlet ve Başkanlık Sistemi” anlayışının tarihsel kökleri: MA)

 

1)     Eski Türk siyasi geleneği

2)     Klasik İslami siyasi gelenek

3)     Bizans siyasi geleneği... 

“Eski Türk siyasal geleneğinden kasıt, muhakkak ki Türkler’in İslam’ı kabul etmezden önceki tarihlerinin en eski devirlerinden intikal eden devlet ve hakimiyet geleneğidir. Ancak bu gelenek hiç şüphesiz büyük çapta Türkler’in kendi öz tecrübelerini içine aldığı kadar, Hind, Çin ve İran başta olmak üzere, çevre siyasal kültürlerinin etkilerini de kapsar. Orhun kitabeleri, diğer bazı tarihi kayıtlar, bilhassa şifahi destanlar, bu siyasal geleneği bize taşıyan belgelerdir. Bugüne kadar bu malzeme üzerinde yapılan çalışmaların tahlilinden çıkarılan sonuçlardan hareketle, eski Türk siyasal geleneğinin karakteristiklerini şu üç ana noktada toplayabiliriz: 

  1. Eski Türk siyasal geleneğinde hakimiyet ve iktidar semavi (ilahi) kökenlidir. 
  1. Bu hakimiyet evrensel (cihanşümul) bir hedefe yöneliktir. 
  1. Töre denen, tarihin içinden süzülerek gelmekte olan eski geleneklerden oluşan bir örfe dayalıdır. 

Hakimiyetin semavi yahut ilahi kaynaklı oluşu anlayışı, İslam öncesi Türk inançlarında eski ve köklü bir yere sahip olan gök kültürüyle çok yakından ilgilidir. Oğuz Kağan Destanı’nda bu husus açıkça ortaya çıkar. Oğuz’un doğuşu da gökle ilgilidir ve harikuladelikler içinde cereyan eder. Bizans elçisi Priskos, Hunlar’ın, Attila’nın ilahi bir kökenden geldiğine inandıklarını bildirir. Göktürk hükümdarı Bilge Kağan da, Orhun kitabelerine göre “Tanrı gibi gökte doğmuş”, “Tanrı istediği için tahta oturmuş” ve “Tanrı güç verdiği için güçlü” olmuştur. Bir başka Göktürk kağanı İşbara Han ise “Tanrı tarafından gönderilmiştir”. Tuna Bulgarlar’ına ait bir kitabe, Bulgar hanının da “Tanrı tarafından gönderildiğini” kaydeder. Bir Uygur hükümdarının Gazneli Mahmut’a yolladığı mektupta ise hükümdar kendisinin “göklerin sahibi tarafından hakimiyete getirildiği”ni belirtir... Yalnız, bu örneklerde dikkat edilmesi gereken nokta, Türk kağanlarının veya hanlarının, eski Roma’da olduğu gibi bizzat kendi şahıslarının değil, temsil ettikleri hakimiyetin ilahi kökenli, dolayısıyla kutsal oluşudur. Bu, onlar tarafından temsil edilen devletin de kutsal sayılmasının bir sebebidir. Bu anlayış hemen aynıyla eski Çin hakimiyet anlayışında da mevcuttu. İşte, eski Türkler’deki bu tipik hakimiyet anlayışı, aşağıda görüleceği üzere, Osmanlı hakimiyet ve hükümdarlık anlayışında da çok belirgin bir biçimde, ama tabii ki Zıllullah fi’l-alem (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi), yahut el-müeyyed min indillah (Allah tarafından güçlendirilmiş) şeklinde, İslam terminolojisi ile formülleştirilmiş kalıplar halinde karşımıza çıkacaktır”. (a.g.e.s.76) 

“CİHAN HAKİMİYETİ ANLAYIŞI”.. 

“Bu ilahi hakimiyet anlayışının pek tabii sonucu “cihan hakimiyeti” anlayışıdır. Türk devletlerinin tarihte önemli izler bırakmış olanlarının hemen hepsinde bu iddiaya raslanır; Osmanlı Devleti’nde “kızıl elma” olarak  sembolleştirilmiştir. Mesela yine Oğuz Kaan Destanı’na göre,Tanrı’nın cihan hakimiyetini Oğuz Kaan’a verdiği haberi, adeta Şeyh Edebali’nin proto-tipi diyebileceğimiz, Oğuz Kaan’ın danışmanı Irkıl Ata tarafından kendisine müjdelenir. Daha sonraki Oğuz hükümdarlarına bu müjdeyi veren ise, İslami Türk geleneğinin Korkut Ata’sı olacaktır. Bizans elçisi Jordanes de, Attila’nın, Tanrı’nın dünya hakimiyetini kendisine verdiğine samimi bir şekilde inandığını bizzat onun ağzından duyduğunu nakleder. Bu güçlü inancın yüzyıllar sonra Fatih Sultan Mehmed’in ağzından “Dünyada tek iman,tek sultan” şeklinde telaffuz edildiğine şahit olacağız”. 

NOT: 

Bu konu-bu, “cihan hakimiyeti” konusu-çok önemli!. Bu nedenle, araya girme ihtiyacını hissediyorum: 

Daha önceki açıklamalarda toplumsal sistem gerçekliğini ele alırken sistemin “merkezi varoluş instanzının” merkezdeki “sıfır noktasında” gerçekleştiğini söylemiştik. Henüz daha tam olarak içinden çıkamadıkları ilkel komünal toplum anlayışıyla dünyaya bakan eski Türklere göre Hakan’ın, ya da yönetici şefin temsil ettiği bu instanz-sıfır noktası- aynı zamanda Tanrının  temsil olunduğu noktadır da. Bu nedenle, Hakan, “Tanrı adına”, “onun yeryüzündeki gölgesi-temsilcisi” olarak görevini yerine getirmektedir.. 

Burada ilginç olan mantığı-anlayışı Sistem Bilimi terminolojisiyle  şöyle ifade ediyoruz: “Bu evrende varolan her şey bir sistem değil midir?..Ve her sistem de, son tahlilde sistem merkezindeki o sıfır noktasında temsil olunmuyor mu?.O halde, bu evrende ondan-o sıfır noktasından-ve de tabi bu noktada bulunan Tanrı’dan başka hiç birşey yoktur!.. Her şeyin özü, varlığı ondandır”.. (www.aktolga.de 4. Çalışma) 

Şimdi, olaya bu şekilde, bu anlayışla baktığınız zaman, Kağan, ya da Hakan, yani sistemin merkezi varoluş instanzını temsil eden unsur, bilinç dışı olarak kendi nefsiyle “varlığının”, aslında, sıfır noktasında bulunan “benden içeri olan ben”de eriyip yok olduğu sonucuna varır ki, bu durumda o, bir anda, evrensel-mutlak gerçekliğin (yani, o sıfırın) içinde yok olarak “cihanşumul” bir instanz halini alıverir!.. İşte olay budur!. Yarı komün-yarı sınıflı toplum gerçeği olan aşiret kökenli o fetihçi-“tarihsel devrimci”- toplum insanının, kendisinin ve içinde bulunduğu toplumun varlığını (self) bir anda bu şekilde Tanrısal-cihanşumül bir instanz haline getirebilmesinin özü budur!.. Ve öyle olur ki, bu andan itibaren artık o kendisini, “Tanrı’nın yeryüzünde Hak ve adaleti yeniden sağlamayla görevli kılıcı” olarak görmeye başlar!.. 

Tabii bu insanlar bu sonuca öyle benim gibi sistem bilimini falan inceleyerek, buralardan çıkardıkları sonuçlarla bilişsel olarak varmıyorlardı!! Onlar bunu, artık bilinç dışı haline gelmiş bir yaşam bilgisi-kültür- olarak duygusal bir bilinçle hissederek yaşıyorlardı!.. 

Aslında bu anlayışın-düşüncenin (ki, yukarda bunu artık bilinç dışı haline gelmiş bir yaşam bilgisi, kültür olarak tanımladık) maddi temeli o dönemin gerçekliğinde aranmalıdır. Düşünsenize, bir yanda antika köleci medeniyetler, insanı bir üretim aracı haline getirmiş olan bir düzen, diğer yanda ise, henüz daha ilkel komün ruh halini ve bilgi temelini tam olarak terketmemiş durumda olan insanlar!.. Hak, adalet duygusu, bu noktada barbarın bilinci ve fonksiyonuyla-varoluş gerekçesiyle- bütünleşerek, otomatikman cihanşumül-Tanrısal bir irade halini alır.. 

Tabi bütün bunlar olayın (özü, ama gene de) bir yanı!.. İşin bir de dünyevi-maddi temeli var ki, o da, antika Doğu medeniyetleriyle Batı medeniyeti arasındaki ticaret yollarına egemen olma mücadelesidir- anlayışıdır-hırsıdır!.. Yani, o “cihanşumül olma” bilinci, bir açıdan, barbarların Doğu’da ve Batı’da odaklaşan antika medeniyetlerin atar damarı olan ana ticaret yollarına egemen olma hırsıyla (buradaki o hırs da aslında zorunluluktan kaynaklanıyordu), bu şekilde onlara galebe çalarak onların üstüne çıkabilme mücadelesiyle de ilgilidir..

KAANIN TÖRE KOYMA YETKİSİ-“örfi kanunların” tarihsel kökeni-

(Bunu, “Türk tipi Başkan’ın kanun kuvvetinde kararname çıkarma yetkisi” olarak da anlayabilirsiniz!) 

“Eski Türk siyasal geleneğinde Türk kağanının en az yukarıdakiler kadar güçlü ve önemli olan töre koyma yetkisine gelince, bu da yine, hakimiyetin ilahi kökenli oluşu anlayışıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Çünkü, bu yetki ancak ilahi desteğe sahip büyük hükümdarlara, yani kağan (hakan, han) unvanını taşıyanlara verilmiştir. Bu unvanı taşımayan hükümdarlar töre koyamazlar. Eski Türk siyasal geleneğinin bu çok önemli unsuru, Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle Fatih Sultan Mehmed ile belirginleşen örfi hukukun temellerinden birini teşkil edecektir.. İslam öncesi Türk siyasal geleneğinin sözü edilen her üç unsuruna da Osmanlı resmi ideolojisi varis olmuştur. Kanaatimizce bu ideolojinin İslami unsurlarına bile baskın olan devletçi karakterinin kökünü de burada aramak gerekir”.(a.g.e.s.76) 

NOT: 

Kağan, ya da Hakan, veya Han (ya da günümüz terminolojisiyle “Reis”).. sistemin merkezi varoluş instanzını temsil eden bu unsurlar, yarı komünal sistem-toplum anlayışına-bilgi temeline-göre, sıfır noktasında bulunan Tanrısal iradeyi temsil ediyorlardı. Bunlar, Tanrı adına, “onun gölgesi olarak”, onun tarafından işbaşına getirilmişlerdi!. O halde, sistemin işleyişine, kurum ve kurallarına ilişkin olarak onların ağzından çıkacak sözlerin de bu mutlak Tanrısal iradeyle bağlantısı olması gerekirdi. Çünkü, bu durumda Tanrı, kendisini temsil eden bu instanz aracılığıyla sistemi yönetmekteydi!.. 

İşte, ilkel komün-aşiret anlayışı içinde son derece tabii olan bu durum (çünkü o durumda merkezi temsil eden instanz bütün komün üyelerinin özgür iradesiyle seçilirdi ve hiçbir kişisel, ya da sınıfsal çıkar hesabı olmaksızın hareket ederdi), sistem sınıflı toplum haline geldikçe, yavaş yavaş, taşlaşan, kendi nefsini Tanrısal bir güçle donatan bir irade haline dönüşür... 

Devam ediyoruz: 

“Klasik İslami Siyasal Gelenek” 

“Bu ifadedeki “İslami” teriminin, İslam’ın bizzat din olarak teorik yanıyla ve Peygamber ile Dört Halife (Hulefa-i Raşidin) zamanının siyasal uygulamalarıyla bir ilgisi yoktur. Buradaki İslami teriminden, daha çok İslam tarihinin klasik devresini içine alan Emevi ve Abbasi dönemlerinde, bu devletlerin hakimiyet alanlarında eskiden beri mevcut siyasal geleneklerin özümsenmesi suretiyle oluşan İslam siyaset teorisini ve ona paralel gelişen geleneği anlamak gerekir. Bu İslami siyaset geleneğinin içindeyse, eski Doğu Roma, Sasani, hatta eski Hind siyasal anlayışlarının etkileri mevcuttur. Tabii ki bu sentezin harcı İslam olmakla birlikte bu, Peygamber zamanında teşekkül eden İslami siyaset algılayışından hayli farklılaşmış bir anlayıştı”.(a.g.e.s.77) 

NOT: 

Burada altı çizilmesi gereken nokta, sanırım, Hulefa-i Raşidin dönemi İslam’ının daha sonraki İslam’la olan farkıdır. Hulafai-Raşidin dönemi İslamı henüz daha kent-site zemininden yükselen yukarı barbarlığın yükselme dönemi dünya görüşü olup, kendi içinde ilkel komünal toplum bilgi temeline ilişkin eşitlikçi özü muhafaza ederken, daha sonra ortaya çıkan İslam anlayışları, sınıflı toplum zemininde oluşan farklı görüşleri de içinde barındırırlar. Bu farklılaşma, Osmanlı’nın (o ilblerin, gazilerin, dervişlerin, tasavvuf erlerinin) ilk kuruluş dönemi dünya görüşüyle, daha sonraki Osmanlı Devlet sınıfı ideolojisi arasındaki farka benzer.. 

Devam ediyoruz: 

“İşte, bu klasik İslami siyasal geleneğin, İslam hakimiyetindeki geniş coğrafyada meydana çıkmış, farklı zaman ve mekanlarda yazılmış Kelile ve Dimne (eski Hind Pancatantra’sının İslami versiyonu), Kabusname, Siyasetname, Kutadgu Bilig gibi, Hind, İran, Türk ve el-Ahkamu’s-Sultaniyye gibi Arap kökenli zengin bir klasik literatürü vardır. Bu literatür, eski Türk siyasal geleneğinin karakteristiği olan cömertlik ve töre kavramlarının yerine, daha çok Hind-İran siyasal geleneğinin karakteristiği olan akıl, hikmet ve bilgi unsurlarına dayanmakla dikkati çeker. Bu klasik İslami siyasal geleneğin temel felsefesi, Osmanlı siyasal düşünce literatüründe sık sık “daire-i adliye” terimiyle ifade edilen ve İslam adalet kavramıyla örtüşen eski Hind kökenli siyaset kavramında temellenir. Daire-i adliye terimini “cihanın adaletle duracağı, bunu devletin sağlayacağı, devletin ise bir hükümdara (melik) ihtiyaç göstereceği, hükümdarın ordu olmadan iş göremeyeceği, orduyu ise ancak servetin (mal) toplayabileceği, serveti reayanın sağlayacağı, reayanın da ancak adil hükümdar sayesinde refaha ereceği” şeklinde özetlemek mümkündür”. 

“Osmalılar klasik İslami siyasal geleneğe geniş ölçüde Anadolu Selçukluları ve İlhanlılar aracılığıyla varis oldular. Yönettikleri tebaaya, merkezi iktidara şartsız boyun eğip vergilerini ödedikleri sürece hoşgörülü ve şefkatli yaklaşımları, oldukça adil vergi sistemleri, bu çerçevede değerlendirilmelidir”. (a.g.e.s.77)

KLASİK OSMANLI SULTANI TİPİNİN ORTAYA ÇIKIŞI-Bunda Bizans’ın etkisi- 

“Bizans Siyasal Geleneği” 

“Doğrudan doğruya olmak kaydıyla Osmanlılar’ın Bizans siyasal geleneğiyle temasları herhalde daha küçük bir uç beyliğiyken başlamıştı. Ancak bu geleneğin Osmanlı resmi ideolojisindeki gözle görülür etkileri hiç şüphesiz Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u almasından sonra ortaya çıkar.. Tımar rejiminin yapılanmasında, saray teşkilatı konusunda, belki bundan da önemlisi iktidar ve hakimiyet anlayışında, ulemanın merkeze bağlı dini bir bürokrasi modeline göre teşkilata tabi tutularak onlar kanalıyla dinin bütünüyle merkezi yönetimin kontrolüne alınmasında Bizans etkisinin olduğu açıktır. Belki daha da önemlisi, Fatih Sultan Mehmed’in şahsında tipik örneğini bulan ve Kanuni Sultan Süleyman’la zirvesine ulaşan klasik Osmanlı padişahı tipinin oluşmasında Bizans’ın imperium (bölünmez mutlak otorite) anlayışının rolünü dikkate almamak mümkün değildir”. 

NOT: 

Birinci Osmanlı Devleti aslında Osmanlı’nın 1402’de Timur’a yenilmesiyle son bulur (İbn-i Haldun yasaları)!. Ondan sonraki “fetret” dönemi bir yeniden kuruluş için güç toplama dönemi olarak görülürse, İkinci Osmanlı Devleti’nin Fatih Sultan Mehmed’le birlikte tarih sahnesine çıktığını söyleyebiliriz. 

Fatih’in Bizans’ı alışı çok yönlü bir olaydır. Bunun Osmanlı üzerine olan etkisinin altını çizmek için burada Bizans’ın fethinden sonra Fatih’e “Kaiser-i Rum”, yani Roma imparatoru denilmesini belirtelim yeter (bu ünvanı onun kendisi de çok benimsemişti..bak, H.İnalcık)! Osmanlı’nın gerçek anlamda bir İmparatorluk olması bu olayla birlikte başlar aslında. Osmanlı, Bizans’tan sadece İstanbul’u değil, binlerce yıllık antika medeniyet mirasını da almıştır. Osmanlı, ilk kez, Bizans’ı aldıktan sonra kendi bozkır devleti geleneklerini antika medeniyet zırhıyla taçlandırır. 

“Osmalı  Resmi İdeolojisinin Dini Kökleri” 

“..Osmanlı resmi ideolojisinde İslam’ın rolünü kavrayabilmek, onun merkezi yönetim için ne ifade ettiğini, bir başka deyişle, devletin bir siyaset aracı olarak İslam’ı nasıl anlayıp yorumladığını iyi belirleyebilmeye bağlıdır. İşte kanaatimizce bu yorum Osmanlı Devleti’nde, daha önceki Müslüman devletlerde pek raslanmayacak derecede kendine mahsus güçlü bir siyasal mahiyet kazanmıştır ki, buna biz kısaca “Osmanlı İslamı” diyebiliriz”. (a.g.e.s.78) 

“Bilindiği üzereTürkler, yaklaşık 9.yüzyıldan itibaren İslam’ı kabule başladılar. Karahanlılar ile birlikte ilk Müslüman Türk devletini tarih sahnesine çıkaran Türkler’in büyük bir çoğunluğu için zamanla İslam adeta “milli din” haline geldi. Ayrıca giderek hemen hemen bütünTürk devletlerinde de resmi din oldu. Pek çok bakımdan Osmanlılar’ın kökeninde bulduğumuz Büyük Selçuklular ise, 11.yüzyılın ikinci çeyreğinde belli tarihi şartlar sonucu Maveraünnehir (Transoxiane) bölgesinde, Sünni İslam’ı benimsediler. Bu, çoğu Türkler’in tarihinde olduğu kadar, Sünni İslam’ın tarihinde de pek çok bakımdan, özellikle de siyasal açıdan büyük bir olay, bir dönüm noktası oldu. Çünkü bu tarihten itibaren Türk siyasal himayesinde yaşamaya başlayan Ortadoğu İslam dünyasında, Sünni İslam, bir daha elinden bırakmayacağı çok güçlü bir siyasi destek kazandı; öteki mezhepler arasında siyasallaşarak öne çıkan tek güç haline geldi”... 

“İslam, Orta Asya Türk topluluklarına İran sufi mektepleri aracılığıyla, bunlar arasında da en çok, Ahmed-i Yesevi gibi Horasan Melametiyye Mektebi’ne mensup Fars ve Türk kökenli sufiler vasıtasıyla ulaştı. Karahanlılar’ın İslam’ı kabul edişlerini anlatan meşhur Tezkire-i Satuk Buğra Han isimli anonim eserde anlatılan menkıbe, bu sufi rengin tarihi bir belgesi sayılabilir. Büyük çoğunluğu göçebe bir hayat süren ve daha önceki yüzyıllarda uzun süre Şamanizm, Budizm ve Maniheizm gibi mistik karakterli dini kültürlerden gelmiş bulunan bu Türk toplulukları, Meveraunnehir’in gelişmiş kültür merkezlerinde yaşıyorlardı. Uzunca bir zamandan beri yerleşik hayatın nimetlerinden faydalanan soydaşları gibi, kitabi İslam’ı kaynaklarından öğrenme ve anlama imkanları hemen hemen hiç yoktu. Bu yüzden İslam’ın onların arasında tutunup yayılabilmesi, ancak eskiden alışkın oldukları mistik yollarla ve eski mitolojik inançlarıyla karışık bir biçimde, oldukça basit bir anlayışla mümkün olabildi. İşte bu anlayış çerçevesinde İslam’ı onlara götürenlerin başında Ahmed-i Yesevi geliyordu”. (a.g.e.s.78) 

NOT: 

Dikkat edin,  yeni yaşam bilgilerini temsil eden yeni sinapslar ancak eskiden beri varolan sinapsların üzerine inşa ediliyor!.. Yeninin daima eskiden beri varolanın içinden-ondan beslenerek-çıkıp gelmesinin en güzel örneğini bu evrensel ÖĞRENME  olayında görüyoruz. Bu konuda daha geniş açıklamalar için “Öğrenmek Nedir, Neden Öğreniyoruz, Nasıl Öğreniyoruz” www.aktolga.de 6. Çalışma’ya bakabilirsiniz.. 

“Onun ve halifelerinin Orta Asya’daki muhtelif göçebe Türk topluluklarına böyle basitleştirilmiş ve eski inançlarla yorumlanmış bu İslam anlayışını tanıtıp yerleştirmedeki rolleri, tarihsel bakımdan büyük bir önem arzeder. Çünkü, Karahanlılar’dan Osmanlılar’a kadar muhtelif Türk toplulukları ve devletleri arasında yaygınlaşan İslam, bir yandan yerleşik kültür merkezlerinde, Sünnilik veya Ehl-i Sünnet ve Cemaat denilen, medresede öğretilen kitabi esaslara uygun bir tarzda, iyi işlenmiş sistematik bir hukuk ve teolojinin kılavuzluğunda gelişirken, göçebe zümreler içindeki medresesiz popüler Müslümanlığın, güçlü bir mistik ruh ve yapıyla başlayıp gelişmesi bu sayede olmuştur. Türk halklarının kendi sosyo ekonomik yapılarının ve toplumsal hayat tarzlarının biçimlendirdiği (adına “Türk Müslümanlığı” da diyebileceğimiz) heterodoks karakterli bu popüler Müslümanlığın 10.ve daha sonraki yüzyıllardaki bu başlangıç döneminde, 15.yüzylın sonlarından itibaren Anadolu sahasındaki bir kısım konar-göçer Türk zümrelerini geniş ölçüde etkileyen Safevi propagandasının getirdiği Hz.Ali kültü, On iki İmam kültü, vb Şii motiflerle henüz bir ilgisi yoktur. Ne var ki bu popüler İslam, İran sufiliğinin süzgecinden geçerek belli ölçüde bir esneklik kazanmış, eski inançlarla karıştığı için geniş ölçüde kitabi yapısından sıyrılıp mitolojik bir karakter kazanmak suretiyle heterodoks bir mahiyet almıştır. Bu yapısıyla da daha 13.yüzyıl başlarından ve bilhassa ilk çeyreğinden itibaren muhtelif göçlerle Anadolu’ya intikal etmiştir”. (a.g.e.s.80) 

“İşte, 14.yüzyılın başlarında Anadolu’nun kuzey-batısındaki Bizans ucunda, büyük çoğunluğu itibariyle konar-göçerlerden oluşan bir toplumsal yapıya dayanan bir “uç beyliği” olarak tarihte yerini almaya başlayan Osmanlı Devleti, bu iki paralel (ortodoks-heterodoks) İslam yorumunun varisiydi. Hatta, halkın belli bir kesimi, daha ziyade  hetorodoks İslam’ı yaşamaktaydı. Bu vakıanın en belirgin göstergesi, Aşık Paşazade,  Oruç beğ ve  Neşri tarihleri gibi, erken Osmanlı kaynaklarında beyliğin kuruluş döneminin, Rum Abdalları yahut Abdalan-ı Rum tabir edilen, Ahmed-i Yesevi sufilik geleneğinin temsilcileri olan dervişlerin menkıbeleriyle iç içe tasvir olunmasıdır. Başta Osman Gazi olmak üzere, Orhan Gazi ve I.Murad gibi Osmanlı beylerinin etrafı, Şeyh Edebali, Geyikli Baba, Kumral Abdal (Kumral Baba), Abdal Musa, Abdal Murad, Abdal Mehmed ve Postinpuş Baba gibi şeyh ve dervişlerle çevriliydi”. 

“Fuad Köprülü’nün bundan yıllar önce ortaya koyduğu ve bugünkü araştırmaların kuvvetle desteklediği üzere, bunlar, 1240 yılındaki Babai İsyanı denilen büyük toplumsal patlamayı gerçekleştiren kadronun üçüncü kuşaktan temsilcileriydiler. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti’ne baş kaldırarak onun zayıflamasına, dolayısıyla Moğol hakimiyeti altına girmesine dolaylı olarak vesile yaratan bir kuşağın torunları, temsil ettikleri İslam anlayışıyla bir başka devletin kuruluşuna katkıda bulunuyorlardı”. 

“Osmanlı beyliği arazisinde toplanmış bulunan Türkmen boylarının bu insanlara yüzyılların içinden gelen, iyice gelenekselleşmiş kuvvetli bağlarla bağlı bulundukları unutulmamalıdır. Rivayetlere bakılacak olursa aralarında okuma yazma dahi bilmeyenlerin bulunduğu Osman Gazi, Turgut Alp gibi Osmanlı yöneticilerinin, bu Türkmenler’le aynı toplumsal tabana mensup bulunmaları dolayısıyla aynı polüler İslam anlayışını paylaşmaları çok tabiiydi. Kısmen siyasi bir amaçla olsa bile, kısmen de bu sebepledir ki Rum Abdalları’na çok müsait davrandılar ve dervişleriyle beraber ikamet etsinler diye onlar için zaviyeler açtılar, vakıflar tesis ettiler. Böylece, hem şahsen yakınlık duydukları ve saygı besledikleri bu şahsiyetlere minnettarlıklarını göstermiş, hem de onlar aracılığıyla, yönettikleri Türkmen boyları üzerindeki egemenliklerini meşrulaştırmış oluyorlardı. Her halukarda, devlet henüz bir aşiret beyliği olduğu ve yönetenlerle yönetilenler aynı toplumsal tabanda yer aldıkları için, kuruluş döneminde yönetenlerle yönetilenler arasında, henüz önemli bir İslami anlayış ve yorumlayış farkı yoktur”. 

“Böyle bir ortamda İslam henüz, araçları iyi oluşturulmuş, kurumları yerine oturmuş, ideolojik muhtevası iyi kurulmuş bir siyaset aracı haline gelmemiştir. Bu, kuruluş döneminde yönetim çevreleri ile yönetilenlerin aynı platformda yer almaları demek olduğundan, aralarında her hangi bir karşıtlığın, zıtlaşmanın bulunmadığı anlamına gelir”. (a.g.e.s.81) 

NOT: 

Yukardaki bu satırlar dikkatle okunmalıdır!. Burada, Osmanlı Devleti nedir, nasıl, kim tarafından kurulmuştur bütün bunların özü var... 

Devam:

“Ne var ki, durum böyle kalmayacaktır.  Konar-göçer bir toplumsal yapıya dayalı bu küçük aşiret beyliğinin gerek iyi hesaplanmış, düzenlenmiş başarılı bir  fetih politikasıyla, gerekse ilhak yoluyla topraklarını durmadan genişletmesi, demografik açıdan büyümesi, onu bulunduğu jeopolitik konumda ister istemez yerleşik bir devlete dönüşmeye zorlamaktaydı. Bu ise, hem inançlarını çoğaltıp farklılaştırdı, hem de sistemli ve sağlam bir kurumlaşma zorunluluğunu beraberinde getirdi. Zira yeni fetihlerle topraklarının genişlemesi, toplumsal yapının buna paralel olarak karmaşıklaşması sonucunu doğurmuş, bu ise idari yapının da giderek kompleksleşme ve tabiatıyla merkeziyetçi bir karaktere bürünmesine yol açmıştı”. 

“İşte böylece imparatorluğa doğru gidiş sürecinin içindeki genç Osmanlı Devleti’nin ihtiyaçları, ancak iyi organize edilmiş, sağlamca kurumlaşmış bir bürokrasi tarafından karşılanabileceği için, bunu gerçekleştirebilecek tek kurum olan medreseye dayanması kaçınılmazdı. Bu kurumlaşmada ideolojik motivasyon konumundaki İslam ise, çok tabii olarak, buna gücü yetecek bir tarihsel tecrübesi bulunan Sünni (yahut kitabi) İslamdı. Oysa Türkmen boylarının çoğunluğunun mensup olduğu, şifahi ve popüler mistik bir niteliğe sahip heterodoks İslam, kendini geliştirip kurumlaşma imkanını hiçbir zaman bulamamış ve bulamayacak olan bir İslam tarzıydı. Bununla beraber, kısmen kırsal kesim ve özellikle konar-göçer çevreler, sözü edilen bu geleneksel mistik halk İslam’ını sımsıkı korumaya devam ettiler. Böylece, yöneten ve yönetilen kesimi bir tabanda birleştiren bu geleneksel halk İslamı, daha Orhan Gazi ve özellikle I.Murad, I.Beyazıd zamanından başlayarak, yönetici sınıf başta olmak üzere, yerini önemli ölçüde medresenin güdümündeki kitabi İslam’a bırakmak zorundaydı ve öyle oldu.” (a.g.e.s.82) 

NOT: 

Dikkat!. Başlangıçta, yani kuruluş döneminde ortada Sünni-Alevi, ya da, ortodoks, hetorodoks İslam ayırımı falan yoktur!.. Bütün bu farklı görüşler daha sonra devletleşmeyle  birlikte ortaya çıkıyorlar!.Devleti elde tutan Devlet sınıfı Sünni İslam’la bütünleşirken, daha doğrusu onu siyaset aracı olarak  kullanırken, yönetilenler  halâ eski pozisyonlarını korumaya çalışıyorlar..Bu nedenle,  Osmanlı’da sınıf mücadeleleri tarihi  siyasallaşan İslam’ın kendi içindeki farklı görüşler arasında mücadele şeklinde başlıyor.”Yönetenler” ve “Yönetilenler”  kendilerine İslam’ın içinde bir yer bularak  (ideolojik bir kalkan olarak onu kullanarak) ortaya çıkıyorlar.  Devlet Sünni İslam’a sarılınca, “Yönetilenler” de, ya Alevi oluyorlar, ya da Devletin “zındık” olarak nitelendirdiği tasavvuf kökenli hetorodoks İslam taraftarı!.. 

Devam ediyoruz: 

“Osmanlı Resmi İdeolojisinin Temel Unsur ve Kavramları

A.Siyasal Nitelikli Olanlar” 

“1. Devlet (Devlet-i Aliyye, Devlet-i Ebed-müddet)” 

“Osmanlı resmi ideolojisinin devlet-din, yahut saltanat-İslam özdeşliğinde temellendiğine yukarıda temas edilmiş, bu özdeşliğin sonucu olarak devletin ve onun temsilcisi olan saltanat kurumunun da kutsallık kazandığına işaret olunmuştu. 

Dinin devletle özdeş hale gelmesi, yani bir anlamda İslam’ın devletin siyaset etme aracı olarak da ayrı bir kurumsal yapıya kavuşturulması, aslında Abbasi hilafeti zamanında gerçekleşmiş ve 11. yüzyılın ortalarında el-Maverdi’nin (ö.1055) ünlü “Din ve devlet ayrılmaz ikizlerdir”, 12. yüzyılın da ise el Gazzali’nin (ö.1111) “Din ve devlet ayrılmaz ikizlerdir” ifadeleriyle formülleşerek teorik temeline oturmuştu. Osmanlılar bu özelliği 14.yy da eski Türk siyasi anlayışlarıyla birleştirerek devraldılar. Ancak bu özdeşlik, Fatih Sultan Mehmed’in 15. yüzyılın ikinci yarısından, yani Osmanlı İmparatorluğu’nu tam bir merkeziyetçi yapıya kavuşturmasından sonra, “din ü devlet, mülk ü millet” formülleriyle resmi ideolojideki gerçek yerini buldu. Buradaki mülk teriminin, devletin sahip olduğu toprak ve servet anlamına gelmeyip, hükümdarlık, otorite, hakimiyetin tasarruf yetkisi ve gücü demek olduğunu unutmamak gerekir”. 

“Bu özdeşlik, Osmanlı Devleti’ne hem yöneticiler, hem halk nazarında, bir kökü zaten İslam öncesi döneme kadar uzanan bir kutsallık veriyordu. Bu kutsallık, 16. yüzyıl başlarında kaleme alınan klasik Osmanlı vekayinamelerindeki ünlü “rüya menkabesi” ile temsil edilmekteydi. Daha önce Tabakat-ı Cüzcani, Reşidu’d-Din Oğuznamesi ve Düsturname-i Enveri gibi kaynaklarda da bazı değişik versiyonlarına raslanan bu menkabenin esası, gerçekte eski Ahid’de (Tevrat) bulunmaktadır. Bazı kaynaklarda Osman Gazi’ye atfedilmekte olup, devletin, “göbekten çıkarak dalları cihana yayılan bir ulu ağaç”la temsil edildiği bu rüya menkabesi, Osmanlı Devleti’nin ilahi kökenine, dolayısıyla kutsallığına inancı simgelemesi itibariyle, kökleri antik Ortadoğu hakimiyet anlayışına dayanan oldukça yaygın bir motif olması bakımından önemlidir”. 

“Osmanlı resmi ideolojisi, devletin kutsallığı bakımından bundan başka bazı dünyevi gerekçelere de dayanır. 16.yüzyılın ünlü tarihçi şeyhülislamı İbn Kemal’in ifadesiyle bu gerekçeler, “servetinin ve askerinin çok olması, adil vergi alması, tebaasını adil kanunlarla yönetmesi”, ve hepsinden önemlisi, “İslam’ın hükmünü yürütmesi” şeklinde sıralanıyordu. İşte Osmanlı resmi  ideolojisinde bu faziletlerle donanmış, üstelik ilahi iradeyle kurulmuş “yüce Osmanlı Devleti’nin” (Devlet-i Aliyye), yine bu ilahi  iradeyle dünyanın sonuna kadar ayakta kalacağı varsayılmıştır. Devlet-i ebed-müddet kavramı buradan doğmuştur.” (a.g.e.s.83) 

“2-Nizam-ı Alem” 

“Devlet-i ebed-müddet kavramı, Osmanlı resmi ideolojisinde devletin yerini çok iyi vurgulayan ve aynı zamanda bütün icraatına meşruiyet kaynağı oluşturan bir başka kavramı doğurmuştur. Bu, Osmanlı resmi ideolojisinin diğer tipik bir kavramı olan nizam-ı alem düşüncesidir. Devletin bekaası ancak bu sayede mümkün olabilir. Bu yüzden Osmanlı Devleti’nin temel fonksiyonu, nizam-ı alemi, yani hakimiyet sınırları içindeki tebaasının bütün kesimlerinin adalet çerçevesinde yönetilerek birbiriyle uyum içinde yaşamasını sağlamaktır. Bu, herşeyin üstündedir. Bu itibarla, nizam-ı alemin bozulmasına veya sarsılmasına sebebiyet vermek en büyük suçtur; buna asla müsamaha gösterilemez. İşte bu yüzden Osmanlı Devleti nizam-ı alemin bozulduğu veya bozulmak üzere olduğu durumlarda derhal müdahale eder. Hangi şahıs veya çevrelerden gelirse gelsin, hangi maksatlarla olursa olsun, merkezi otoriteye rakip olacak, onu sarsacak, dolayısıyla mevcut düzeni bozabilecek her türlü eğilimi ve eylemi şiddetle bastırmaya yönelir ve onu ortadan kaldırıncaya kadar uğraşır”. (a.g.e.s.84) 

NOT: 

Osmanlı tarihinde, bozulmaya başlayan merkeziyetçi düzeni- “Nizam-ı Alem’i- yeniden inşaya yönelik iki büyük girişimin altını çizmek istiyorum. Bunlardan birincisini gerçekleştiren Fatih’tir.. Öyle ki, Bizans’ı fethettikten sonra  kadiri mutlak Bizans düzeninden de çok şeyler öğrenen Fatih, sistemi adem-i merkeziyetçi bir yöne doğru geliştirme potansiyeli olan bütün güçlerin hepsini -bütün o uç beylerini falan- kökünden kazımış yok etmiştir.. Bu şekilde, fetihler yoluyla Osmanlı’yı tekrar bir tarihsel devrim gücü haline getiren Fatih, ne kadar ilginçtir ki, daha sonra aynı tarihsel devrim dalgasının bir daha ortaya çıkmaması için bu potansiyeli  kökünden yok eder!.. 

İkinci büyük merkezileşmenin -Nizam-ı Alem’i yeniden inşa çabasının- kahramanı ise II.Mahmut’tur!.. O da gene,  “Sened-i İttifak”a imza koyan-koymayan bütün o  ayanları ve de, Devlet için siyasi rakip olabilme potansiyeli olan   Müslüman mahalli liderleri kesip yok ederek bu tarihi misyonu yerine getirir!.. ”Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe” sözü boşuna çıkmamıştır Osmanlı’da!.Bakın, bugün bile hala bunun ne anlama geldiğini hepimiz çok iyi biliyoruz!!.. 

Devam: 

“İşte,  ileriki bölümlerde söz konusu edilmekte olan şahıs ve çevrelerin zendeka ve ilhad ithamıyla yargılanarak ortadan kaldırılmalarının sırrı da burada yatmaktadır. Bu itham, Osmanlı merkezi iktidarının adeta kendini koruma, emniyete alma silahıdır. Bu noktada, benzeri bütün imparatorluklarda olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin amansız tavrı bütün hüviyetleriyle belirir. Fatih Kanunnamesi’ndeki ünlü “kardeş katli” meselesini de işte bu nizam-ı alem esprisiyle bağlantılı olarak, bu çerçevede yorumlamak gerekir. Bu madde, Osmanlı resmi ideolojisinde devletin rakipsizliğini, kahredici üstünlüğünü, gerektiği taktirde devlet ve toplum düzeninin bozulmaması için hanedan üyelerini dahi gözden çıkaracak derecede olanca acımasızlığıyla ortaya koyar. Bu sebeple resmi ideolojinin terminolojisinde Osmanlı Devleti’nin adı Devlet-i Aliyye veya Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’dir. (her zaman, her şeyden yüce ve öyle kalacak olan Osmanlı Devleti)”. (a.g.e.s.84) 

NOT: 

Yukardaki paragrafı döne döne tekrar okuyun lütfen(!), hatta okumak da yetmez, ezberleyin, ya da yutun!!.. Son zamanların moda deyimiyle “İşte bu”dur olay!.. Eğer bugünü kavramak istiyorsanız, bugünün içinden çıkıp gelmeye çalıştığı dünün gerçeğini çok iyi bilmek zorundasınız!. Çünkü, bir toplum yaratığı olan insanlar, bazen hiç farkında olmadan kendi tarihlerinden kalma mirasın  (bilgi temelinin) üzerine oturarak  bugünü inşa etmeye çalışırlar! Evet, bugün dünün içinden onun diyalektik inkârı olarak çıkıp geliyor, ancak şunu unutmayalım ki, maddi gerçekliğin oluşumuyla bunun bilincinin ortaya çıkması arasında daima bir zaman farkı vardır; yani bilinç daima geriden gelir. Bu süre boyunca yeninin mücadelesi sadece eskinin maddi gücüyle olmaz, o, aynı zamanda bir ucu kendi bilincine kadar uzanan eskinin ideolojik duvarlarıyla da mücadele etmek zorundadır!. Kendi ördüğü o kozanın duvarlarını delerek uçup giden kelebeğin işini kolay mı sanıyorsunuz siz! Onun kavgası sadece kendi dışındaki duvarlarla  değildir, o duvarlarla birlikte  eski sistemin bilgi temelinin onun kendi bilincindeki uzantılarıyla da mücadele etmek zorundadır o!.. 

“Devletin bu üstünlüğü, kişi hakları alanında da olanca ağırlığıyla kendini gösterir. Osmanlı Devleti yalnız hakimiyet sınırları içindeki toprağın değil, onun üstünde yaşayan herkesin ve (bazı istisnai durumlar hariç) her şeyin en yukarıdaki sahibidir. Özel mülkiyet hakkı da bunlar arasındadır.Devletin tanıdığı belli sınırların ötesinde  insanların mülk ve servet sahibi olmaları pek söz konusu değildir. Üstelik bu müsaade sınırları içindeki mülkiyetin de fazla bir garantisi yoktur. Çünkü, ‘müsadere’ denen “el koyma” sistemiyle devlet, doğru yollardan kazanılmamış olduğuna inandığı, veya gereğinden fazla bulduğu menkul ve gayrimenkul bütün servetlere, kimin olursa olsun, el koyabilir”.. (a.g.e.s.85)

NOT: 

Bütün bu açıklamalardan sonra daha ne kalıyor ki geriye!  Görüyorsunuz,  Avrupa’nın Cermenler’i nerde, Doğu’nun bütün o antika medeniyetlerinin varisi olmak yetmiyormuş gibi, daha sonra Doğu Roma’yı alarak onun da mirasının üzerine oturan Osmanlı nerede!!.. Biz de saf saf  oturmuş, “Avrupa’da feodalizm, daha sonra da kapitalizm gelişti de Osmanlı’da neden gelişemedi” diye tartışıp duruyoruz!!.. 

Feodalizm, ya da kapitalizm.. bütün bunların hepsi Batı’da  üretim ilişkilerinin içinde doğar ve gelişirler. Osmanlı ise, varoluş gerekçesini üretim faaliyetinden değil, fetihçilikten -tarihsel devrim diyalektiğinden- alıyordu..Köylünün-“Reayanın” yaptığı üretimden amaç sadece fetihçi devlete lojistik destek sağlamaktır.. Burada-bu toplumda- tek bir gerçek vardı, ki o da, herşeyin üstünde olan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan  o fetihçi Devletti!!..Zaten fetihçilik fonksiyonu sona erince onun da sonu gelmiş oldu (bak, İbni Haldun yasaları.. www.aktolga.de 5. Çalışma). 

Daha başka açıklamaya gerek var mı!!.. Bırakın kapitalizmi,  feodalizme bile geçit vermeyen bir düzendi  Osmanlı düzeni!! Sorarım size, tarihimizin en büyük “toprak reformunu” kim yapmıştır? O “ilerici”-“solcu” padişah II.Mahmut mu diyorsunuz!  İyi güzel de, adamın derdi neydi  onu da biliyor musunuz bari?  Onun derdi, kendisine rakip Müslüman Ayanları-Eşrafı (mahalli Müslüman liderleri) yok etmekti! Hani kazara,  biraz daha bitleri kanlanır da onlar da öteki gayrımüslim mahalli liderler (“Knezler”, “Kocabaşlar”) gibi burjuvalaşmaya falan  kalkarlar diye ödü kopuyordu Sultanın!! Çünkü, kapitalizm falan bunlar  tehlikeli şeylerdi  Sultanlar için!..Ama işin  bu yanını  kimse kurcalamaz tabi!..”Batıcı” mıydı  Batıcı, ”ilerici” miydi ilerici,  bitti!!   “Neden, nasıl” diye  soru sormayı öğretmediler ki bize okullarda!. Ee..o zaman daha neyi tartışıyoruz  biz Allah aşkına! Bazan “solcu”, bazan “sağcı” her kılığa girebilen  bir Devlet varken ortada, daha  neyi tartışıyoruz!!.. 

Bugün de öyle değil mi..”Kapitalizm toplusal tarihsel evrim sürecinde sınıflı toplumların vardığı  en son aşamadır, o öyle masa başında  toplum mühendisliği faaliyetiyle yaratılmış bir rejim değildir” diyorsun, o çok bilmiş “danışmanlar” ordusu tutuyorlar  “lidere özgü bir ekonomiden” (“Erdoğanomic”), “kapitalizme alternatif İslami bir sistemden”  bahsediyorlar  ve işin ilginç yanı  “lider” de onların ağzının içine bakıyor!..ve, ”ne yapalım bugüne kadar eldeki imkanları kullanarak mevcut sistemle geldik ama artık daha ileri gidemiyoruz, patinaj yapmaya başladık; daha ileri gitmek için bize ‘yürü ya kulum’ diyecek   Türk tipi bir Başkanlık sistemi  lazım” deyip çıkıyor işin içinden!..Daha ne kalıyor ki geriye, neyi tartışacağız ki!.. 

Devam ediyoruz:

“3-SALTANAT-I SENİYYE (SİYASAL İKTİDAR), SULTAN (PADİŞAH)” 

“Osmanlı resmi ideolojisinde padişah, şahsında devlet-din özdeşliğini temsil eden en yüksek iktidar merciidir. Devletin başı olması itibariyle siyasal otoritenin, şeyhülislamlık aracılığıyla da kurumlaşmış dinin, buna ilaveten halife-sultan sıfatıyla İslam’ın ve müminlerin hamisi olarak en üst makamı işgal eder. Bütün bu dini vasıfları temsil etmesine rağmen yine de o, en yüksek örfi yetkilerle donanmış biri olarak daha çok dünyevi otoriteyi çağrıştırır. Halil İnalcık’ın deyimiyle, “Osmanlı Padişahı, devlet içinde mutlak örfi hakimiyet selahiyeti ile, Fatih Mehmed’in şahsında doğmuş ve bütün kudret ve selahiyetlerini Selim I ile Süleyman I zamanında kazanmıştır”. Osmanlı padişahının bu konumu, birdenbire değil, kuruluştan 16.yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzayan, imparatorluğun olgunlaşmasına paralel tedrici bir gelişim süreci sonunda oluşmuştur”. 

“II.Mehmed’e kadar Osmanlı padişahı, Osman Gazi’nin basit ve mütevazi aşiret beyi kimliğinden başlayarak I.Beyazıd ile ilk sultan tipini ortaya koymuş, I.Mehmed ve II.Murad ile biraz daha gelişerek nihayet II.Mehmed’in şahsında klasik Osmanlı sultanı yahut Osmanlı padişahı imajına kavuşmuştur. II.Mehmed Osmanlı padişahı olarak, Oğuz Kağan soyundan gelmiş olmakla eski Türk kağanını (Han), Müslüman bir hükümdar olarak klasik İslam geleneğinin sultanını ve nihayet İstanbul’un fatihi sıfatıyla da Bizans geleneklerine göre Doğu Roma’nın imparatorunu kendi şahsında birleştiriyordu. O halde Osmanlı padişahlık yahut sultanlık statüsü, hiç olmazsa klasik dönem için her üçünün bileşimi sayılabilir”. (a.g.e.s.85) 

NOT: 

İşte bu!..Alın işte size “Türk tipi Başkan”ın tarihsel evrim süreci!.. Yani öyle ortada hiç değişmeden kalmış bir Osmanlı Devleti-ve Sultanı yok! Şu ana kadar iki Osmanlı Devleti’nden bahsettik!. Kuruluştan 1402 de yıkılışına kadar olan ve sonra da Fatih’le birlikte yeniden kurulmuş olan!.. Aslında bir üçüncü Osmanlı Devleti daha vardır ki onun kurucusu da III.Selim ve II.Mahmut’tur!!.. Bunların yaptığı da gene aynı tarihsel devrim mekanizmasını harekete geçirerek Osmanlı’ya yeni bir “batıcı ruh” üflemek, Devleti yeniden “reforme” ederek, onun küllerinden yeniden doğmasına yol açmak değil midir!!.. Biraz daha işi uzatırsak aslında 1923’te kurulan  bir 4. den de bahsedebiliriz diyeceğim ama, bu konunun yeri burası değil şimdi; çünü o konuya girersek  arkasından sıra elde olanı “restore” ederek    5.ye kadar uzanmayı   hayal edenlere  falan da gelir!!.. (bu konuda bak: http://www.aktolga.de/z2.pdf ) 

Devam edelim: 

“Osmanlı padişahlarının, Oğuz Kağân neslinden geldiğine inanılan Kayı boyuna mensubiyetleri iddiası, ilk defa 15. yüzyılda II.Murad zamanında Yazıcızade Ali tarafından Tarih-i al-i Selçuk adlı eserde yazıya geçirilmiş, daha sonra öteki terihçilerce de benimsenmiştir. Günümüz tarihçilerine göre, bununla, eski Türk töresi uyarınca ve Tanrı tarafından han veya hakan seçilmiş bulunan Osmanlı padişahının ve hanedanının Anadolu’daki bütün Türk zümreleri üzerinde meşru hakimiyet hakkına sahip olduğu vurgulanmak isteniyordu. Nitekim Osmanlı padişahları yayınladıkları fermanlarda, bastırdıkları sikkelerde ve yaptırdıkları mimari eserlere koydurdukları kitabelerde çoğu zaman “han” ve “hakan” unvanlarını, “sultan” unvanıyla birlikte Sultanü’l-Berreyn ve Hakanü’l Bahreyn (İki karanın-Anadolu ve Rumeli-sultanı, iki denizin-Akdeniz ve Karadeniz hakanı) şeklinde kullanmışlardır”. 

“Sultan” unvanına gelince, yukarıda belirtildiği gibi, Osmanlı sultanlarını klasik İslami siyasal geleneğe bağlayan ve bu gelenek içinde meşrulaştıran bir unvan olarak özellikle de Müslüman hükümdarlara yollanan name-i humayunlarda tercihan kullanıldığı gibi, sikkeler ve kitabeler üstünde sıkça görülür. 11. yüzyılda Büyük Selçuklular’dan beri büyük Türk hükümdarları tarafından tercih edilen bu unvanın, aynen Selçuklu hükümdarlarının kullandığı es-Sultanu’l-A’zam şekliyle, Osmanlı padişahı için ilk defa kullanıldığı yerlerden biri, Çelebi I. Mehmed devrine ait bir minber kitabesidir”. 

“Imperator” unvanının ise, Osmanlı padişahlarının kendilerinden ziyade Rum tarihçiler ve Batılılar tarafından birkaç Osmanlı padişahı için kullanıldığı görülüyor. Mesela II. Mehmed için çağdaşları Cecaumenos Georgios Trapezintios, Amirutzes ve Kritobulos gibi Rum yazarlar bu unvanı eserlerinde zikretmişlerdir. Adı geçen yazarlar, bu sultanın, Konstantinopolis’i almakla geleneğe göre “Romalılar’ın imparatoru” olmaya hak kazandığını belirtmektedirler. 1481’deki vefatı dolayısıyla Avrupa’da basılan bronz bir madalyonda II.Mehmed, Bizantii Imperatoris (Bizans Imparatoru) ve Othomanum Turcarum Imperator (Osmanlı Türkleri’nin Imparatoru) unvanlarıyla anılmaktadır. Aynı unvanın I. Selim ve I. Süleyman için basılan madalyonlarda da yer aldığı görülür”. (a.g.e.s.86) 

“Osmanlı resmi ideolojisinde padişahın iktidar ve hakimiyetinin İslami temelde meşrulaştırıldığının bir göstergesi olmak bakımından büyük bir önemi bulunan “sultan” unvanının, İbn Sina, el-Gazzali ve Nasiru’d-Din-i Tusi gibi ileri gelen İslam uleması ve düşünürleri tarafından Hz.Muhammed’e  atfedilen hadislerle İslami bir temele oturtulmak istendiğini biliyoruz. Böylece sultana kayıtsız şartsız boyun eğmenin dini bakımdan da farz olduğu telkin ve kabul ettirilmek istenmiştir. “Sultan, Allah’ın her mazlumun sığındığı yeryüzündeki gölgesidir” veya “Kim sultanın önderliğini inkar ederse zındıktır” yahut “Habeşli bir köle dahi olsa sultana itaat ediniz” vb şeklindeki bu mevzu (uydurma) hadisler, gerçekte İslam dünyasında daha 9.ve 10. yüzyıllardan itibaren, siyasal otorite buhranlarını ve bunların yol açacağı toplumsal kargaşaları önlemek amacıyla, saltanat kurumuna nasıl bir dini (İslam) statü kazandırılmaya çalışıldığını göstermeleri itibariyle önemli birer tarihsel belgedirler. Bunlar yalnız İslam dünyasındaki siyasal hakimiyet çevreleri tarafından değil, kamuoyunca da büyük bir kabule mazhardı”. 

“İşte, özellikle 15. yüzyıldan başlayarak, Tarih-i Ebu’l-Feth yazarı Tursun beğ (ö. 1490 sonrası) gibi Osmanlı müellifleri, klasik İslami siyasal gelenekte böylece yerini çoktan almış bulunan saltanat-İslam özdeşliğinden yararlanarak Osmanlı sultanına kazandırılmak istenen meşruiyetin teorik çerçevesini oluşturmaya çalışmışlardır. Bu çerçeve, “toplum düzeninin (nizam-ı alem) korunabilmesi için mutlak bir otoriteye ihtiyaç olduğu, bunun ise Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan ve O’nun iradesini temsil eden sultan olması sebebiyle, kendisine boyun eğmenin ilahi bir emir telakki edilmesi gerektiği” şeklinde özetlenebilir. Böylece Fatih Sultan Mehmed’den itibaren Osmanlı sultanları, çok daha belirgin bir şekilde, kendilerini biri örfi, diğeri dini olmak üzere iki temel üzerinde meşrulaştırmış oluyordu. Bu meşruiyet ise kaynaklarda, “Oğuz Kağan soyundan gelme” (örfi temel) ve “göbekten çıkan ağaç” rüyasının temsil ettiği “ilahi iradeye mazhar olma” (dini temel) iddiaları şeklinde sembolik ifadesine kavuşuyordu.” 

“Osmanlı resmi ideolojisinde saltanatın İslami temeli, malum gelişmeler sonucu 16. yüzyılın ilk çeyreğinde hilafetin Osmanlılar’a intikaliyle yeni bir dayanak daha kazandı. Bu meselede asıl dikkat edilmesi gereken nokta, hilafetin Osmanlılar’a resmen intikal edip etmediği, yahut Osmanlı padişahlarının bizzat halife unvanını kullanıp kullanmadıkları değil, Osmanlılar’ın kendi gözlerindeki ve o dönem İslam dünyası kamuoyu önündeki  fiili durumdur ki, o da şudur: Yavuz Sultan Selim ile birlikte Osmanlı padişahları artık kendilerini Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn unvanıyla anmaya başlayıp Memluk sultanlarının İslam alemindeki saygın yerlerinin, bu arada da hilafet makamının varisi ve İslam’ın da hamisi olarak görmüşler ve böylece de görülmüşlerdir. Tarihsel bakımdan önemli olan budur”...

 

“Her ne suretle olursa olsun, 16. yüzyılda artık Osmanlı padişahının resmi ideolojideki yeri, halife-sultan olarak daha fazla bir kutsallık kazanmış, buna karşılık şeriat karşısındaki durumu İslam dünyası genelinde daha fazla sorumluluk gerektiren, buna paralel olarak daha büyük saygınlık kazandıran bir konuma yükselmişti. Artık İslam’ın hamisi olan Osmanlı padişahı bu konumuyla dünyanın da sığınağı, yani kendine mahsus deyimiyle padişah-ı alem-penah oluştu”... 

“Osmanlı padişahı artık bu kutsal kimliğiyle özellikle Müslüman tebaa nezdinde İslam’la o kadar özdeş hale gelmiştir ki, bu özdeşleşme onu halkın gözünde veliyyullah mertebesine yükseltmiştir. Mesela Fatih Mehmed, Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman’ın böyle evliya gibi göründüklerini çok iyi biliyoruz. Bu inanç yüzyıllar sonra bugün sıradan muhafazakar ve dindar halkın hafızasında aynen yaşamaya devam etmektedir”...(a.g.e.s.89)

 NOT:

 “Bu inancın  yüzyıllar sonra bügün bile sıradan muhafazakar ve dindar halkın hafızasında aynen yaşamaya devam ettiği” konusu çok önemli. Ne dersiniz,    “Türk tipi Başkanlık” falan derken buradan işi,   “onun ayrılmaz bir sıfatı” falan diyerek  (tabi,    “İslam alemini içine düştüğü kaostan da kurtarmak için”!!)  “Türk tipi bir  Halifeliğe” kadar götürür müyüz!!. 

Tabii, bu inancın “bugün bile hala yaşıyor olmasının”  tek nedeni bu değildir. Özellikle İmparatorluğun son zamanlarında  (bütün o gayrımüslim halkların milliyetçilik ateşine yakalanarak ayrılmaya başlamaları üzerine) Devlet, Abdülhamid döneminden itibaren,  daha önce II.Mahmut’tan sonra hiç aklına getirmediği o Müslüman orta sınıfın farkına varıp (Halifelik kartını da kullanarak)  onlara der ki, “Ey ehli Müslim, Devlet elden gidiyor, bu Devlet sizin, alın ona sahip çıkın”!!.. 

Düşünün, her gün bir taraftan bir ayrılık-parçalanma ve savaş haberi geliyor ve  irade-i mutlak sayılan o Devlet-ve Sultan, birden  imana gelerek, o zamana kadar kendisine rakip olarak gördüğü için göz açtırmadığı Müslüman  orta sınıfa diyor ki, “beni yok etmek istiyorlar,  alın herşeyim sizin olsun, tek ki bana sahip çıkın”!! Bu durumda, Müslüman orta sınıf için  “Devlete sahip çıkmak”, yaşamı devam ettirme mücadelesinde kendi yaşam haklarına sahip çıkmakla özdeş hale gelir.. İşte, bugün bile hala “ecdadımız” diye göz yaşı döken,  “Abdülhamid” deyince duraklayan, ona sahip çıkmayı yaşamı devam ettirme mücadelesinin bir ön koşulu olarak gören “muhafazakar-Müslüman” orta sınıfların bilinçdışı Devletçiliğinin altında yatan TRAVMA budur.. Bu nedenle, Erdoğan’a kızarken  “biraz insaflı” olmayı da unutmayalım!!.. Ama, buna rağmen gene de onun-onların “ecdadımız” diye ağıt döktükleri o Sultanların tarih boyunca onlara- Müslüman orta sınıflara kan kusturduğunu hatırlatmaktan da geri kalmayalım!.. 

“Bütün bu anlatılanlar, Osmanlı resmi ideolojisinde hakimiyet ve iktidar kavramıyla ilgili olarak iki önemli karakteristiği vurguluyor: 

1-Hakimiyetin ve iktidarın Allah tarafından Osmanlı padişahına verilmiş olduğu, yani “Allah tarafından teyit edilmiş (el-müyyed min indillah) kutsal iktidar” anlayışı. 

2-Bu hakimiyet ve iktidarın padişahın mensup olduğu hanedanın şahsi malı olduğu, yani “aile malı (patrimonial) mülk” anlayışı. 

Bu iki temelden birincisi, bir yandan daha İslam öncesi Orta Asya hakimiyet anlayışı, diğer yandan, eski Mezopotamya ve Sasani dönemi iktidar anlayışlarının -yukarıda zikredilen hadislerle- İslamileştirilmiş biçimiyle ifadelendirilmiş, iki farklı kökenden gelme, ama sonunda aynı kapıya çıkan bir iktidar anlayışına dayanırken, diğeri, münhasıran eski Orta Asya hakimiyet anlayışından kaynaklanıyordu.” (a.g.e.s.89) 

NOT: 

“Eski Mezopotamya ve Sasani hakimiyet anlayışı” deyince duracaksınız şöyle bir! Bu “anlayış” nedir biliyor musunuz? Bu anlayış,   köleci antika medeniyetlerin yedi bin yıllık  hakimiyet anlayışıdır!.. Eski Mezopotamya, Hind, Çin antika medeniyetlerini düşünün!.. O firavunları getirin gözünüzün önüne!.. Bunların, barbar halkları köleleştirerek  “medeniyet denilen tek dişi kalmış o canavarı”  nasıl inşa ettiklerini getirin!.. Osmanlı’nın  devraldığı o mirasın nasıl bir miras olduğunu o zaman daha iyi anlarsınız!.. 

“Orta Asya’da Türk devletlerinde çok eski devirlerden beri, siyasi hakimiyet ve iktidarın, herhangi bir dünyevi merci (halk, tebaa, kabile meclisi vb) tarafından değil, Gök Tanrı tarafından hakana bahşedildiği, çok güçlü bir şekilde halk arasında da yerleşmiş bir inançtı. Yalnız Türkler’de değil, Moğollar’da da geçerli olan bu köklü inanç, pek çok efsanede vurgulandığı gibi, Orhun kitabelerinde de Bilge Kağan’ın ağzından açıkça telaffuz edilmekteydi. İşte bu niteliği sebebiyledir ki, siyasal hakimiyet ve iktidar, yalnız hakanın değil, ailesinin de ortak malıdır”. (a.g.e.s.90) 

NOT: 

Ne güzel değil mi! Türklerin yukarda bahsedilen ilkel komünal toplum kalıntısı geleneği, bir anda, antika köleci toplumların mirasıyla bütünleşiveriyor!!.. Yeni olanın eski bilgi temeliyle  bütünleşmesi açısından ilginç bir örnektir bu!.. 

“Bu inancın pratikte, Göktürkler’den Osmanlılar’a kadar uzanan çok güçlü  etkileri olmuştur. Bütün Türk devletlerinde  bir hükümdar öldüğü zaman, eğer sağken ülke topraklarını oğulları arasında paylaştırmamışsa, şiddetli ve amansız bir saltanat mücadelesi başlar, bu mücadele,  içlerinden biri galip gelip hakimiyeti ele geçirinceye kadar kanlı bir biçimde sürüp gider. Eğer hakan ölmeden önce devleti kendi eliyle paylaştırmışsa, o zaman her biri kendine ayrılan yerde hükümranlığını sürdürür. Ama bu durumun çok fazla sürmediği, zamanla içlerinden giderek güçlenen birinin, öbür kardeşlerini mağlup ederek ellerinden topraklarını alıp ülkeyi ve hakimiyeti yeniden tek elde birleştirdiğinin örneklerine çok raslanır. Aynı tarihsel mekanda Osmanlı dönemine en yakın örnek, Anadolu Selçuklu hükümdarı II. İzzeddin Kılıçarslan’ın 1192 de vefatıyla başlayan dönemdir. Bu Selçuklu sultanı ölmeden önce memleketi on bir oğlu arasında paylaştırmış, fakat sonunda I.Gıyaseddin Keyhüsrev (1192-1196, 1205-1211) hakimiyeti yeniden tek elde toplamıştı”. 

“Bu feodal paylaştırma geleneği, merkeziyetçi hakimiyet anlayışı sebebiyle Osmanlılar’da terk edilmekle kalmamış, buna şiddetle karşı çıkılmıştır. Bununla beraber, Osmanlılar, saltanatın bir sonraki padişaha intikal etmesi konusunda eski Türk devletlerinde mevcut kuralsızlığı aynen sürdürmüşlerdir. Bu yüzden 16. yüzyıl ortalarına kadar, çoğu zaman padişahın ölümü veya yaşlılığına raslayan güçsüzlük dönemi, şehzadeler arasında müthiş bir saltanat kavgasının çıkmasına yol açmış, kavgayı kazanan, diğerlerini bertaraf etmek zorunda kalmıştır. Fatih Sultan Mehmed’in Kanunnamesindeki “kardeş katli”ne cevaz veren meşhur maddenin, bu yüzden pek çok spekülasyona konu olduğu iyi bilinir. Bu saltanat mücadelesi sırasında halk, genellikle herhangi bir tarafı tutmaktan çok, sonuçta hep kazanana itaati tercih edegelmiştir. Çünkü yukarda sözü edilen Orta Asya geleneğine göre, kazanan, Tanrı’nın seçtiği, hükümranlık, iktidar bahşettiği hakan olarak kabul ediliyordu, çünkü, “Tanrı kimi istiyorsa, onun kazanması” söz konusuydu. Bu toplumsal bir siyasi tavır alış veya toplumsal bir siyasi tercihtir”. (a.g.e.s.90) 

NOT: 

Demek ki, Sultan Süleyman oğullarını bu nedenle boğazlatıyor!..Tabi,  Bizans’tan devralınan bu “kardeş öldürme” konusunun bir kanun maddesi olarak resmileşmesinin Fatih dönemine denk gelmesi de bir tesadüf değildir!.. ”Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözü    bu gelenekten mi çıkıp geliyor dersiniz!. 

Bakın ne güzel işte, anti feodal, feodallere karşı toprak reformu yaparak halkını koruyan “solcu” bir Devlet var karşınızda!!. Daha ne istiyorsunuz ki, “devrimci-solcu” olmak demek feodalizme karşı olmak demek değil midir! İşte, Türkiye solu böyle “Devletçi” yapıldı!! Oryantalist-Pozitivist ideoloji, adamı böyle DEVLET DEVRİMCİSİ yapar da sen hiç farkında bile olmazsın!! 

“4-Reaya ve Beraya (Tebaa)” 

“Osmanlı resmi ideolojisinde tebaanın statüsü, temeli eski Hind-İran siyasi düşüncesine dayalı (yukarda özetlenen) daire-i adliye prensibinde ifadesini bulur. Bu, bir devleti meydana getiren siyasal iktidar-ordu-maliye-tebaa dörtlüsü arasındaki sıkı ilişkiyi belirten ve birinin mevcudiyetini, diğerinin mevcudiyetine bağlayan bir siyaset teorisidir. Ama eninde sonunda ilk üçünün vücudu, muntazam bir şekilde vergi vererek dolu bir hazineyi sağlayacak olan müreffeh tebaanın varlığına bağlı olduğu için, Osmanlı siyaset anlayışında tebaanın büyük bir önemi vardır.” 

“Osmanlı tebaası olmak demek, Müslümanlığı kabul edip kendi dini, etnik ve kültürel hüviyetinden vazgeçmek, başka bir deyişle, artık Hristiyan, Musevi, Rum, Ermeni, Arap, Kürt, Boşnak, Arnavut vs olmamak, Sırpça, Rumca, Ermenice, Kürtçe, Arapça vs konuşmamak, yahut kendi örf, adet, gelenek ve göreneklerinden vazgeçmek demek değildir. Aksine, bütün bu özellikleri muhafaza ederek, yalnızca devlete vergi verip onun hakimiyetini kabullenmek, istenilen hizmeti eksiksiz yerine getirmek ve devlet gerekli gördüğünde müdahalesine boyun eğmek demektir. İşte bu, Osmanlı siyaset ve yönetim anlayışının püf noktasıdır.” 

“Tebaa Osmanlı resmi terminolojisinde çoğunlukla reaya (yahut bazan tekil biçimiyle raiyyet) veya reaya ve beraya (sürüler ve halklar) kelimeleriyle ifade edilmiştir. Şeriat terimiyle ulu’l-emr, yani otorite mercii olan padişah, yönettiği tebaasına adaletle muamele etmek zorundadır. Bu muamele şer’i deyimiyle emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker (iyiliği emredip kötülükten sakındırma) prensibi içerisinde yapılmak zorundadır. Bu sebeple, Osmanlı padişahı, sayesinde hükümranlığını icra edebildiği reayayı vediatullah (Allah’ın emaneti) telakki etmekle yükümlüdür”.. 

“Osmanlı resmi ideolojisinde padişahın ulu’l-emr olarak reayaya bu bakışı, müslim-gayrımüslim herkes için söz konusudur. Vergisini vererek devletin hakimiyetine boyun eğen herkes, padişah nazarında teorik olarak aynı hakka sahiptir. Genel olarak Divan-ı Hümayun tarafından yayınlanan çeşitli belgelerden çıkarılabildiği kadarıyla Osmanlı resmi ideolojisinde ideal reaya,-ulu’l-emre itaatkar,

-kendinde devletin düzen ve yönetimine müdahale hakkı görmeyen,

-devlete ve düzene karşı her ne sebeple olursa olsun tavır almaktan kaçınan,

-mensubu bulunduğu toplumsal kesimden, yaşadığı yerden izinsiz ayrılmayan, kısaca, her alanda mutlak anlamda boyun eğen insanlardır.” 

“Osmanlı Devleti bu beklentisinde kendi mantığı içinde tutarlıydı. Çünkü din ve mezhep esasına göre cemaatler (millet sistemi) halinde düzenlenmiş Osmanlı toplumsal mozayiğinin ahenginin korunup sürdürülebilmesi, yahut Osmanlı resmi ideolojisindeki deyimiyle nizam-ı alemin devamı, bu mutlak itaate bağlıydı. Bunun çok tabii bir sonucu olarak, tabakalar ve cemaatler arası yer değiştirme oldukça sınırlı ve izne bağlıydı”. 

Öyle görünüyor ki, Osmanlı resmi ideolojisinin reayaya bu bakış tarzı, reaya tarafından da tasvip görmekteydi. Zira reayanın (bazı istisnalar hariç) bu beklentiye genelde uygun hareket ettiği görülür. Hatta, Osmanlı Devleti’nde halk kendi varlığını ve düzeninin sürmesini devletin varlık ve düzeniyle kaim görmüş, kendi hayatını padişahın, dolayısıyla devletin bir lutfu ve ihsanı olarak kabul edegelmiştir.” 

NOT: 

Bu nokta önemli!. Tamam, “Devlet şöyle, Devlet böyle” diyoruz, ama, o Devletin bir de “tebaası” var öyle değil mi!. Devlet çobansa, o “tebaa”, yani “Reaya” da onun sürüsü!.. Sistemin mantığı böyle çalışıyor!. Yani biri diğerinin varlık şartı!. Sürü olmasaydı çoban kime çobanlık yapacaktı!.. Bakın, bu mantık bugün bile hala geçerlidir. Devlet sınıfı unsurlarının-“Beyaz Türkler’in”-Osmanlı’nın Reayasına-Cumhuriyet’in “Halk”ına- bugün bile halâ “göbeğini kaşıyan adam”, “cahil” gözüyle bakmaları ta o zamanlardan kalma bir anlayışın göstergesidir!. Ama tabii şimdilerde bu anlayış kendi içinde müthiş bir öfkeyi de gizliyor!. Nasıl olurdu da Devletin o “sadık kulları” efendilerine karşı bacak germeye başlarlardı!!. Onların bir türlü anlayamadıkları, hazmedemedikleri olay budur işte!. Bu kesimin Erdoğan düşmanlının altında yatan kin-öfke de buradan kaynaklanmaktadır! İşte, bunların en “solcusunun” bile iş  bilinçdışı yaşam bilgileri  alanına  gelince  hiç farkına varmadan “beyaz Türk” oluvermesinin sırrı burada gizli olsa gerek!.. 

Burada önemli olan fetihçilik üzerine inşa edilen bu sistemin işleyiş mekanizmasıdır. Sistem fetihçiliği temel alan bir bilgi temeli üzerine kurulduğu  için, fetih  mekanizması işlediği sürece  ortaya hiçbir sorun çıkmaz!. Çünkü,  “alan memnun, veren memnun” hesabı, o “Reaya-tebaa” da  “ganimetten” payını alır!!.. Sadece askerin    değil, pazardaki esnafın bile seferden galibiyetle dönülünce yüzü gülüyordu! Ya da, seferlerin arası uzayınca homurdanmaya başlıyorlardı!! Öyle ya, insanların cebinde para olacak ki çark dönsün!!.. Ya da, “su akacak ki herkes kovasını doldurabilsin”!.. (Kimbilir, belkide günümüz  milliyetçi-İslamcılarının “Stratejik zihniyetimize” bağlı olan “genleşme”  aşkı da  buralardan geliyordur! Bu geleneğin üstüne, burjuvazinin günümüze ilişkin  “Stratejik olarak derin”  “Misak-ı Milli” hayalleri de eklenince ortaya yeni tipten bir fetihçilik paradigması çıkıyor galiba!!).. 

Şunu hiç unutmayalım: Osmanlı sistemi “Yönetenler” ve “Yönetilenleriyle” birlikte bir bütündü. Yani, “Osmanlı” deyince öyle bundan sadece “Yönetenleri” anlamak doğru değildir!. “Yönetenler” ve “Yönetilenler” biribirlerinin varlık şartı olarak sistemi birlikte oluşturuyorlardı. Bu nedenle, “Yönetilenlerin”  “Yönetenlere” karşı sistem içindeki duruşlarını ve muhalefetlerini -direnişlerini çok iyi anlamak gerekiyor.. 

“Yönetilenlerin” duruşunun ve mücadelesinin daima iki boyutu vardır: 

Birincisi açık; bir tür “karşı” duruştur- reaksiyondur bu. Amacı da sistem merkezini-devleti- ele geçirerek   “Yönetenlerin” yerine geçmektir,  “Yöneten” pozisyonuna kendilerinin  oturmasıdır. 

İkincisi ise bambaşkadır: Bütün sistemlerde, sistemin dominant-yönetici-kutbunun karşısında olan kutup,  bir yandan, sistem içi bir unsur (motor sistem unsuru) olarak belirli bir fonksiyonu yerine getirirken, diğer yandan da-sistemin kendi neslini üretmesi sürecinde- onun ana rahmi fonksiyonuna sahip olur. Sistem kendi varlığını üretirken kendi neslini  üretme sürecini de birlikte yaşadığından, süreç içinde, yeni üretim ilişkilerini temsil edecek olan toplumsal bebek, daima, mevcut olanın içinde-ana rahminde-  onun diyalektik anlamda inkârı olarak  ortaya çıkar ve gelişir..Bu yüzden,  “Yönetilenlerin” duruşunu ve mücadelelerini ele alırken daima  bu iki işlevi birlikte dikkate almak  gerekir. Tabi burada belirleyici olan “hamilelik” sürecinin ne derece ilerlemiş olduğu kadar sistemin bir bütün olarak kendini üretmeye müsait olup olmadığıdır da (yani kısır olup olmadığıdır da!). Örneğin, Osmanlı sistemi gibi antik sistemler için durum böyledir. Bunlar kendilerini üretme yeteneğinden yoksun olan kısır sistemlerdir. Bu diyalektiği İbni Haldun çok güzel açıklar. Bu durumda işleyen tek mekanizma tarihsel devrim mekanizması olur ki, bunun ayrıntılarını ele almanın yeri burası değildir. İsteyen bu konuda daha önceki çalışmaya  bakabilir: www.aktolga.de 5. Çalışma      

Osmanlı’da  bu fetihçilik çarkı  16. yüzyılın ortalarına kadar üç aşağı beş yukarı  sistemin yerine getirdiği tarihsel devrimci işleve  uygun olarak  döner durur!.. Bazan, rüzgar kesilince durur gibi olursa da, sonra yeniden başlar dönmeye!.. Ama bu tarihten sonra işler  kesat gitmeye başlayacaktır!..   

“Dini Nitelikli Olanlar” 

“1.İslam 

“Devlet-din özdeşliğinin ikinci öğesi, din, yani İslam’dır. Daha önce de anlatılmaya çalışıldığı üzere, bu, “İslam”ın Osmanlı Devleti’nin siyasal, hatta toplumsal gelişmesine paralel ve merkeziyetçi yönetim yapısına uygun bir siyasal mahiyet almış olduğu vakıası bizce çok önemlidir. “Osmanlı İslamı” dediğimiz bu İslam, bir yandan devlet kavramına kutsallık bahşederek merkezi otoriteye ve onu temsil eden Osmanlı hanedanına meşruiyet ve bir anlamda kudsiyet kazandırırken, öte yandan onun siyaset etme aracı olmak gibi çifte bir fonksiyon icra eder.Bu, Osmanlı resmi ideolojisinde devlet-din ilişkisini anlayabilmemiz bakımından çok önemli bir hareket noktasıdır.” (a.g.e.s.92) 

“Osmanlı resmi ideolojisinde İslam’ın bu çifte fonksiyonu icra edebilecek duruma gelmesi birdenbire olmadı. Daha önce de temas edildiği gibi, bu süreç, devletin Bizans ucunda yer alan küçük aşiret beyliğinden imparatorluğa dönüşme sürecine paralel bir surette gelişti. Diğer bir deyişle, İslam bu çifte pozisyonunu, başlangıçtaki popüler mistik karakterini giderek daha güçlü bir şekilde kendini hissettiren fıkıh ağırlıklı kitabi İslam’a dönüştürmek suretiyle 15. yüzyıl ortalarına kadar tedrici bir şekilde kazandı. Bu, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nde İslam’ın siyasallaşma sürecini de simgeler.” 

“İslam’ın bu hüviyetiyle Osmanlı resmi ideolojisindeki yerini alması, tam olarak Fatih Sultan Mehmed dönemine raslar. Böylece Osmanlı Devleti’nde ideolojik bir karaktere bürünen ve Sünni hüviyetiyle siyasallaşan İslam, tam olarak onun döneminde, eski Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’i hakimiyetinin merkezi ve “İstanbul” yapan bir imparatorluğun resmi ideolojisinin ikinci ana sütunu haline geldi. Konstantinopolis’in genç fatihinin, fetihten sonra Bizans’ın bu harap başkentini idealindeki imparatorluğun merkezi yapabilmek için giriştiği imar programı içinde yer alan medreseler, bu genç imparatorluğun ideolojisini üretme görevini üstlendiler. Osmanlı İslam’ının böyle bir imparatorluk ideolojisine dönüşümünde hiç şüphe yok ki en temel rol medreselere düşüyordu ve en başta da sultanın bizzat kurdurduğu Sahn-ı Seman (Fatih) medreseleri geliyordu”... 

“Zaten 1331 yılında Orhan Gazi tarafından İznik’te açılan ilk medreseyle birlikte Osmanlı siyasal iktidarını meşrulaştırma görevini yüklenmiş bulunan ulema, bu statüsüne Fatih Sultan Mehmed zamanında resmiyet çerçevesinde yerleşti. Sultan,  rejimin temeli olan İslam’ın, imparatorluk genelindeki kurumlaşmış en üst makamı şeyhülislamlığı, Bizans’taki patriklik makamının statüsüne benzer bir biçimde örgütleyerek kendisine bağladı. Böylece o, yalnız siyasal otoriteyi değil, dini otoriteyi de kendi şahsında temsil ediyordu. Bu, fetva kurumunun ve ilmiye örgütünün başı sıfatıyla şeyhülislamı aracı kılarak Osmanlı İmparatorluğu’nda en alt kademesinden en üsttekine bütün kurumlarıyla İslam’ın, bizzat Osmanlı siyasi-idari sisteminin içine alınması, dolayısıyla merkezi yönetimin ve padişahın emrine verilmesi demek oluyordu. Bu suretle İslam’ın temsilcisi olan ulema, başkent kadısından taşradaki sıradan bir imama kadar, bir daha ayrılmamak üzere devletin kontrolüne alınıyordu.” 

“Bu yapılanma, o zamana kadar İslam dünyasında görülmemiş bir biçimde  ulemanın devletin bir parçası haline gelmesiyle sonuçlandı. Artık ulemanın temel görevi, eskiden olduğu gibi bilgi üreterek bilime katkıda bulunmak değil, yalnızca,  merkezi iktidarın iradesi doğrultusunda geleneksel İslami bilgilerin eğitim ve öğretimiyle meşgul olarak devlete bürokrat yetiştirmek ve daha esaslı olarak da, merkezinde sultanın bulunduğu siyasal iktidar mekanizmasının bütün fiil ve hareketlerini meşrulaştırmaktı. Böylece ulema, tam anlamıyla bir tür dini bürokrat kimliğine sokulmuş oluyordu.” 

“Osmanlı ulemasının bu konumunun, onu Emevi ve Abbasi devirlerinde siyasal otoriteden bağımsızlığını koruyabilen klasik İslam ulemasından ayıran en dikkat çekici vasfı olduğu söylenebilir. Bu yüzdendir ki Osmanlı İmparatorluğu’nda ulema, merkezi iktidardan bağımsız ne ilmi, ne de dini bir otorite mercii oluşturabildi. Bu sayede Osmanlı Devleti, tarihi boyunca bir yandan İslam’ı resmi ideolojisinin itici gücü yaparken, diğer yandan da onu devlete bağlı ulema sayesinde hep siyasal otoritenin kontrolünde tutabilmiş, bu suretle (mesela İran’da olduğu üzere) merkezi yönetimden ayrı bir güç odağı konumuna gelmesini engelleyebilmiştir. 16. yüzyıla kadar şeyhülislamlar hep kazaskerlerin bile gerisinde kalmış olup Divan-ı Hümayun üyesi dahi sayılmamışlardır. Ancak Zenbilli Ali Efendi’den (ö.1525) itibaren, İbn Kemal  (ö.1534) ve Ebussuud Efendi (ö.1574) gibi güçlü şeyhülislamlar, bir dereceye kadar siyasi otorite üzerinde etkili olabilmişlerdir.” 

“İşte, bu merkeziyetçi bürokratik kurumlaşma içerisinde, ona uygun bir yapı kazanarak gelişen Osmanlı İslamı,  özellikle 15. yüzyılın başlarından itibaren medreseler aracılığıyla klasik Sünniliğin hemen bütün teorik ve pratik özelliklerini çok tabii olarak devraldı. Zamanla merkezi yönetim, topraklarına kattığı öteki beyliklerden de, hizmet vermek üzere Osmanlı beyliğine gelen bürokratlar ve ulema aracılığıyla klasik fıkhı kullanarak devletin ve toplumun siyasal, sosyal ve hukuki teşkilatlanmasını gerçekleştirdi. Bu, hanefilik tarafından temsil edilen Sünni İslam’ın, bütün kurumlarıyla devletin resmi dini haline gelmesi demekti. Ancak Osmanlı Devleti bu resmi dini, hiçbir zaman, hakimiyeti altındaki toplumların Müslümanlaştırılması şeklinde anlamadı ve bu yolda bir faaliyet göstermedi.” 

“Bununla beraber 16. yüzyılın ilk yıllarından itibaren Safeviler’le başlayan siyasal ve ideolojik mücadeleler, Osmanlı resmi ideolojisinin tarihindeki en büyük dönüşümlerden birine yol açtı. Militan bir Şii ideoloji propagandasıyla Osmanlı topraklarında taraftar kazanmaya başlayan Safeviler’i ideolojik olarak da bertaraf etmek isteyen Osmanlı yönetimi, Sünniliğin imparatorluğun her tarafına yayılması için bazı baskıcı metotlara başvurdu. Böylece, tarihi boyunca genellikle hep siyasi otoriteye bitişik olduğu için, her siyasi karmaşa ve buhran devrinde bir daralma ve katılaşma sürecine giren Sünnilik, yeni bir daralma ve katılaşma sürecine daha girdi. Osmanlı arşiv kayıtları, merkezi yönetimin, imparatorluğun her tarafında sıkı ve amansız bir “zındık, mülhid ve rafızi” takibatının başlatıldığını ve bunun artık hep böyle sürdüğünü gösteriyor”... 

“Özellikle Safevi propagandasının bıraktığı etkileri silebilmek için Osmanlı merkezi yönetimi, gayrımüslimleri Müslümanlaştırmak maksadıyla ideolojik bir araç olarak kullanmadığı, kullanmaktan özellikle kaçındığı İslam’ı, kendi içinden çıkmış “sapkınlar’a” karşı katı bir şekilde yorumlanmış, devletin toplum üzerinde bir baskı aracı haline getirilmiş ve toplumu kontrole yönelmiş bir Sünnilik ideolojisi biçiminde kullandı.” 

“Bu dogmatikleşen Osmanlı Sünniliği, Osmanlı iktidarının koruyucusu hüviyetiyle, bütün 16., 17. ve 18. yüzyıllar boyunca bu yapısını sıkı sıkıya sürdürdü. Tanzimat’tan sonra bürokrasi veya asker kökenli Batıcı Osmanlı aydınlarının, imparatorluğun gerilemesinden sorumlu tuttukları için hücum ederek karşı çıktıkları İslam, bir yandan hurafelere karışmış, zevksiz ve kaba bir şekilde görüntülenen popüler İslam olduğu kadar, diğer yandan da, Osmanlı merkezi iktidarıyla özdeşleşerek siyasallaşmış ve iyice dogmatikleştirilmiş bu devlet İslamıydı”. (a.g.e.s.95) 

NOT: 

Şimdi, burada biraz duralım. Ne anladınız yukardaki bu paragraftan? Bir yanda, Devletle bütünleşen ve Yönetenlerle Yönetilenler arasındaki sınıf mücadelesinde Yönetenlerin elinde ideolojik bir silah haline gelen bir “Devlet İslam’ı” vardır, öte yanda ise, güya buna karşı daha “modern” bir silah olduğu ileri sürülen,  “batılılaşma” adı altında başka bir silah!. Peki bu yeni silah kimin elinde idi? O da gene Devletin elindeki bir silah değil miydi! Yani ne oluyordu o zaman? Devlet, sol yanıyla sağ yanına meydan mı okuyordu (!); işine geldiği sürece İslam’ı kullanıyor,  sonra, artık işine yaramaz hale geldiğini gördüğü anda da, tıpkı üzerinden eski bir elbiseyi çıkarıp atar gibi İslam’ı bir yana atarak onun yerine yeni bir din gibi “batıcılığı”- Batı kültürünü geçirmeye  çalışıyordu!.. 

Peki  o “tebaa”, yani o halk, o ne yapacaktı bu durumda? Çünkü ortada bir değil iki İslam vardı adeta; birincisi Devletin elinde ideolojik bir araç olarak kullanılan İslam’sa, diğeri de, halkın dini, kültürü olarak “gerçek” İslam’dı!.. Fakat Devlet böyle bir ayırım yapmıyordu ki! Nasıl ki kendisi İslam’ı bir hamlede sırtından atıvermişse, aynı şeyi halkın da yapmasını istiyordu o, onun yerine de, “batıcılık”, “bilimcilik” adı altında yeni, halka yabancı başka bir dini geçirmek istiyordu!. Tabii o da gene kendi kontrolünde olacaktı. ”Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” deki “ilim” nasıl bir “ilim”di ki!! Pozitivizmin “din” statüsüne çıkarılmış “iliminden” gayrı ne olabilirdi ki bu!.. 

Devam ediyoruz: 

“Osmanlı resmi ideolojisinde İslam, bir taraftan İslamlaştırmada değil, siyasi hakimiyetin yayılmasında ideolojik bir araç rolünü üstlenirken, diğer taraftan bu hüviyetiyle, merkezi yönetimin bir siyaset aracı olarak  karşımıza çıkmaktadır. İşte, onun devlet kontrolündeki bu konumu, Osmanlı Devleti’nin bir teokrasi olduğu şeklindeki nisbeten yaygın kanaatin gerçeğe uymadığının en açık göstergesi olarak algılanmalıdır. Çünkü, Osmanlı Devleti’nde İslam, yukarıda belirtilmeye çalışıldığı üzere, devletin dışında ve devlete hakim bir konumda değil, devletin kontrolünde ve devlete bağımlıdır. Şeyhülislam’ın , bir papa, bir patrik gibi, hiçbir ruhani otoritenin ve kilise benzeri bir kurumun temsilcisi olmaması bir yana,  şahsen padişaha bağlı, yalnızca dini bürokrasinin en üst kademesini temsil eden bir devlet memuru olmaktan öteye geçemediğini biliyoruz. O halde, Osmanlı Devleti’nde İslam, yönetimi bizzat icra edecek, (zaten olmayan) ruhani gücünü bu yönetim üzerinde kullanacak bir maddi araca sahip değildi. Hilafet onun bu konumunu değiştirecek bir katkı sağlamadığı gibi, üstelik dünyevi iktidarın temsilcisi olan padişahın otoritesini daha da kutsallaştırıp pekiştirerek daha üst bir konuma yükseltmiştir. Çünkü Osmanlı Devleti’nde hilafet, Memlükler’deki gibi, sultandan ayrı bir kişi tarafından değil, sultanın bizzat kendisi tarafından temsil edilmiştir. Devlet ve elit tabaka kesiminde İslam’ın bu konumunu böyle belirledikten sonra, Müslüman halk kesimindeki konumuna da bakmak gerekiyor.” (a.g.e.s.95) 

“Siyasallaşmış İslam’ın devlet kesiminde ulema aracılığıyla temsil edilmesine karşılık, Osmanlı Devleti’nde İslam, halk kesiminde tarikatlar aracılığıyla temsil ediliyordu. Bunun için Osmanlı merkezi yönetimi, yukarıda da açıklanmaya çalışıldığı gibi, daha başlangıçtan itibaren tarikatların bu nüfuzunu tanımış ve bu çevrelerin temsilcileriyle sürekli iyi ilişkiler sürdürmeye büyük bir özen göstermiştir. Osmanlı sultanlarından bazılarının şu veya bu tarikatın müntesibi yahut muhibbi olmaları da bu ilişkilere oldukça yumuşak ve devlet adına kazançlı bir konum kazandırmıştır. Buna rağmen, ilgili bölümlerde görüleceği gibi, devletin İslam anlayışına karşı Osmanlı tarihi boyunca birtakım çıkışlar da yine bu tarikat çevrelerince gerçekleştirilmiş, hatta bazen merkezi yönetim bu çevreleri sıkı bir takibat ve kontrol altına almıştır.” (a.g.e.s.96) 

NOT: 

Anladınız mı şimdi yeni kurulan “cumhuriyet”le  birlikte, bir yandan Diyanet aracılığıyla İslam gene Devlete bağlanırken, diğer yandan da bütün o “tekke ve zaviyelerin”, “tarikatların” neden yasaklandığını!..Ya,   “artık Devlet o işi  halletti (Sünnilikle hesaplaşma işini), bize artık gerek kalmadı” diyerekten kendi tekkesini kapatıp götürüp anahtarını da teslim eden o Bektaşi şeyhine ne dersiniz!!. Adamı böyle şaşkına çevirirler işte!!  “Alevi sorunu çözülsün” diye sızlanmadan önce o sorun nasıl ortaya çıkmış önce onun üzerinde duralım isterseniz biraz!..  

“2. Cihad ve Gaza (ilay-ı Kelimetullah)” 

“Devletin imparatorluk haline dönüşümünde diğer pek çok faktörle birlikte tarihi bir rol oynayan Osmanlı İslam’ının, temel ideoloji olarak üstlendiği başka rolleri de oldu. Bu rollerin en başta gelenlerinden biri, şüphesiz ki, Osmanlı siyasal gücünün, yayılmacılığının ve hakimiyetinin ana motoru olan cihad ve gaza ideali ve bunun merkezindeki ilay-ı Kelimetullah (Allah’ın adını yüceltme) kavramıydı. Nitekim, Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve gelişmesinde en temel etkenlerden birinin cihad ve gaza ideali olduğu, Osmanlı tarihçiliğinin genellikle kabul ettiği bir olgudur. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu’nun bir cihad ve gaza devleti olduğunu söylemek ve onun bu kimliğini 19. yüzyıl başlarına kadar sürdürdüğünü kabul etmek yanlış değildir... Daha kuruluştan itibaren Osmanlılar hep bu idealin sevkiyle ilay-ı Kelimetullah peşinde koşmuşlardır. Şüphesiz bu idealin politik ve yayılmacılık için bir yandan da elverişli bir meşruiyet aracı oluşturduğu bir gerçek olmakla birlikte, daha önceki hiçbir İslam devletinde bu ideal Osmanlılar’daki kadar belirgin bir simge haline gelmemiş ve resmi belgelerde telaffuz edilmemiştir. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’nde siyasetin temeli, daha İslam’ın ilk yıllarında ortaya çıkan cihad ve gaza idealinin beslediği fetih politikasıdır”... 

NOT: 

“Osmanlı bir gaza, cihad, fetih  devletidir” dediğiniz an aslında mesele bitiyor!. Sadece bu cümle bile Avrupa toplumlarıyla Osmanlı toplumu arasındaki  farkı ortaya koymaya yeter. Evet, Cermenler de Roma’yı fethetmiştir, ama bu tamamen ayrı bir olaydır. Buradan, Cermenler’in de (“Büyük Roma-Cermen İmparatorluğu’nun da) Osmanlı gibi “fetihçi bir devlet” olduğu sonucuna varamayız. Fetihçi bir devlet olmak demek, bir devletin-bir toplumun yaşamı devam ettirme mücadelesinde varoluş gerekçesini ve fonksiyonunu üretim faaliyeti içinde kendi kendini üretmekten değil, fetihçilikten alması, onu öne koyarak, üretim faaliyeti falan gibi bütün diğer faktörleri ona tabi-bağımlı hale getirmesi demektir. 

Evet, Osmanlı toplumu da üretim yapıyordu, ama buradaki toprak düzeninin, üretim ilişkilerinin ve üretim faaliyetinin tek bir amacı vardı, Devletin fetih politikasına LOJİSTİK DESTEK sağlayabilmek!.. Miri toprak düzenini düşünün; bizdeki Sipahiler Avrupa’daki feodaller gibi değildir. Bunlar, normal zamanlarda birer Devlet memuru gibi çalışırlarken savaş zamanı da hepsi birer askerdi bunların.. Görevleri, savaş zamanı kurallara göre belirlenmiş olan miktarda askerle birlikte sefere katılmak, orduya dahil olmaktı.. Yani öyle, feodaller gibi daha çok  üretip artı değere el koyarak zenginleşmek  falan diye bir amaç  yoktu kafalarında! Olamazdı da zaten; çünkü,  ekip biçilen toprak üzerinde mülkiyet hakları bile yoktu. Sonunda Devlete ait toprakların üzerinde yapılan üretim faaliyetine göz kulak olmaktı vazifeleri.. Bu nedenle, sistemin varoluş karakterini-BİLGİ TEMELİNİ ortaya koyarken sistemi ayakta tutan temel bilginin üretim ilişkilerince kayıt altında tutulduğunu söyleyemiyoruz. Bu bilgi -sistemin bilgi temeli- yönetenlerle yönetilenler arasındaki fetihçi ilişkilerle kayıt altındaydı.. 

“Osmanlı Devleti’nin böyle bir hüviyetle ortaya çıkışı, yalnızca Osmanlı padişahlarının dindarlıkları veya etraflarındaki şeyhlerin cihad ve gazaya teşvikleri, yahut yalnızca ganimet ele geçirmeye yönelik maddi amaçlara dayalı tek yanlı ve eksik tezlerle açıklanamaz. Bu olgu, yukarda da söylendiği üzere, bir defa 14. yüzyılda İslam dünyasındaki zihniyet değişikliğiyle alakalı olduğu kadar, buna dayalı olmak üzere F.Köprülü ve H.İnalcık’ın tesbitlerinin gösterdiği şekilde, devletin kuruluş döneminde uç mıntıkalarının jeopolitik ve kültürel yapılarıyla çok yakından ilgiliydi. Bu yapı, Anadolu’nun iç bölgelerinden akıp gelen nüfusun baskısı, Moğol hegemonyası yüzünden Orta Anadolu’dan kaçıp gelen halkın yeni bir toprakta kendine gelecek arama çabası, Bizans sınır savunma düzeninin bozulması ve buralardaki dini-toplumsal  memnuniyetsizlik gibi bazı faktörler tarafından oluşturulmuştu. İşte bütün bu faktörler, Osmanlı padişahları tarafından olduğu kadar, onların sevk ettikleri gazalara katılan gazileri dualarıyla teşvik eden şeyhler ve dervişler tarafından da çok iyi değerlendirildi. Bu kişilerin menkıbeleri hayatlarını ve yaptıkları cihad ve gazaları anlatan menakıbnameler, bugün elimizdedir. Bu eserler, fetihlerin nasıl bir dini ve manevi psikoloji içinde yapıldığını vekayinamelerden çok daha açık bir biçimde yansıtmaktadırlar; kendilerini “küffar illeri’ndeki” İslam’ın bayraktarları olarak görmekten ne büyük haz duydukları açıkça görülür. İslam dünyası onları “ehl-i küfr”e karşı İslam’ı savunan uc gazileri olarak mütalaa ediyor, buna karşılık Hristiyan alemi de, 14. yüzyılda Gregory Palamas’ın yazdığı gibi, bu gazi mücahidleri “Allah’ın Hristiyanları cezalandırmaya memur kılıcı” şeklinde algılıyorlardı...” 

“Osmanlı Devleti’nin bu “kutsal misyon’u”,  16. yüzyılın ilk çeyreğine, yani Y.Sultan Selim devrine kadar, İslam alemi adına yalnızca ehl-i küfr’e (Hristiyan dünyaya) karşı cihad ve gaza olarak algılanmaktaydı. Gerçi bu misyon anlayışı I. Dünya Savaşı’na kadar  devam etti. Ancak, 16. yüzyıl başlarında Ortadoğu’da tarih sahnesine çıkan yeni bir siyasal faktör, Osmanlı Devleti’nin bu kutsal “misyonu”nda yeni bir dönemi başlattı. İran’da Şii ideolojisi üzerine kurulan Safevi Devleti’nin Osmanlı topraklarında yoğun bir ideolojik propagandaya başlaması ve bu propagandanın özellikle konar-göçer kesim içinde yankı bulması, Anadolu’da baş gösteren ayaklanmalar, merkezi yönetimi büyük endişelere sevk etmişti. Bunun sonucu olarak, yoğun bir karşı propaganda faaliyetine girişen Osmanlı merkezi yönetimi,  Şiiliği İslam dışı saymak suretiyle Rafızilik (sapkınlık) olarak ilan etti. Sonuçta, ehl-i küfr’ün kapsamına Rafıziler’i (Elh-i Rafz) de soktu, cihad ve gaza kavramını Şii İran’a karşı yapılacak mücadeleyi de içine alacak biçimde genişletti. Bu zihniyet değişimi, o zamana kadar Anadolu topraklarında sessiz sedasız oturan heterodoks kesimlere de şamil kılındı. İşte Osmanlı resmi ideolojisinde Safevi faktörüyle birlikte ortaya çıkan bu değişim, Türkiye tarihinde sonuçları bugüne kadar uzanan bir toplumsal ikiliğin doğmasına sebebiyet verdi.” (a.g.e.s.100) 

NOT: 

“Sonuçları bugüne kadar uzanan bir toplumsal ikilik”ten bahsediyor yazar. İki nedeni var bu oluşumun. Birincisini biliyoruz. Osmanlı’nın “batılılaşma” süreciyle birlikte başlayan bir süreç bu. Batı’lı ülkelerin “Oryantalizm” adı verilen kültür ihracı politikalarıyla çakışan ve altında “Devleti kurtarmak” ideali yatan bir politika.. 

Ama bunun kadar önemli bir diğer nokta daha var ki, yukardaki paragrafta bunun da altı çiziliyor. Bakın, bugün adına “Alevi sorunu” dediğimiz sorunun kökleri  nerelere kadar gidiyor.. 

Bu çalışmanın konusu açısından burada karşımıza çıkan soru şu oluyor: Peki, Devlete karşı olan bütün bu kalkışmalar, mücadeleler neden Batı’daki gibi bir sivil toplum zemini yaratamadı bizde; neden üretken-doğurgan bir potansiyeli ortaya çıkaramadı?.. Avrupa’da köylü savaşları kapitalizmin doğuşuna öncülük ederken, bizde neden böyle olmadı?. 

Neden dersiniz, bu da ayrı bir çalışmanın konusu:   http://www.aktolga.de/m48.pdf 

“3. Darü’l Harb, Diyar-ı Küfr (Hristiyan Dünya)” 

“Osmanlı Devleti’nin kendi dışındaki Hristiyan dünyaya bakışı büyük çapta İslam tarihi mirasının oluşturduğu bir bakıştır. İslam hukuk geleneklerine göre dünya, darü’l İslam (İslam memleketi, selamet toprağı) ve darü’l harb (savaş ülkesi) olmak üzere iki ana kategoriye ayrılmıştır. Osmanlı resmi ideolojisinde Hristiyan alemi bu ikinci terimle ifade olunur. Burada gözden kaçırılmaması icap eden önemli nokta, fetihlerin nihai amacının, darü’l-harbin İslam dinine değil, Osmanlılar’ın temsil ettiği İslam egemenliğine dahil edilmesi olduğudur.” 

“Osmanlılar bu uc gaziliği misyonlarına 16. yüzyılda hilafetin getirdiği yeni ve evrensel bir boyut eklediler. Bu, Osmanlı Devleti’nin hilafet-penah (hilafetin sığınağı) olmak itibariyle kendine biçtiği, o zamana kadar Memluk Devleti’nin uhdesinde bulunan İslam’ın hamiliği misyonuydu. Bu misyon, İran hariç, hem bütün İslam dünyasının, hem de Batılılar’ın Osmanlı Devleti’ne yepyeni bir gözle bakması, onu İslam dünyasının lideri olarak algılaması sebebiyle iki dünyayı da ilgilendirmesi bakımından evrenseldi. Nitekim, Osmanlı Devleti bunun bilincini idrak etmişti; bundan böyle Batı Hristiyan alemine bu misyonun gösterdiği açıdan bakacaktı. Batı’ya karşı kazanılan her zaferden sonra, bu zaferleri İslam alemine müjdelemek ve böylece onların gözünde saygınlık kazanmak maksadıyla kaleme alınan fetihnamelerde, bu bakış açısını vurgulayan tipik ifade biçimlerine bol miktarda raslanır”...(a.g.e.s.100) 

“4. Darü’l İslam (İslam Toprağı, Müslüman Dünya)” 

“Osmanlılar’da Hristiyan dünyaya bakış nasıl darü’l-harb kavramına göre şekillenmişse, Müslüman alemine bakış da darü’l-İslam kavramı üzerine bina edilmiştir. Kurulduğu yıllardan itibaren Osmanlı Devleti’nin başta komşu Türkmen beylikleri olmak üzere, İslam devletlerine karşı takip ettiği siyaseti, “kendilerinden Osmanlı topraklarına karşı her hangi bir saldırı vuku bulmadığı, veya Osmanlılar’a karşı Hristiyanlar’la anlaşmadıkları sürece barış ilişkileri çerçevesinde dostane yaşama” şeklinde  özetlemek mümkündür.” 

“İlay-ı Kelimetullah’ı kendilerine düstur edinmiş bir gazi devleti olan Osmanlılar, Müslüman devlet kimliğiyle İslam kamuoyunda gayrı meşru ve haksız duruma düşmemek için, öteki Müslüman devletlerle geçerli bir sebep olmaksızın (en azından görünürde geçerli bir sebep olmaksızın) savaşmamaya son derece dikkat etmişlerdir. Bu sebeple Osmanlı padişahlarının, Anadolu’daki diğer beylikler, Timurlular, Akkoyunlular, Safeviler ve Memlukler’le savaşacakları zaman, bunu her zaman çok isteyerek yapmadıkları söylenebilir; yapmak zorunda kaldıkları zaman da daima geçerli şer’i gerekçeler bulmaya özen göstermişlerdir”... 

“İstanbul’un fethi, Osmanlı Devleti’nin kendini İslam dünyasında üst düzeye yerleştirmesine fırsat veren ilk önemli olay oldu. İkinci adımı, Memluk Devleti’ni ortadan kaldırıp hilafeti uhdesine alarak attı. Bu, onun İslam ülkeleri karşısındaki konumunu daha meşru bir zemine yerleştiriyordu. Osmanlı Devleti bu son adımla kendini iki noktada İslam dünyasından sorumlu görüyordu: 

1-Dışarda Hristiyan Batı’ya karşı güvenliğini sağlamak, 2-İçeride iktidar ve egemenliğinin dayanağı, meşruiyet kaynağı olan inancını (Sünniliği) tehdit edecek, tehlikeye sokacak her türlü sapkınlığın önüne geçmek.” 

“Osmanlı Devleti’nin bu ikinci misyonu, yukarıda da işaret olunduğu üzere, 16. yüzyılın başında İran’da Oniki İmam Şiiliği’nin militan yorumuna dayalı bir ideoloji üzerine kurulan Safevi Devleti’nin faaliyetleri üzerine, eskisine göre çok daha keskin bir hüviyetle ortaya çıktı. Çünkü bu genç devlet, Sünni Osmanlı Devleti’ni kendisi için en büyük siyasal rakip olarak görmüş ve onu silah gücüyle ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını fark ettiğinden, içeriden zayıflatma yolunu seçip Anadolu’da zaten Osmanlı merkezi yönetimiyle sürekli problemleri olan Türkmen zümreleri arasında sistemli ve yoğun bir mezhep propagandasına girişmişti. Bu konuda bu güne kadar yayımlanan bazı ciddi ve önemli araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlara bakılacak olursa, Osmanlı Safevi mücadelesinin esas itibariyle siyasal bir rekabetten kaynaklandığı, bir Sünnilik–Şiilik mücadelesi olmadığı ve Safevi Devleti’nin Şiiliği, Osmanlı Devleti’nin de Sünniliği bir siyasal araç olarak kullandığı ortaya çıkıyor. Ama bu mücadele aslında bir mezhep mücadelesi olmasa bile, sonuç itibariyle yine de Şii propaganda Osmanlı topraklarına Sünniliğe karşıt başka bir İslam yorumunu taşımış ve iki kesim arasında (bugün dahi devam eden) inanç ayrılığına dayalı bir münaferetin doğmasına da yol açmıştı.” 

“İşte, ister siyasi amaçlardan dolayı, ister bu belirtilen sebep veya her ikisinin yüzünden olsun, Osmanlı merkezi yönetimi, Şii Safevi Devleti’ni İslam’dan sapmış, dolayısıyla küfre saplanmış olarak görüyor, onu sapkın anlamını yüklediği Rafızi terimiyle nitelendiriyordu. Bununla da yetinmiyor, daha da ileri gidip onu kafir ilan ederek gayrimüslim devletlerle aynı konumda değerlendiriyordu. Ne var ki, iş bu kadarla da kalmamış, bu mücadelenin şiddeti içeriye de yansıyarak, Safevi propagandası sonucu Osmanlı hakimiyetini artık tanımaz olan önemli bir yerleşik ve konar-göçer halk kesimi, Rafızi ve kızılbaş adı altında, bundan böyle Sünni Osmanlı iktidarının içerdeki hasmı durumuna düşmüştü. Böylece İslam’ı kabul ettikleri tarihlerden bu yana Türk tarihinde ilk defa Anadolu’nun Müslüman Türkleri Sünni ve Kızılbaş (Alevi) olmak üzere, birbirine maruz iki kesime bölünmüş oluyordu”.. (a.g.e.s.103)

“OSMANLI RESMİ İDEOLOJİSİNİN KARAKTERİSTİKLERİ 

“Osmanlı resmi ideolojisi ve buna dayalı düzen daha ilk bakışta iki mühim karakteristik ortaya koyar: A) Koyu bir merkeziyetçi devletçilik, B) Dinsellik. 

Merkeziyetçi Devletçilik: Osmanlı resmi ideolojisi, görülebildiği kadarıyla koyu bir merkeziyetçi ve devletçi karakter yansıtır. Hatta tarihte Emeviler’den bu yana İslam devletleri içinde hiçbirinin Osmanlılar’daki kadar merkeziyetçi ve devletçi bir yapı arzettiği söylenemez. Bunun belki en mühim göstergelerinden biri, güçlü İslami kimliğine rağmen Osmanlı Devleti’nin İslam’a bünyesindeki farklı etnik ve dini cemaatleri bütünleştirici bir rol biçmemiş olmasıdır. Aksine, o bu bütünleştirici rolü, “vergi vermek suretiyle kendisinin siyasi hakimiyet ve otoritesini tanıma ve boyun eğme”  faktörüne yüklemiştir. Osmanlı Devleti kendisini, işte bu faktörün bir arada tuttuğu etnik-dini cemaatler (millet sistemi) arasındaki farklılıkları koruyan ve teminat altına  alan bir konuma yerleştirir. Buna rağmen cemaatler arasındaki ilişkileri düzenleyici değil, kontrol edici bir tutum takınır. Bu sebeplede kendisini yalnızca Müslüman tebaanın temsilcisi olarak değil, işte bütün bu etnik-dini farklılıkların üstünde ve kesişme noktasında, hepsinin temsilcisi olarak görür. Meşhur “Osmanlı” teriminin ihtiva ettiği tipik Osmanlı kimliğinin anlamı burada belirginleşir. Bu anlayışın tabii bir sonucu olarak Osmanlı Devleti kendisini Devlet-i İslamiyye değil, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye (veya bunun kısaltılmışı olan Devlet-i Aliyye) diye isimlendirmiştir. Uzun yıllar boyunca bütün diplomatik belgelerde kullanılan tabir budur.” 

“İşte bu yüzden Osmanlı Devleti bütün İslami kimliğine rağmen, kurduğu düzenin yürüyebilmesi için merkeziyetçi devlet ruhunu egemen kılmıştır. Onun bu karakteristik vasfı, aslında kendisinin de geleneklerinin varisi bulunduğu klasik İslam devlet anlayışından değil, Türk kökeninden (belki  biraz da Bizans etkisinden) gelmektedir. Bu özelliği dolayısıyla Osmanlı resmi ideolojisinde devletin bekaası her şeyin üstünde ve her şeyden önce gelir. Bu o kadar güçlü bir motivasyondur ki, bizzat hanedanın da üstündedir. Devletin bekası ve nizam-ı alem için hanedan mensuplarının feda edilmesinden kaçınılmayan bir düzende, devlete muhalif yapılanmalara, oluşumlara asla müsamaha edilmeyeceği çok açıktır. Bu oluşumlar en ağır biçimde cezalandırılır ve ortadan kaldırılmaları için en şiddetli yöntemlere başvurulur. Bu noktada Osmanlı merkezi iktidarı, hiçbir engel tanımaz.” 

“Bu koyu merkeziyetçi devletçi karakter, çok tabii olarak mevcut düzene de yansımıştır. Nitekim Osmanlı Devleti’nde yönetenler ile yönetilenler, klasik İslam devletlerinin hiçbirinde rastlanmadığı kadar açık ve belirgin hatlarla birbirinden ayrılmış ve kesin statülere kavuşturulmuştur. Bu statüler, en alt kademesinden en üstüne varıncaya kadar tipik bir askeri bürokrasi tarafından kendi sistemi içinde oldukça rasyonel bir teşkilatlanmaya tabi tutulmuştur.” (a.g.e.s.105) 

“Dinsellik” 

“Burada  şunu hemen belirtelim ki, Osmanlı resmi ideolojisinnin ikinci tipik karakteristiği olan dinsellik, daha önce de işaret edildiği üzere, dinin apayrı, siyasi iktidar ve hakimiyetten bağımsız, iyi örgütlenmiş bir alana sahip olduğu bir dinsellik değildir. Tabir caizse, bu devletçi bir dinselliktir.” 

“Osmanlı resmi ideolojisinin bu karakteristiğinin, en fazla belirginleştiği birinci alan, cihad ve gaza konusundadır”... 

“İkinci alan ise, resmi ideolojiye ve onun yapılandırdığı düzene karşı oluşan muhalefet çevrelerine karşı yöneltilen ithamlardır. Bu ithamlar, koyu bir Sünnilik anlayışında temellendirilir. Suçlamalarda da sürekli dinsel kavramlara atıflar ve vurgular vardır. Böylece bu çevrelerin en zayıf yerlerinden vurulup Osmanlı toplumsal düzeni içinde toplum dışılıkları veya başka bir ifadeyle “daire dışı”lıkları özellikle öne çıkarılır ve mahkumiyetleri gerekçelendirilir. Devlet böylece hem kendini bu çevrelere karşı kamuoyu nazarında meşru bir konumda savunmuş, hem de onları mahkum etmiş olarak amacına ulaşmış olur.” (a.g.e.s.105) 

NOT: 

Şimdi soru şu: Tamam, 16. yüzyılın başlarında Safevi Devleti’nin ortaya çıkışıyla birlikte, bunların   Şiiliği  öne çıkararak  yürüttükleri  ideolojik mücadele ve Osmanlı Devleti’nin de buna karşı bir reaksiyon  olarak Sünniliği öne sürmesinin (onu ideolojik bir silah olarak geliştirmesinin) sonuçları ortada; ama, bütün bunlar hep daha sonra ortaya çıkan şeyler; bundan önce de bir Şeyh Bedreddin olayı var Osmanlı’nın tarihinde, ona ne diyeceğiz peki, onu nasıl açıklayacağız? Çünkü o zaman henüz daha ortada ne Safevilerin ideolojik saldırısı vardı, ne de birşey? Alevi-Sünni  mücadelesi diye birşey de  yoktu  daha ortada. Devlet vardı, onun kontrolündeki ideolojik bir silah olarak “Devletin İslam’ı” vardı,  bir de,  kurucu ruhu temsilen Halk İslamı-Tasavvufla birlikte   ta o “Babai isyanından” beri Devlete karşı direnen Tasavvuf erleri vardı. Yani, demek istediğim, sistemin iç çelişkisini oluşturan ve daha Devletin ortaya çıkışıyla birlikte kendini hissettiren mücadele, daha sonra ortaya çıkan Osmanlı-Safevi  (ve Alevi-Sünni) mücadelesinden  eskidir. Bu işin ucu ta o Selçuklular’a karşı olan “Babai” ayaklanmasına kadar gider. Dikkat ederseniz, ortada hep bir temel çelişki vardır ve bu tarih boyunca evrilip durmaktadır!..

SONUÇ 

Toplumlar herşeyden önce tarihsel gerçekliklerdir..Yani, hiçbir zaman öyle kendinde şey-mutlak gerçeklik toplumsal varlık diye birşey yoktur!. 

Yaşamı devam ettirme mücadelesinin bir gereği olarak Moğol baskısından kaçıp Anadoluya gelen o Horasan erenlerini-atalarımızı düşünün..İlkel komünal toplum kozasından yeni çıkmış, ama henüz daha sınıflı toplum kelebeği haline gelerek devletleşme aşamasına  gelememiş olan,  konar göçer bir aşiret hayatı yaşayan o dervişleri, alpleri düşünün..Onlar sadece yaşamı devam ettirmenin gereği ne ise onu yapıyorlardı. Bu süreç onları  kaçınılmaz bir şekilde tarihsel devrimci bir rol oynamaya, antika sınıflı toplumlarla-„medeniyetlerle“

boğuşmaya götürmüştü..Bütün bunları onların içinde yaşadıkları coğrafyayla birlikte düşünürseniz ortaya çıkan sonuçları daha iyi kavrayabilirsiniz..Yani onlar-atalarımız- oturupta „Türk tipi bir başkanlık sistemi“ falan yaratmaya çalışarak  devlet haline gelmemişlerdi!. Onların yüzyıllara varan toplumsal yaşamlarının kuralları, dönemin  koşulları içinde, diğer toplumlarla  ve coğrafi ortamla olan karşılıklı etkileşmelere bağlı olarak  kendiliğinden bir yapı şeklinde ortaya çıkmıştı. 

Hal böyle iken,   eskiden kalma antika merkeziyetçi toplumsal yapısını  reforme ederek  onu  küreselleşme sürecine uyumlu hale getirmeye çalışan, daha ademi merkeziyetçi bir yapıya  sahip olabilmek için yeni bir anayasanın zorunlu olduğunu   tartışan bir Türkiye’de, siz şimdi tutun,  aradan yüzlerce yıl geçmiş olmasına rağmen,  şimdi artık bambaşka bir dünyada yaşıyor olmamıza rağmen, sanki hiçbirşey değişmemiş gibi,   „mal bulmuş Mağribi“ havasıyla bugünün  Türkiye’sini  atalarımızdan kalma „Türk tipi toplumsal genlere“ uydurarak  yeniden şekillendirmeye çalışın!!..Daha şurda Devletçi Kemalist elite karşı verilen mücadelenin dumanları tütmeye devam ederken, daha ademi merkeziyetçi, daha demokratik bir Türkiye, yeni bir Anayasa falan derken, bir de bakıyoruz o eski DEVLET anlayışı bütün haşmetiyle yeniden karşımıza dikiliyor, pes doğrusu!!.Daha çok demokrasi, yerel yönetimlere daha fazla yetki  derken yeniden  „Türk tipi bir Sultanlık“ sistemini tartışmaya başladık!..Helal olsun, ve de kolay gelsin!!..

 


[1] Halil İnalcık’ın çalışmaları da (özellikle, “Rönesans Avrupası”, “Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet”) özünde aynı konuyu işliyor ve aynı sonuçlara varıyorlar..Önce bunlardan da alıntılar yapayım diye düşünmüştüm, ama baktım yazının kapasitesi çok genişleyecek  bundan vazgeçtim, çalışmanın bu kısmını daha sonraya bıraktım..  

[2] A.Yaşar Ocak, „Zındıklar ve Mülhidler“, Tarih Vakfı Yurt Yay. 1998, İstanbul. S.72