“İKTİDARIN KÜRT STRATEJİSİ NE VE NE OLMALI”?...


“İKTİDARIN KÜRT STRATEJİSİ NE VE NE OLMALI”?...

 


Ali Bayramoğlu, “İktidarın Kürt stratejisi ne ve ne olmalı” diye sorarak mevcut duruma çözüm arıyor... Yazdıklarına katılmakla birlikte,  bunlara esasa ilişkin olan   bir iki noktayı daha  ilave etmek istiyorum:

 

http://www.marmarayerelhaber.com/ali-bayramoglu/37174-iktidarin-kurt-stratejisi-ne-ve-ne-olmali

 

Ali Bayramoğlu yazısında  hükümetin süreci yönetemediğini söylüyor. Tamam, bu noktada aynı görüşteyiz. Zaten bunu ben de yazdım daha önce:

 

http://www.marmarayerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/36525-Onemli-olan-nedir-PKKnin-ne-istedigi-mi-yoksa-ne-yapilmasi-gerektigi-mi

 

Ama  işte tam da bu noktada ortaya çıkan bir soru daha var ki o konuya hiç  girmiyor Ali:

 

Evet ama, Hükümet  bu süreci neden yönetemedi?

 

Bu yazıda, işi fazla uzatmadan, sadece olayın bu yanının altını çizmekle yetineceğim:

 

AK Parti iktidarı Osmanlı artığı Devletle bütünleşince "adem-i merkeziyetçi yeniden yapılanma"  lafları falan  unutuldu gitti!... Çünkü, içine girilen yeni ittifaklarla öyle  “yeniden yapılanma”  falan artık   mümkün değildi!!...

 

Nerelerden nerelere gelindi düşünebiliyor musunuz!  “İslam aleminin kurtarıcısı” rolüyle “sırtımızı  Allaha dayayarak, ya Allah” deyip bütün dünyaya savaş açıp, herkese, herşeye birden  saldırmaya başlayınca sonunda duvara tosladık  ve çaresizlik içinde  kendimize ittifaklar aramaya başladık!! Oıay budur!  Bulduk da sonunda!! Devlet!... Ama tabi bunun da bir fiyatı vardı, önce onun elini öperek af dileyecektin!!...

 

Hatırlamaya çalışın, darbelere ve darbeciliğe karşı mücadele noktasından “Türkiye'de hiç darbecilik falan yokmuş,  Ergenekon, Balyoz Davaları  falan bunlar zaten hep  paralellerin  işiymiş” noktasına geldik kısa bir zamanda!!... Unuttunuz mu?   E, böyle olunca,  eski Devletçi Kemalist statüko güçleriyle ve en önemlisi de askerle yeni tipten  Devletçi-milliyetçi bir ittifak zemini oluşunca,  "Devletin yeniden yapılanması" anlayışı  falan da yerini  varolan merkeziyetçi yapıya sahip çıkarak onu güçlendirmeye bıraktı tabi... Olay bu kadar basittir!... Düşünün uçak gemisi yapmaya çalışıyoruz artık!!.. Ne yapacaksın uçak gemisini? Sadece bu soruyu sormak bile yetiyor aslında!!.. İşte 2003’lerin AK Partisiyle-Erdoğan’ıyla günümüz arasındaki fark burada yatıyor!!..

 

Başlangıçta ne istiyordu AK Parti?  İkinci sınıf insan sayılan, içinde Kürtlerin de bulunduğu  “Türkiye’nin zencilerini” eşit vatandaş statüsüne çıkarmak, öyle değil mi?... Bu arada da  Türkiye’yi dışa açıp daha çok üretip ihraç eden,  küresel süreçlerle bütünleşen bir ülke haline getirmek!...

 

Sonra ne oldu peki? 

 

Bunu şöyle açıkladı sayın Erdoğan: “Eldeki malzemeyle buraya kadar gelebildik, son iki yıldır  artık daha ileriye gidemiyoruz, patinaj yapmaya başladık”!!..

 

Niye daha ileriye gidemiyorduk peki? Çünkü daha ileriye gidebilmek için “katma değeri yüksek mallar üretmemiz” gerekiyordu. Bu ise ancak yeni bilgiler üreterek mümkündü...

 

Peki bunu nasıl yapacaktık? İşte tayin edici soru bu oldu!  AK Partililer bu soruya, “Kemalist eğitim sisteminin yerine İslami nesiller yetiştirmeyi öne alan bir eğitim sistemi  koymamız gerekir” diyerek cevap verdiler...

 

Sonuç mu?...  “Daha ileri gidemiyorduk, patinaj devam ediyordu”!!..

 

İşte, “Türk tipi Başkanlık sistemi” tam bu noktada imdada yetişti!!.. Madem ki “katma değeri yüksek mallar” üretemiyorduk, o zaman biz de tarihi zenginliklerimize, orada yatan “stratejik zihniyetimize” sarılarak ilerlemeye çalışırdık!... Her yıl  enerji için 60 milyar dolar para ödüyorduk dışarıya, yazık değil miydi bize!?. Petrolün çıktığı bütün o  İslam ülkeleri hep Osmanlı’nın eski bileşenleri değil miydi? Emperyalistler 1. Dünya Savaşını çıkararak Osmanlıyı parçalamışlardı. Bugün bizim daha ileriye gidemeyişimizin nedeni de bu idi zaten... O halde, “İkinci bir kurtuluş savaşı” vererek parçaları yeniden ana gövdeyle birleştirmekten başka çare yoktu!...

 

Bu türden bir anlayış ve çözüm vizyonu Anadolu burjuvalarının içindeki  bir kanadın jakoben-acilci telepleriyle de birleşince, bir noktaya kadar burjuva devriminin bayrağını elde tutan bu kanadın sözcüleri “tamam” dediler,  “katma değeri yüksek mallar falan üretemiyoruz ama, olsun gene de biz çok büyük işler başardık”. “Hem sonra zaten  bilgi falan üretemeyen bugünkü eğitim sisteminin  sorumlusu da hala bizi bir sülük gibi sömüren o eski  ‘yerleşik düzenin’ temsilsisi büyük İstanbul burjuvaları değil midir?. Onların hepsinin bankaları falan var. Senelerce Devletin sırtından sermaye birikimini sağlamışlar, olan bize oluyor. Bu iş böyle sürdüğü müddetçe  biz hep arkadan nal toplamaya devam ederiz, bu nedenle, bize düşen, nasıl ki  Kemalist statükoyu devirdiysek, aynı şekilde şimdi bir hamle daha yapmaktır.   Hedef,  büyük bir restorasyon faaliyetiyle önce Abdülhamid Han’ın  bıraktığı yere ulaşmak, sonra da bu noktadan itibaren herşeye yeniden başlamaktır”!!...

 

Ve böyle bir vizyonla-ideolojik çıkışla, bir yandan içeriye yönelik olarak, “yerleşik düzenle” savaş” adı altında, “faiz lobisi” avcılığı falan yaparak  ekonominin altını oyarlarken, diğer yandan da, “emperyalizme karşı savaş” adı altında,  dışarda şimdiye kadar binilen bütün dalları kesmeye, bütün ittifaklarla kavgalı hale gelmeye başladılar!..         

 

"Türk tipi Başkanlık" denilen şey ne idi ki??

 

O andan itibaren artık Osmanlı usulü bir yeniden yapılanma anlayışı öne çıkmaya başlıyordu!... "İkinci kurtuluş savaşı" sonunda  "1. Dünya Savaşıyla elimizden alınan topraklar kurtarılarak yeniden ana gövdeye katılacak", bu şekilde   "emperyal" yeni bir Türkiye ortaya çıkmış olacaktı"!!... "Türk tipi Başkanlık",  ikinci adımda  "Halifelikle de" taçlandırılınca İslam aleminin kurtarıcısı  olma misyonu yerine getirilirken Osmanlı’nın küllerinden yeniden doğması da sağlanmış olacaktı...

 

Bunları ben söylemiyorum ha, yani bunlar bir suçlama, iftira falan  değiller!!... “Başdanışmanların” her gün yazıp çizdiği şeyler bunlar!... Ve de onlar bu türden ideolojik görüşleri nedeniyle o mevkilere getirildiler zaten!!... Şuraya bakın:

"...İşte tam şimdi Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın neden Başkanlık Sistemi istediğini anlıyorsunuz değil mi; bu istek yalnız Türkiye için değildir; ta beş yüz yıl önce olduğu gibi Halep, Lübnan ve Filistin içindir de… Bu isteğin tam beş yüz yıl önce Yavuz’un hilafet istemesinden bir farkı yoktur. Beş yüz yıl önce oldu; şimdi de olacak..." Bu satırları okuyunca insanın “ya Allah ya Bismillah ikinci Mercidabık Savaşına hazır olun” diyesi geliyor!!..

(http://www.marmarayerelhaber.com/…/32542-Geleneklerimize-ku…)

 

 

Böyle bir anlayışın içine  “Kürt Sorunu” diye birşey sığar mı,  siz söyleyin?  Bir Devlet vardır ortada "onun vatandaşları" ise,  “bu Devlet varsa var olan”,  onun ağzı var dili yok "kulları"dır o kadar!... "Daha ne istiyorsun kardeşim, işte hepsini verdik ya" anlayışının altında yatan bu yeni Osmanlıcılık anlayışıdır... Yani, Osmanlı’dan zorla ayırılan bütün o parçalar yeniden bir şekilde ana gövdeyle birleştirilecekler, bu şekilde biz de zaten bizim olan  petrol falan gibi o doğal kaynaklarımıza yeniden sahip olacağız!!... O zaman ne “cari açık” sorunumuz kalacak ne birşey!... Olay budur, anlayış budur... Gelinen nokta malesef budur!...

 

Yani hiç anlamıyorum!. Bunlar şöyle etraflarına da mı hiç bakmıyorlar, hangi Arap ülkesini  kendinize bağlayacaksınız siz?  Suudi Arabistan’ı mı, Suriye’yi mi, Irak’ı mı!! E, hadi diyelim “Arap Baharıyla” bütün bu ülkelerin başındaki  o işbirlikçi yönetimler saf dışı bırakıldılar (önceleri  öyle umuluyordu; ama o zaman ki Erdoğan başka bir Erdoğan’dı. O zaman Türkiye özgürlük mücadelelerinde örnek ülke olarak gösteriliyordu. O zaman daha Osmanlıcılık-tarih mühendisliği falan yoktu işin içinde!..). Sonra, sonra bir şekilde İran’ı da mı devre dışı bırakacaksınız; ya peki Rusya’yı, ABD’yi, Avrupa ülkeleri’ni!?... Çünkü, bütün bu ülkelerin katılımıyla oluşan bir dünya savaşı  dengesi var bölgede!... Sen, “gücünü Tanrı’dan aldığın için” bütün bu “düşmanlarla” savaşarak yeniden eski Osmanlıyı restore edeceksin öyle mi?? 

 

Bırakın o Osmanlı hikayesini falan, eğer 20.Yüzyıl koşullarında olsaydık, bu türden bir ideolojik bakış açısı hiç tartışmasız ülkeyi faşist bir yola sokardı... Ama artık bu mümkün değil.  NEDEN Mİ DEĞİL?  Çünkü, eskiden dünya pazarlarında daha fazla pay sahibi olabilmek için burjuvazinin güçlü bir devlete-ulus devlete-ihtiyacı vardı. Ancak böylesine güçlü bir devletin açtığı nüfuz alanlarında ilerleyebilirlerdi. Bugün ise, istersen ABD ol, ne olursan ol, güçlü olmanın sırrı Devletinin gücü değildir;  en yeni bilgileri kim üretebiliyorsa, kim bunları üretim faaliyeti içinde kullanarak dünya pazarlarına giriyorsa güçlü olan odur artık. Soruyorum ben şimdi,  bugün siz daha iyi kalitede maları daha ucuza üretiyorsunuz da sırf güçlü bir devletiniz-“uçak geminiz” falan””- olmadığı için mi dünya pazarlarına çıkamıyorsunuz? Ya da, İslam ülkelerini fethedeceksiniz de ne olacak, onlar pazardan birşey satın alacakları zaman, en iyi kalite ve en ucuz hangisi diye bakmadan,   “bu İslam-Türk malı bunu alalım” mı diyecekler?...

 

Aklımızı başımıza toplayalım. Bu işin yolu 21.Yüzyıla-bilgi  üretimi çağına entegre olmaktan geçiyor... Dünyayı fethetmenin yolu artık budur... Atalarımızın tarihsel devrimci-fetihçi mirasını bugünün koşullarında böyle anlamak lazım!...