“Kapitalizme alternatif İslami yeni bir sistem " mi geliyor?.. Ya da, bir ideoloji yaratılır!..


GİRİŞ

Bu yazı aslında 2013 sonlarında yazıldı. O zaman yazıya şöyle başlamışım:

“Eğer C.Ertem’in dünkü yazısını[1] okumamış olsaydım böyle bir yazıyı kaleme almak hiçbir şekilde gündemimde yoktu. Öyle ya, Devletçi cephe bütün rezervlerini -“paralelleri” dahil- sahaya sürmüş, topyekün bir mücadeleye girişmişken, herşey bitti de sıra şimdi eski Türkiye’ye karşı aynı saflarda -yeni Türkiye saflarında- birlikte durduğumuz Ertem hocayı eleştiriye mi geldi”!.

 

Bir süredir asıl üzerinde çalıştığım konu “tarihsel köklerimiz”; kuruluşundan 19. yüzyılın başlarına kadar geçen sürede, Osmanlı’da devlete karşı isyan geleneği içinde bugünkü modern Türkiye’yi yaratan güçlerin tarihsel köklerini bulup çıkarmaya çalışıyorum.[2]  “Köylü isyanları” falan derken Batı’da bir sivil toplum oluştu ve  kapitalizme geçildi de, Şeyh Bedreddin İsyanı’ndan, Şah Kulu’na-“Alevi ayaklanmalarına”, Celali’lere, daha sonra da, Yeniçeri İsyanlarına, Patrona Halil’lere, Kabakçı Mustafa’lara, ucu “Sened-i İttifak”a kadar varan bütün o “ayan” kalkışmalarına rağmen bu geçiş bizde neden sağlanamadı”, bir kere daha bu konuyu ele almak istiyorum. Sürecin 19. yüzyıldan günümüze kadar olan kısmını daha önce, “Osmanlı’dan bugüne Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi”[3] başlığı altında ele almıştık zaten; şimdi, daha da gerilere giderek bu işin köklerine kadar inmek niyetim. Neden Batı’da olduğu gibi bizde de devletin dışındaki alanda  bir sivil toplum (Ş.Mardin’in deyimiyle “ikinci yapılar”) gelişemedi, bu yöndeki bütün çabalar neden sonuçsuz kaldı, bir kere daha bu konunun altını deşmek istiyorum!

Neyse, tekrar Cemil’in yazısına yazdığım eleştiriye dönersek, yazı bitmişti aslında; ama yayınlamadım. O “kaset” kavgalarının falan ortasında, şimdi zamanı değil diyerekten bir köşeye koydum duruyordu. Düşünsenize,  o “paralel” saldırıların falan tepe yaptığı bir ortamda benim de tutup “gelinim sana söylüyorum (hey “danışmanlar”, ve de sevgili Cemil Ertem), sizi eleştiriyorum, ama kızım sen anla (Erdoğan, aslında eleştirinin odağında sen varsın)” dememin- yani, bu şekilde açıktan bir eleştirinin- zamanı değildi!.

Nitekim, daha sonra, 30 Mart Seçimlerinde herşeye rağmen neden oyumu AK Parti’ye vereceğimi de açıklamıştım.[4]  Ama, belliydi artık bir yol ayrımına geldiğimiz, eninde sonunda Cemil’in deyimiyle herkes “karnından konuşmayı” bırakacak, gidilecek yollar daha açık seçik hale gelecekti! Nitekim de öyle oldu. Ve Cemil’in 18.04.14 tarihli yazısı yayınlandı. Cemil haklıydı aslında açık konuşmanın zamanı gelmişti.

“Abdullah Gül’ün Başbakan olması, ya da “Başbakan olacağım” diye ısrar etmesi hem memleket için hayırlı bir şey olmaz hem de kendisine de yakışmaz bence...şimdiye kadar ‘durumu idare eden’, hatta gücünü, liberalizmin tek mutlak olduğunu sananların dünyasına yaslanarak koruyacağını sanan bir 2. Adam olamaz. Kimse ‘nezaketen’ karnından konuşmasın, yeter artık”[5]!

Bunlar çok açık sözler, tam bir meydan okuma! Gerçi burada söz konusu olan Gül, “çekil yolumuzdan” denilen o! Ama aslında olay Gül’ü falan çok aşıyor!. O, şu an, sadece, “liberalizme sırtını dayayarak” “yola” çıkan bir engel!..Bu yüzden de “durma yolumuzda, çekil” diyor Cemil ona!!. Nitekim, o da öyle yaptı ve “buyrun saha sizin, hadi bakalım kolay gelsin” deyiverdi[6]!.

Gül “yoldan” çekildi, ama, Allah kahretsin, ben o kadar kolay “hadi bakalım” diyerek çenemi kapatıp susamıyorum!. Tek başıma da kalsam, 73 Mart’ından kalma o düşündüklerimi yüksek sesle ifade etme alışkanlığından vazgeçemiyorum!..

Hem sonra zaten bir yılı aşkın bir süredir kendi çapımda da olsa belirli bir uyarı görevini yapmaya çalışmıyor muydum!.  Bakın, 16.01.14 tarihli yazıda neler yazmışım:  Yol ayırımı: Kemerlerinizi iyi bağlayın, Türkiye bir viraja girdi savrulma tehlikesi var”[7]!!. Bu yazıdan biraz okuyalım isterseniz birlikte:

“Türkiye, küreselleşme koşulları içinde, kendine özgü bir burjuva devrimi süreci yaşıyor halâ. Bu bir gerçek..Ama buradan hemen, sürecin hedefe doğru giden yolda düz bir çizgi izlediği sonucu da çıkarılmamalı!.

Devrimin ilk aşaması Osmanlı artığı Devlet Sınıfı iktidarına -kökleri ta Osmanlı dönemine kadar uzanan o “vesayetçi düzene”- son verebilmeyi hedef alıyordu. Bir süredir bu başarıldı; ve buna bağlı olarak da eski ittifak dağıldı.

AK Parti, devrimin bu aşamasında, „eski Türkiye’yi“ savunan İttihatçı kalıntısı bir avuç „beyaz Türk“ elite karşı „beyaz-siyah“ güçlerden oluşan, „yeni Türkiye“ yanlısı bir koalisyonu temsil ederek iktidara gelmişti. Geride kalan on yıl, içinde burjuvazinin çeşitli kanatlarının yanı sıra, „Yeni Türkiye“ yanlısı bütün diğer güçlerin de yer aldığı bu AK Parti iktidarının, elde edilen mevzileri kalıcı hale getirme, yeni duruma uygun yeni bir üst yapı oluşturabilme mücadelesiyle geçti. Ancak, bu yolda birçok adım atılmış olmakla, birçok yeni mevziler kazanılmış olmakla birlikte, henüz daha bu sürecin tamamlandığı sonucuna varamayız. Çünkü, elde edilen kazanımları kalıcı hale getirecek yeni bir anayasa bile yok halâ ortada!. Hatta, Yeni Türkiye’yi yaratmaya çalışan o koalisyon güçleri henüz daha neye sahip olduklarının ve şimdiye kadar başarılanları nasıl başardıklarının bile bilincinde değiller!. Evet, yeni, eskinin içinden çıktı geldi, bu doğru, ama o henüz daha yeni doğmuş bir bebek gibi, kendi bilincine varma anlamına gelen bilişsel kimlikten yoksun durumda!.

Bunda en büyük neden, şüphesiz, eski Kemalist elitlerin saf dışı bırakılmalarından sonra iktidara gelen AK Parti koalisyonunun kendi içindeki mücadeleler oldu. „Koalisyon“ diyoruz buna, ama, bu koalisyon da öyle, onu oluşturan unsurların bilinçli olarak yarattıkları bir birlik falan değildi; hayatın doğal akışı içinde, bilinç dışı bir şekilde kendiliğinden gerçekleşen bir oluşumdu. Herşeyden önce, aynı şeye karşı olmanın yarattığı bir birliktelikti söz konusu olan. Bu nedenle, eski vesayetçi Kemalist elitler iktidardan indirildikten bir süre sonra herkes kendi yolunda gitmeye, devrimin kazançlarını kendi açısından değerlendirerek bundan sonraki süreci kendisi belirlemeye kalkıştı. Özünde, pastadan kimin daha çok pay alacağına yönelik bir mücadele başladı. Bu mücadeleler bugün artık öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, bunlar  -o eski müttefikler- ya, biribirlerini yeme süreci içinde herşeyi kaybetme tehlikesiyle karşılaşınca neye sahip olduklarının farkına varacak, neyi başarmış olduklarını anlayarak bu kez daha bilinçli bir birliktelik içinde yola devam edecekler, ya da, devrim kendi kendini tüketecek; Türkiye, en azından bir süre kaosa sürüklenerek bir adım geriye gidecek, kendi içinde daha  ileriye sıçrayabilmek için güç toplamayı da barındıran belirli bir restorasyon dönemi başlayacak!.. “Burjuva devrimi“ falan deyince bundan hemen öyle „oldu da bitti maşallah“ gibisinden bir çırpıda olup biten bir süreci anlamamak gerekiyor!.. Batı’da bile öyle ha deyince olmamış herşey. Siz sanıyor musunuz ki 1789 da herşey olup bitivermiştir“!!. Devrimin hemen ardından gelen o Jakobenizm dalgasını düşünün!..Ve de sonra „kendi evlatlarını yiyerek“ gelişen süreci!.. geriye dönüş-restorasyon çabalarını, ve de, yeniden ileri doğru atılımları“..

“NE OLUYOR, NEDEN OLUYOR” DEMİŞTİK…

Açık konuşalım; Anadolu burjuvalarının içindeki bir kanat kapitalizmi falan da artık o “tekelci” büyük burjuvalara bırakarak kendilerine yeni bir yol- ideoloji arayışı içine girdiler. İşin içine İslamı falan da katarak(C.E), “faiz lobisine” karşı savaş(S.Y) sloganı altında “kapitalizme alternatif” yeni bir ideolojik „İslami sistem”(C.E) yaratma çabası bunlar için hayati bir sorun haline geldi. “Tam bağımsız, genleşen, emperyal Türkiye”(Y.B) hedefiyle, giderekten, Osmanlı’yı yeni bir ruhla yeniden hayata adapte etmek gibi agresif-jakoben bir anlayışla da beslenen bu çizgi son zamanlarda işi “ikinci kurtuluş savaşı” esprisine kadar vardırdı. (Bu “ikinci milli kurtuluş savaşı”, ya da, “bağımsızlık” tezi, “bağımsız Türkiye” sloganları size bir şeyleri çağrıştırıyor mu bilmem ama, bana aynen bizim -“solcuların”- daha önceki MDD,UDD tezlerimizi hatırlatıyor!! Ne kurtuluş savaşları vermiştik öyle!! Hey gidi günler hey!! Şimdi de aynı görevi “danışmanlar” ordusunun önderliğinde Anadolu burjuvaları üstlendiler!! Ne diyelim, kolay gelsin!!.)

Burjuva devriminin bu jakoben kanadı, “danışmanlar” falan derken özellikle son bir yıldır Erdoğan’ı da ikna ederek kendi taraflarına kazanınca, birden AK Parti içindeki dengeler de değişiverdi ve  bu kanat beklenenden de hızlı bir şekilde hem AK Parti içinde, hem de Türkiye’de iktidarı ele geçiren bir grup haline dönüştü. Hani şu son günlerde hep “darbeden”, “paralel devletten” falan bahsediyoruz ya, böyle bir ad takmayalım ama, bu kanat Erdoğan’ı da kendi saflarına katar katmaz bir anda bütün bir süreci belirleyen esas unsur haline geldi!.

Bunlar için olay artık Devlet sınıfına karşı mücadele boyutunu falan çoktan aşmıştı!. (Türkiye’de şu anda süre gelen mücadeleleri halâ o eski platformda cereyan ediyor sananlar için bu söylenilenler sürpriz oluyor tabi!!) Yeni bir anayasa yaparak devrimin kazanımları temelinde yeni bir Türkiye’nin inşası anlayışı falan başka türlü yorumlanır olmuştu artık! Burjuva devriminin jakobenleri diyebileceğimiz kanat “atı alan Üsküdar’ı geçer” misali, devrime illa ki kendi damgasını vurarak, kendi fraksiyon çıkarlarını egemen kılıp, “yeni Türkiye’yi” bu perspektifle inşa etmek istiyordu.. Bunlar için de “burjuvazinin birliği” falan önemli değildi artık!. Hem sonra zaten o ötekiler -„tekelci büyük burjuvalar“- şimdiye kadar Devlet sınıfının arkasında durarak onları desteklememişler miydi; o halde, şimdi bunun hesabını „mülksüzleşerek“ vermeliydiler. Cemil hocamızın dediği gibi “her iktidarın kendi burjuvalarını yaratması, bunun için de diğerlerinden kendi burjuvalarına sermaye transfer etmesi son derece normaldi”!.. „Kervan yolda düzülür” misali, önce şu Güney Kore modelinde karar kılınıp yola çıkılmalı, bütün politikalar buna göre ayarlanmalıydı; süreç içinde gerisi gelirdi. Herşeyi yol boyunca, yeni bir ideoloji yaratmaya çalışan o “danışman” toplum mühendisleri kadrosunun belirlediği süreç içinde, bunun gereklerine uygun olarak ele almak gerekiyordu!..

Hani bu yazının aslında daha önce yazıldığını, fakat o zaman “henüz zamanı değil” denilerek bir köşeye konulduğunu söylemiştik ya; şimdi, o köşedeki yerinden çıkararak yazıyı okumaya devam ediyoruz:

Tam artık o Gezi Parkı dönemi heyecanı geride kaldı falan derken, son günlerin Cemaat-Hükümet tartışmasını da işin içine katarak bakın ne diyor Cemil hocamız:[8]

Ben doğrusu bunun temel nedeninin, konjoktürel -dershane, yerel seçim hatta Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi- bir siyasi paylaşım mücadelesi olduğunu düşünmüyorum. Bütün bu tartışmalar, bence temel nedene bağlı tali tartışmalardır. Bence temel neden İslam’ın, hem yeni bir ekonomik çıkış hem de buna bağlı yeni bir uygulanabilir meşru nizam olarak, şu andaki sisteme, alternatif bir sistem olarak gelmekte oluşudur”.

Yani, lafın kısası, diyor ki Cemil, şu an Türkiye’de cereyan eden mücadelelerin altında yatan aslında kapitalizme karşı İslam’ın bir alternatif olarak ortaya çıkmasıdır!. Bugün AK Parti hükümetine ve Erdoğan’a karşı (Gülen Cemaati muhalefetini de içine alacak şekilde) ortaya çıkan gerici muhalefetin özü, AK Parti’nin ve Erdoğan’ın temsil ettikleri bu ilerici İslami alternatife karşı varolan kapitalist sistemi savunmaktan ibarettir!!. Bu noktada, İ.Küçükömer’i ve onun “Türkiye’de sağ soldur” sözünü de işin içine katarak devamla, yeni doğmakta olan bu İslami sistemin “sol”, buna karşı kapitalizmi savunanların da “sağ” olduğunu söylüyor Cemil hocamız!.. Yukardaki satırlardan benim anladığım budur!. Bu aralar hani işin içine İ.Küçükömer’i de katmak moda ya; böylece, onun ismi de kullanılarak tablo tamamlanmış oluyor..

Ya Allahım, sen ne biçim bir Türkiye yaratmışsın böyle, tam diyorsun ki, “bak içlerinde en akıllısı o, en azından  bir Cemil Ertem’imiz var artık bugün”.. daha sözün bitmeden o da çıkıyor, günümüzde olup bitenleri  “kapitalizme  alternatif” bir İslami hareketin ortaya çıkmasıyla falan açıklamaya çalışıyor! Benim için tam bir hayal kırıklığı gerçekten!..

Biraz uzun bir alıntı olacak ama, bakın daha neler diyor Cemil hocamız:

 

“Bugün bir İslam hukukunun varlığını kabul eden herkes İslam’a ait bir ekonomik sistem olduğunu kabul etmek durumundadır. Kuran-ı Kerim’de, ücret, (ecir, icare, kira) alış veriş (bey) faiz, para, malların ve sermayenin dolaşımı, gelirin dağılımı (zekat, vergi) dağıtım-bölüşüm (infak) meseleleri başlıbaşına bir ekonomik sistemi anlatacak kadar sarihtir. Ve tabii riba yasağı ile somutlanan; karşılığı olmayan malların mübadelesinin yasak olması, paradan para kazanmaya dayalı bir rant ekonomisinin olmaması ve de güçsüzü, çaresizi ecir yoluyla sömürmenin yasak olması, İslam ekonomisini bütünüyle ortaya çıkarır. Prof. Osman Eskicioğlu şöyle yazar: ‘İslam ekonomik düzeninin, bugünkü ekonomik düzenlerden hiç birine benzemeyip kendisine mahsus bir sistemi olması dolayısıyla ve hem ferdi hem de toplumu aynı derecede tutması sebebiyle diğerlerine benzemeyen bir gelir dağılımı usulüne sahip olması tabiidir.(...) Gelir dağılımının önemi büyüktür. Bu konuda merhum M. Hamdi Yazır şunu der; “ Kendileri patlayıncaya kadar yiyip de Allah için yedirmekten, vergi vermekten kaçınan, toplumdaki muhtaçların ihtiyaçlarını düşünmeyen harisler, insanlıkla ilgisi olmayan zavallılardan başka bir şey değildirler. Böyleleri yüzündendir ki, fitne, kin ve düşmanlık artar.’

 

Çok açık değil mi; işte bu, hemen uygulanabilir meşru bir sistemi vaz eder bize... Bakın bugün İslami finans ve katılım bankacılığı hatta İslami sigorta olan tekafül, yalnız Malezya gibi Müslüman Asya ülkelerinde baskın ve alternatif bir finans alanı olarak doğmuyor. Batı’da da bu sistem giderek yaygınlaşıyor. Bu alanda Alman ve İsviçre kökenli iki dev sigorta şirketinin önemli yatırımlar yaptığını biliyoruz. Yine başta sukuk olmak üzere, mudarebe, murabaha gibi girişim sermayesini öne çıkaran ve küçük-orta boy işletmelelere yaşam hakkı veren sistemler,dünyada, çığ gibi büyüyor”.

Cemil Ertem’den alıntıya devam ediyoruz:

“Bir iktisatçının samimi soruları...

 

Peki şimdi soruyorum, Türkiye’de Said Nursi’den sonra İslam’ın kapitalizm sonrası bir ekonomik sistem vaz ettiğini kim samimi olarak söyledi. Geleneksel sigorta şirketlerinin baştan aşağı riba olduğunu bilmiyor musunuz? Neden, en azından batı kadar tekafüle yatırım yapmıyorsunuz... Neden, işletmeleriniz İslam ekonomisini adaları olarak değil de, riba sisteminin -kapitalizmin- tekelleri olarak büyüyor?

Hükümet, anti-tekel yasalar çıkartıyor, tekelleri denetlemeye çalışıyor buna neden karşı çıkılıyor? Türkiye, eğer ki Mısır’da İhvan düşmeseydi, Mısır’la birlikte, İslam’ın meşru ekonomik sisteminin ortaya çıkmaya başladığı bir ada olabilirdi. Başbakan bunun farkında ve bunun için istenmiyor... Bu, neden görülmüyor”? (Altını ben çizdim. MA)

 

Biz gerçekten çok başka dünyalarda yaşıyormuşuz Cemil’le!. Ya da, ben çok saf olduğum için şimdiye kadar bu AK Parti ve Erdoğan olayını çok farklı değerlendirmişim! Kemalistler bile işin farkındalarmış da, tek uyuyan benmişim!!.. Meğer Erdoğan, Ortadoğu’da, Suriye’de, Mısır’da falan İslami bir sistem uğruna  fetih savaşları yapıyormuş da benim haberim yokmuş!.. Meğer bir yanda, yeni doğmakta olan bu yeni tipten fetihçi İslami sistem varmış da, ötekiler, yani o küresel kapitalistler de bunu boğmak için yarışıyorlarmış!!.

 

Alıntıya devam ediyoruz:

“Çok üzgünüm ama işte sonuç...

 

Bugün İslam’ın meşru olarak kapitalizme alternatif olarak ortaya çıkması iki türlü önleniyor; birincisi El-Kaide gibi, İslam’la alakası olmayan terörist yapıları öne sürüyorlar; ikincisi İslam’ı, riba sistemi içinde eritip, kendilerine benzetiyorlar. İslam siyasaldır ve bu dünyaya ait, başlıbaşına dört başı mamur, bir sistem vaz eder.

İşte Türkiye’de İslami kesimler arasındaki tartışmanın bence kökeni budur”... (Gene altını ben çizdim. MA)

Ne diyeyim artık ben, son noktayı koymuş Cemil!. Ona göre, bir yanda kapitalizm, diğer yanda ise buna alternatif olarak  aşağıdan yukarıya doğru gelmekte olan İslami bir sistem var ortada!. Bu durumda, etrafımızdaki bütün olup bitenlerin -onca sınıf mücadelesinin de- hep bu, Erdoğan’ın önderliğinde “kapitalizme karşı İslami yeniden doğuşla” ilgili olması gerekiyor tabi!. Son günlerin tartışmalarını hatırlarsak, bu durumda, İstanbul burjuvazisi, Gülen Cemaati (ve de tabi AK Parti’nin karşısında yer alan bütün o Devletçi muhalefet) bunlar hep, “yerleşik sistem” (Y.B) olarak (“müesses nizam” olarak C.E) kapitalizmi temsil ederlerken, AK Parti ve Erdoğan da bunlara karşı “doğmakta olan”, “kapitalizme alternatif İslami bir sistemi” temsil etmiş oluyorlar!!..

Ne yazayım ben şimdi, nereden başlayayım “eleştiriye”!! Olayın bu tarafına şu an pek girme niyetinde değilim ama, bana kalırsa aslında meselenin kökleri Türkiye’nin tarihsel gelişme diyalektiğinin nasıl kavranıldığında yatıyor.[9]  Eğer siz bir kere (jöntürk-ittihatçı kökenli bütün diğer “solcuların” falan yaptıkları gibi) Türkiye’de burjuva devriminin gelişimi sürecini o II.Mahmutlardan-Tanzimat’lardan falan başlatıyorsanız, bu süreç içinde 1908’i de gerçek anlamda bir burjuva devrimi olarak görüyorsanız,[10]  bu durumda, sizin “liberal kapitalist düzen” olarak tanımladığınız bu “müesses nizama” -varolan Devletçi kapitalist düzene- karşı, devrimci bir alternatifi temsil etme rolü de “kapitalizme alternatif İslami bir sistemin” payına düşmüş olur!!. Öyle ya, eğer birinin (Y.B) “yerleşik düzen”, Cemil hocamızın da (onunla aynı terminolojiyi kullanmamak için olsa gerek) “müesses nizam” dedikleri şey (Cemil’in şiddetle karşı olduğu) o “liberal kapitalist sistem” ise, AK Partiye ve Erdoğan’a önerilen, bunun alternatifi, “faiz düşmanı” yeni sistemin de İslami bir sistem olması gerekiyordu!. Hani aslında “sosyalizm” falan denecek, Erdoğan da öteki “danışman” Y.B’un iddia ettiği gibi “ülkenin en samimi  sosyalisti” ilan edilecek ama, biraz Marksizm yutmuş olan Cemil hocamız işi bu noktaya kadar vardıramıyor tabi (o, yol gösterici “Marksist” olma sıfatını kendisine saklıyor olsa gerek), ve yeni tipten İslami bir sistem deyip kestirip atıyor.. Korkunç birşey, aynı “solcu” kafa, aynı tahliller ve de adı değişik ama aynı sonuçlar!!.. Sosyalizm tarih mi oldu, yaşasın “kapitalizme alternatif yeni İslami sistem”!!.. Bakın, adım adım, Marksizm soslu bir Anadolu burjuvazisi-AK Parti ideolojisinin nasıl ortaya çıkmaya başladığına şahit oluyoruz, sıkı durun!..

Görüyorsunuz, ben boşuna yırtınmıyorum senelerdir, “bizim tarihimizi, tarihsel evrim sürecimizi kavramadan ne dünü, ne de bugünü kavrayabilmek mümkün değildir” diye!. Ben diyorum ki, bugün Türkiye’de yaşanılanlar zamana yayılarak gelişen bir burjuva devrimi sürecinden başka birşey değildir. AK Parti ve Erdoğan da, Cemil’in dediği gibi, faizi falan reddeden “küçük üretime dayalı İslami bir sistemi” savundukları için değil, Osmanlı artığı, özünde kapitalizm öncesi olan o Devletçi sisteme karşı serbest rekabetçi -liberal kapitalist bir sistemi savundukları- temsil ettikleri için ilerici, devrimcidirler.. Yani, tarihe tam tersinden bakıyoruz Cemil’le ve de Y.B beyle!. Ama, sadece onlarla mı, bu konuda bütün diğer “sağcı”, “solcu”, “Kemalist” aydınlarla da farklı düşünüyoruz!. Aradaki temel fark-ayrılık noktası, dönüp dolaşıp tarih anlayışındaki farklılığa (tarihe Devlet eksenli olarak bakıp bakmadığımıza) dayanıyor.. Onlara göre (dünün ve bugünün jöntürklerine-ittihatçılarına göre) III. Selim ve II.Mahmut’la birlikte başlayan “modernleşme”-“batılılaşma” süreci, Tanzimat, I.Meşrutiyet derken, “gerçek anlamda büyük bir devrim” olan 1908 devrimine (C.E) dayanır. Ki bu da, arada gel gitleri de olsa, özünde Türkiye’ye özgü bir burjuva devrimidir. Nitekim Cemil de, “Dünyayı Sarsan 60 Gün”de bunu “GERÇEK DEVRİM: 1908” olarak ele alıyor!.

Ben böyle düşünmüyorum tabi! Neden böyle düşünmediğimi de kendi internet sayfamda (aktolga.de) bütün ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştım. Bütün mesele tarihe bakarken koordinat sisteminin merkezi olarak nereyi seçtiğimizle ilgili. Eğer tarihe Devletin durduğu yerden, Devleti eksen alarak bakıyorsak, o zaman herşey farklı oluyor. Bu durumda bir II.Mahmut, ya da III.Selim “reformcu”-ilerici olurken, tabi bir Patrona Halil, ya da Kabakçı Mustafa da “gerici” olmuş oluyorlar!. Niye? Çünkü onlar, o “ilerici” sultanların batılılaştırıp-modernleştirerek Devleti kurtarma çabalarına karşı çıkmışlardı da ondan! Aynı şekilde, Yeniçeriler de öyle, onlar da “gericiydi” ve onların da katli vacipti! Zaten onun için Yeniçeri katliamına “Vaka-i Hayriye”,yani hayırlı olay denilmişti ya! Öyle ilginç bir tarihimiz var ki bizim!. O çok övülen, Mehter marşlarıyla falan yere göğe sığdırılamayan Yeniçeriler ne zamandan itibaren “gerici” oluyorlar biliyor musunuz, maaşlarını alamadıkları için Devletle araları bozulupta artık halkın arasına karışarak kendi yaşam koşullarını kendileri üretmeye başladıkları andan itibaren!.. Yani, insanlık dışı bir robot olmaktan çıkıp da normal bir insan haline gelmeye başladıkları andan itibaren!.. Nitekim de o “ilerici” padişah II.Mahmut (ki, onun zamanı Osmanlı’nın Batı’ya-Oryantalizme teslim olduğu zamandır!) daha sonra bir gecede onların hepsini kılıçtan geçirterek “Devleti bu beladan kurtarır”!. Anladınız mı şimdi bu olaya neden “Vakay-ı Hayriye”, yani hayırlı olay dendiğini!!..

Ya, “ademi merkeziyetçiliği savunan”, savunmaktan da öteye, onu bizzat gerçekleştirerek Devletin başına bela olan o Ayanlar mı, onları nereye koyacaksınız? Onların da sonu gene aynı olur!. Osmanlı toplumunun 16.yüzyıldan itibaren geçirdiği yapısal değişim süreci sonunda gayrı Müslim ve Müslüman kesimde, adlarına Kocabaşı, Knez, Ayan vb. denilen bir sürü mahalli liderler ortaya çıkmışlardı.. 1808’de, herbiri kendi ordularıyla İstanbul’a kadar gelerek Sultan’la masaya oturan ve “Ademi Merkeziyetçi” yeni bir toplumsal sözleşmenin (“Sened-i İttifak”) imzalanmasını sağlayan bu insanlar da (bunlar derebeyi, ya da feodal de olsalar) o “ilerici” Sultan II.Mahmut tarafından gene bir hamlede kılıçtan geçirilirler!..

Şimdi, siz kimin yanındasınız? Sağlı sollu o jöntürk aydınlarına sorarsanız onlar tabii ki Patrona Halil’e, Kabakçı Mustafa’ya, Yeniçeriler’e ve daha sonra da “devleti güçten düşüren-parçalamaya çalışan” o Ayanlara karşı “ilerici” Padişahtan  yanadırlar!. Aramızdaki fark buradan kaynaklanıyor işte!. Ben, bütün o jöntürk kökenli (daha sonra da kendilerini “sağcı”- “solcu” falan olarak tanıtan) “aydınların” aksine, bu süreci, emperyalist kültür ihtilalinin gölgesine sığınarak Batı’lı ülkelere kendini kabul ettirip, bu şekilde, kendini-Devleti kurtarmaya çalışan, pozitivist Devletçi aydınların yukardan aşağıya doğru gerçekleştirilen bir toplum mühendisliği faaliyeti olarak görüyorum!. Bu açıdan bakınca, 1908 de öyle “gerçek bir devrim” falan değildir benim için!. Olsa olsa, tıpkı o “27 Mayıs Devrimi” gibi bir Jöntürk-İttihatçı “devrimidir”. Ya da, hani o “Gezi Hareketi” vardı ya, onun gibi birşeyin daha üst düzeydeki şeklidir.. “Devrimden” sonra Abdülhamid’e karşı birlikte mücadele vermiş olan bütün o Müslim-gayrımüslim “devrimcilerin” sokaklarda biribirleriyle kucaklaşmaları, bütün o yerden pıtırak gibi bitmeye başlayan yayınlar falan benim gözümde hep bu kültür ihtilalinin sonuçlarıdır!. Sorarım size, aynı şeyler o 27 Mayıs’tan sonra da -hatta Gezi’den sonra da- olmadı mı? Nedir bugün adına “sol” denilen hareket? Daha düne kadar “27 mayıs Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamının sonucu olarak doğan bir sol hareketten” bahsetmiyor muyduk! Nitekim de, 1908’in o “devrimcileridir” ki, aradan kısa bir süre geçince, biribirlerini boğazlayanlar da gene onlar olmamışlar mıdır!. 1915 katliamı -ya da soykırımı- nedir sizce? O “Ermeni devrimcileri” ile (ki onlar da özünde Ermeni İttihatçılarından başka birşey değillerdi) bizim İttihatçılarımız -yani “devrimcilerimiz”- değil miydi biribirlerini boğazlayanlar! Daha katliamlardan kısa bir süre öncesine kadar aynı “devrimci” örgütün içinde beraber değiller miydi bunlar!.. Bana sorarsanız bir Abdülhamid “modernleşme” yolunda onların hepsinden daha ileriydi ve daha çok iş başarmıştı. Eğer o Müslim-gayrımüslim “devrimciler” tekere taş koymasalardı, belki de Osmanlı’nın Deli Petrosu falan da olabilirdi o!..

Daha fazla uzatmaya gerek yok aslında, bizim hepimiz  o kültür ihtilalinin çocuklarıyızdır ve de biraz devşirmeyizdir, bu yüzden de, ne kendi varoluş diyalektiğimizi kavrayabiliyoruz, ne de bugün nerede durduğumuzu; ne kadar konuşsak boş, bu işi zaman çözecek!.

İDEOLOJİ NEDİR, NASIL ORTAYA ÇIKAR..

Tekrar bıraktığımız yere dönersek; aslında bu konu yeni değil, daha önce Gezi olayları sırasında da çıkmıştı karşımıza ve o zaman (18.6.2013)[11] şöyle demiştik, aynen alıyorum:

“Bir ideoloji nasıl yaratılır”, o konuda biraz kafa yoralım istiyorum! Hani, bir an için, kendimizi o çok karşı çıktığımız toplum mühendislerinin yerine koyarak, “gelin şu Anadolu burjuvalarına bir ideoloji yaratmaya çalışalım, bakalım ortaya nasıl bir şey çıkacak”!. Ne dersiniz deneyelim mi?

Ama isterseniz önce, genel olarak şu ideoloji konusu nedir ve nasıl ortaya çıkmış bir örnekle (Fransız Devrimi’nden yola çıkarak) onu bir ortaya koymaya çalışalım. Bakarsınız işe yarar!!

“Bir yanda eleştirel (kritik), kuşkucu bir rasyonalite (mesela Voltaire’in, Diderot’nun ‘akıl’ kavramı); öte yandaysa, Robespierre’in kültleştirdiği, neredeyse dogmalaştırdığı bir ‘Tanrıça Akıl’a dayalı rasyonalizasyon! İkincisine, yani Robespierre’in dile getirdiği türden ‘akıl’a ben ‘Jakoben akıl’ diyorum”.[12]

 

Bir yanda, dinle-kiliseyle içiçe geçmiş bir feodalizm; feodal statükonun, zihinsel olarak dinle-tanrısal bir metafizikle kutsayarak oluşturduğu duygusal anlamda statik bir kimlik oluşturma zemini; diğer yanda ise, gelişen kapitalizmin yarattığı, aklı öne çıkaran başka bir zemin-insanın bilişsel bilgi edinme sürecini vurgulayan bir zemin. Bu anlamda, kapitalizmin zaferi, feodal statükoyu temsil eden Kilisenin ve dinsel metafiziğin karşısında aklı-rasyonaliteyi temsil eden bilişsel bilgi edinme sürecinin zaferiydi. Herşeyi sorgulayan, herşeyden kuşkulanan, olayları ve süreçleri, “bu böyledir, ya da, ustalar böyle diyorlar, demek ki böyle imiş” diyerek geçiştirmeden, “neden böyle”, “nasıl öyle oluyor”, “acaba öyle mi” diyerek aklın -bilişsel bilgi üretme sürecinin-miheng taşına vurarak anlamaya, kavramaya çalışan bir dünya görüşünün zaferiydi. İşte, sadece bir Diderot’u, Voltaire’i ve Newton’u değil, bütün diğer Aydınlanma ürünü o “bilimleri” yaratan, bundan -aklın öne çıktığı bu sorgulamacı, araştırmacı zihniyetten- başka birşey değildir. Kapitalizmin ve burjuvazinin ortaya çıkışı-doğuşu bu nedenle ilerici, üretici güçleri geliştirici bir süreç olarak tarihe geçmiştir.

 

Ama bu durum uzun sürmez, bir süre sonra, dinsel metafiziğe karşı aklı-mantığı öne çıkararak gelişen bu sürecin taşlaşmaya başladığını görürüz. Akıl, mantık, bilişsel bilgi üretimi falan derken, bir de bakarız ki, bu kavramlar yerlerini “kutsallaşmış metafizik bir bilgi” ve “bilim” anlayışına bırakmışlar!. Akıl (yani, çevreden gelen informasyonları değerlendirip işleyerek bunlardan bilgiler üretme mekanizması) bir kere daha, yerini, “bizim dışımızdaki objektif-mutlak gerçekliğe” ait “objektif-mutlak anlamda varolan bilgileri bilincimize yansıtarak” -yani, bizden bağımsız olarak zaten varolan bilgileri ezberleyerek- onlara sahip olma anlamına gelen metafizik bir “bilgi” ve “bilim” anlayışına bırakmaktadır. Rasyonalitenin yerini rasyonalizme bıraktığı, bilimin, sahip olunması gereken ideolojik bir “mürşid” haline getirildiği (“Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” anlayışının altında yatan “bilim” anlayışı  budur işte!) dinsel metafiziğin, yerini, adına „bilim“ denilen başka bir metafiziğe bıraktığı başka bir süreçtir bu..

 

Demek ki, bir, „rasyonalite“ anlamında bilişsel akıl var, bir de, „rasyonalizm“ olarak ifade edebileceğimiz duygusal-reaksiyoner bilgiyi temel alan „jakoban akıl“! Devrim süreci bunların ikisini de gerekli kılıyor. Zaten bunlar bir binanın temeli ve üst katı gibidirler. Bunu, daha önce, ata binmiş jokey örneğine de benzetmiştik!.. Süreç içinde, özellikle devrimin başlangıç dönemlerinde jakoben deliliğin rolünü kimse inkâr edemez! Sadece bilişsel yöntemlerle -plan yapıp programlayarak- devrim yapamazsınız! O rüzgardır devrimci jakobenlik! Katar sizi önüne, alır götürür! Ama nokta! Eğer o andan itibaren jokey dizginleri ele alamazsa bu kalkış felakete de neden olabilir, bütün kazanımların bir anda elden gitmesine de yol açabilir. Çünkü, o jakoben-duygusal aklın temelinde „ben“ (selbst-self) yatar. „Yahu ben neymişim“ demeye başladığın an dizginleri at ele geçiriyor demektir!!..

 

Bütün bunları niye anlattık, niye girdik bu ideoloji konusuna?

 

Türkiye’de yaşanılan sürecin bir burjuva devrimi süreci olduğunu söylemiştik. Ama buradan hemen öyle, Türkiye’deki devrim sürecinin de, Batı’da olduğu gibi, feodalizme-feodal devlete karşı gelişen bir süreç olduğu sonucunu çıkarmayalım!.. Çıkarmayalım, çünkü burada, bu ülkenin tarihinde, öyle Fransa’da olduğu gibi bir feodalizm-feodal düzen falan yoktur!.. Feodalizmin gelişmesine bile olanak tanımayan, kendine özgü merkeziyetçi bir Devlet ve Devletçi düzendir bu topraklarda ortaya çıkan![13]  Bu nedenle, bizde burjuva devrimi süreci de feodallerin yerini tutan OSMANLI ARTIĞI bir Devlet sınıfına ve Devletçi düzene karşı gelişir!. Ne yapalım, tarihi ben yapmadım ki!.Türkiye toplumunun tarihsel evrim süreci yaratmış bu sonucu!. Bu nedenle bizde, AK Parti’nin başı çektiği mücadele ve onun temsil ettiği devrimci insiyatif de, özünde, kapitalizm öncesi Devletçi bir sisteme karşı burjuva anlamda devrimci bir insiyatif olarak ortaya çıkar.

 

Ne kadar farklı bir tarihsel gelişim diyalektiği değil mi? Batı’da, burjuvazinin karşısında feodal düzenle içiçe geçmiş, onunla bütünleşmiş bir din-Kilise olayı var ortada. Bizde ise, tam tersine, burjuvazi ancak, kendini kurtarmak için “batılılaşıyorum” diyerekten ruhunu Batı’ya teslim etmiş antika bir Devlete-Devletçi düzene karşı dini-İslam’ı arkasına alarak gelişebiliyor!. Yani, Batı’da din, burjuvazinin karşısında feodallerin elinde bir silah olarak rol oynarken, bizde, tam tersine, burjuvazinin elinde Devlete karşı bir kalkan olarak rol oynuyor!..

 

Ama işin özü değişmiyor!. Nasıl ki burjuvazi Batı’da feodal metafiziğin-statükonun karşısına aklı -rasyonaliteyi- ve insanı öne çıkararak çıktıysa, bizde de benzer bir süreç yaşanılır. Ancak şu farkla ki, bizde başlangıçta, çoğu zaman İslami söylemlerle karışık bir şekilde ifadesini bulan rasyonalite, daha sonra, pragmatizmin ağır bastığı bir süreç içinde, kaçınılmaz olarak, burjuvaziyi aklın yolunu keşfetmeye -rasyonel davranmaya- itecektir.. Bu süreç içinde, ancak üretici güçlerin gelişmesiyle kendisinin de gelişebileceğinin farkına varan burjuvazi, farkında olmadan, burjuva anlamda devrimci bir güç haline gelir!!.. İşte bizde, burjuvazinin “muhafazakarlıktan” devrimciliğe evrilme sürecinin diyalektiği budur! Örneğin, bir Fransız devrimiyle kıyaslandığı zaman, “sağın sol, solun da sağ” olarak gelişmesinin diyalektiği budur!.

 

YA PEKİ İSLAM’IN BİR İDEOLOJİ HALİNE GELMESİ, BUNU NASIL AÇIKLAYACAĞIZ?

 

Buraya kadar olan açıklamalar işin tarihsel-maddi temelleriyle ilgili olup, bunların ideolojiyle falan bir alakası yoktur!.. Bu haliyle din, dinsel kültürün oluşumu, bir ideoloji olmanın çok daha ötesinde, toplumsal bilgi temelinin-kültürün-oluşumuyla ilgili bir olaydır. Ama, daha önce de dediğimiz gibi, iş bu kadarla kalmaz!. Süreç içinde, işin içine yavaş yavaş ideoloji de girmeye başlar!.Mücadele içinde, “ben ne imişim” havalarına girmeye başlayan (kendilerini burjuva devriminin varlığı kendinden menkul jakobenleri olarak görmeye başlayan) Anadolu burjuvalarının içindeki bir kanat, giderekten, ben merkezli bir dünya görüşüne-bir ideolojiye de ihtiyaçları olduğunu hissederler!.

 

Bu süreç -“ihtiyaç”- nasıl mı gelişir; Devlete-Devlet Sınıfına karşı olan mücadelelerinde Anadolu burjuvalarına yol göstereceği düşünülen orijinal bir ideoloji nasıl mı yaratılır, şimdi artık onu görmenin vakti geliyor!. Ama önce isterseniz bunun gerekçelerini biraz daha açalım, sonra nasıl olsa sıra kendiliğinden bu işin nasıl yapılacağına-yapıldığına gelecek!

 

AK Parti’nin nasıl iktidara geldiği falan değil bu yazının konusu. Bunları daha önceki çalışmalarda yeteri kadar ele aldık. “Yetmez ama evet” ile ifadesini bulan “Referandum” bu süreçte bir milattır sanki. Çünkü, bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecektir. “Balyoz”, “Ergenekon” davaları falan derken Devlet sınıfının hayat damarı kesilir atılır. Ve iş o hale gelir ki, bunlar artık darbe yapamaz hale gelirler (inşallah öyle kalır!).

 

Bütün bunlar olup biterken AK Parti’nin kendine olan güveni de artmaya başlar tabi. “Varsın artsın” diyeceksiniz, bunda kötü birşey yoktur. Çünkü, daha sırada çözüm için devrimci bir atılımı gerektiren “Kürt sorunu”, “Alevi sorunu” ve yeni bir anayasa yapımı sorunu (devrimin kazanımlarını kayıt altına alma sorunu) vardır. Nitekim, bir süre sonra bu yönde de “adımlar” atılmaya başlanır. “Barış-Çözüm Süreci” bunun en somut örneğidir. Ama işte ne oluyorsa tam bu arada birşeyler olmaya başlar! Bir yandan, karşı taraf, “Erdoğan bu Kürt sorununu da çözeceğe benziyor, yarın bir de yeni anayasa yaparsa, artık ondan sonra bunları bir daha kimse tutamaz” diyerek devrim sürecini akamete uğratmak için son bir fırsat arama stresine girerken, diğer yandan da, AK Parti çevrelerinde “ulan biz ne imişiz, madem ki şimdiye kadar bu işin ceremesini biz çektik, o halde bundan sonra nimetlerinden faydalanan da sadece bizler olmalıyız” anlayışı ortaya çıkmaya başlar. Dikkat edin, o “faiz lobisi” çığırtkanlıkları falan hep bu arada hız kazanmaya başlıyor!. Aslında bazıları bunun teorisini yapmaya çoktan başlamışlardı, ama Erdoğan’ın da bunlara destek vermesi eğilimi daha yeni, 2013’ün başlarından beri ortaya çıkan bir durumdu. Ben bu gidişi, daha doğrusu, eğer süreç bu şekilde evrilmeye devam ederse işlerin nereye doğru gideceğini daha o zaman hemen hissetmiştim!. Bu yüzden de o ara iki yazı kaleme aldım. Hatırlarsınız o “İstanbul-Anadolu Savaşları”nı.. Düzce Yerel Haberler’de de yayınlandı bunlar![14] (tabi benim internet sitesinde de)..

 

”Faiz lobisine” karşı savaş ilanı falan aslında bilinç altında gelişen bir sürecin olgunlaşarak gün ışığına çıkmasından başka birşey değildi!. Bu işin doğrusu, Kürt sorununun çözümünü de içine alan yeni bir anayasanın yapımına, bunun için gerekli ittifaklara yoğunlaşmak, sonra, buna uygun yasal düzenlemeleri de yaparak ülkenin cari açık sorununun çözümünde “olmazsa olmaz” bir koşul olan demokratikleşme adımlarını sonuca götürerek küresel sermayenin ülkeye akışını hızlandırmak iken -faizleri indirme sorununu da buna paralel bir şekilde ele almak iken- ne yaptı bu “faiz lobisi” çığırtkanları (bir yazıda bunları “burjuva devriminin acilcileri” olarak adlandırmıştım!); işi tersinden ele alarak Anadolu burjuvalarını -ve sürecin lokomotifi olan Erdoğan’ı işin “daha kolay yoldan”, “daha az riziko taşıyan” “çözümüne” ikna ettiler!!. CHP ve MHP “yeni anayasa falan yaptırmayız” diye bağırıp durmuyorlar mıydı; o da (Erdoğan da), bu işi daha fazla kurcalayarak eski Türkiye’nin o “sözde milliyetçilerinin” üzerine giderek süreci daha fazla zorlamaktansa (bunların AK Parti içindeki milliyetçi çevreler üzerinde etkili olabileceklerini de düşünerek), yeni anayasa ve temel sorunların çözümü yönünde devasa adımlar atmak yerine, problemi o çok bilmiş milliyetçi ideolog “danışmanlarının” da önerdikleri şekilde, siyasi açıdan daha kolay gibi görünen “yeni tipten milliyetçi”-Devletçi bir yoldan çözmeye yöneldi!. Burjuva devriminin yeni Türkiye zeminine geçişi sağlayacak acil sorunlarına kalıcı çözümler üretmek yerine, bir anda, bütün bu çözüm süreçlerinde kilit rol oynama potansiyeline sahip olan ittifaklar sorununu (buna bağlı olarak da burjuvazinin birliğini sağlanması sorununu) falan bir yana bırakarak, kendi tabanını oluşturan Anadolu burjuvalarının inşaatçılar ve ithalata bağımlı olmadan üretim yapmaya çalışan bir kanadını da yanına alarak (onlara cazip gelecek adımlar atmaya yönelerek) bütün problemleri eski Türkiye’nin zemininde tek başına çözebileceği hayaline kapıldı!..

 

Hem sonra, niye o kadar zorlasındı ki bu yeni anayasa yapımı meselesini; madem yeni anayasa istemiyordu bunlar, o da “alın o zaman” diyerek mevcut anayasayı halk tarafından seçilen bir cumhurbaşkanı olarak fiili bir yarı başkanlık sisteminin enstrümanı olarak kullanırdı, olur biterdi!.Mevcut anayasada anti demokratik hükümler varmış falan, bu da sorun muydu.. 12 Eylülcülerin kendi diktatörlüklerini devam ettirmek için hazırladıkları bir anayasayı bu kez o onlara karşı kullanmış olacak, anayasa falan “istemezükçüler” de kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşmüş olacaklardı!!.

 

Bir kere ipin ucunu kaçırırsan olacağı budur işte!..Mücadeleyi eski Türkiye zemininde 20.yüzyıl kulvarlarında koşarak sürdürebileceğini düşünmeye başlarsan olacağı budur!..

 

Peki ne yapmak lazımdı? (aslında bu yol hala da açık ve göreceksiniz iş dönüp dolaşıp sonunda gene buraya gelecek!)

 

Devlet sınıfını iktidardan indiren, Balyoz ve Ergenekon Davalarıyla darbeciliğin halkın gözünde mahkum olmasına yol açan AK Parti’nin ve Erdoğan’ın, atılan bütün bu olumlu adımların ardından hemen (devrimin kalıcı hale gelmesi için “olmazsa olmaz” bir zorunluluk olarak), darbeciliğe karşı olan herkesi bir araya getirecek yeni bir anayasanın inşası görevine soyunması gerekiyordu; ama onlar bunu yapmadılar; işi yavaştan alarak- işin yokuşa sürülmesine göz yumarak, eski Türkiye’nin güçleriyle yeni Türkiye’nin anayasasını yapma oyununa giriştiler!!. Niye mi? Çok açık, korktular da ondan! Eski Türkiye’nin egemenlerinin milliyetçi çıkışlarından korktular; bu çıkışların kendi içlerindeki milliyetçiliği de harekete geçirebileceğinden korktular!.. İşte, herşeyin değişmeye başladığı an, o andır!. Çünkü, o andan itibaren artık devrimin itici gücünü oluşturan radikalizmin ve devrimci jakobenliğin hedefleri değişiyordu. Devrim artık, yeni bir anayasayla bir üst düzeye çıkarak yeni Türkiye’yi inşaya başlamak yerine, “yeni Türkiye’yi” eskiden beri varolan yapının içinde inşa hedefine yöneliyordu!! Düşünebiliyor musunuz, çocuk doğuma hazır, hatta doğmuş, ama siz bunun adını koymaya korkuyorsunuz ve onu halâ eski yapının içinde kalarak büyütmeye çalışıyorsunuz!! Korkunç bir diyalektik; bir yandan halâ, burjuva devriminin motor gücü olarak arkanızda müthiş bir kitle desteği var (zaten sizi ayakta tutan da halâ Devlet sınıfına karşı kazanılan mücadelenin açtığı bu kredidir); ama öte yandan da, siz, kendi içinizdeki eski Türkiye’nin mirası olan o Devletçi ruhun önünüze koyduğu psikolojik engelleri bir türlü aşamıyorsunuz!. “Ecdadımız” “ecdadımız” derken yarattığınız engellerin yeni Türkiye’yi kurma mücadelesinde önünüzdeki en büyük engel olduğunu göremiyorsunuz!..

 

Peki, “başka ne yapılabilirdi ki” mi diyorsunuz? Çok basit aslında! Önce tarihimizle- tarihinizle- bir yüzleşmeniz gerekiyordu!. Bu ne demek anlamadınız mı!! Bakın açıklamaya çalışalım ve tarihle yüzleşmenin size neler kazandırabileceğini görelim: Eğer bunu yapsaydınız -yaparsanız- o zaman, sahip çıkmanız gereken gerçek “ecdadınızın” o Sultanlar-padişahlar olmadığını (hepsi de evlat katili olan o Yıldırım Beyazıd’lar, Yavuz Sultan Selim’ler, Kanuni’ler olmadığını), tam tersine, bütün Osmanlı tarihi boyunca o Sultanlara karşı hayatta kalma mücadelesi vermiş olan insanlar olduğunu görecektiniz. Bu durumda ise, daha işin başında, ortada “alevi-sünni” sorunu diye birşeye yer kalmayacaktı!. Çünkü, Osmanlı Devleti kurulurken böyle bir sorun yoktu ortada. Bunlar hep o “Devletleşme” süreci esnasında Devlet sınıfının ortaya çıkışıyla birlikte başlamıştı... E.. siz bugün bile halâ o Devlet sınıfına karşı mücadele etmiyor musunuz, nerede o zaman problem!. Niye bu Devlete, bu Devletin-Devlet sınıfının yarattığı problemlere sahip çıkıyorsunuz da, onun ezip geçtiği bütün o insanlara sahip çıkmıyorsunuz? Nedir o illa ki, Alevileri çıldırtırcasına, 3. Köprüye Yavuz Sultan Selim adı falan vermeler? Nedir o, Boğaz’ın altını delen makinaya Yıldırım Beyazıd adını verme saçmalığı, size mi kalmış Osmanlı Sultanlarını mezardan çıkararak bugünü de karıştırmak!  Görüyorsunuz olay bu kadar basit! Ve de, görüyorsunuz olay kendi dışınızda değil, olay tarih bilincinin karartılmış olmasında!..

 

Kürt sorunu da öyle (Ermeni sorunu daha mı farklı sanki), onu da (buna benzer bütün diğer sorunları da) yaratan gene eski Türkiye’nin o Devleti değil midir!. Eski Türkiye’nin katı “merkeziyetçi” Devlet anlayışı değil midir? Sened-i İttifak’tan başlayarak, o zamandan bu yana olup bitenleri şöyle bir gözden geçirin bakalım!. Eğer, “merkeziyetçiliği güçlendirerek Devleti kurtarmak” sevdasına kapılmak yerine, “ademi merkeziyetçi” bir anlayışla yaklaşsaydı sizin o “ecdadımız” dediğiniz Sultanlarınız, ne olurdu acaba?..Hadi o zaman öyleydi, Batılı emperyalist güçlerin kışkırtmaları falan vardı ortada diyelim, peki ama ya bugün? Sınırların ortadan kalkmaya başladığı bir yüzyılda halâ “bölünmek” korkusu mudur sizi frenleyen? Hem “misakı milli” lafları ediyorsunuz, ama hem de bölünmekten korkuyorsunuz! Bırakın başkaları korksun bunlardan!.. Alın Kürtleri yanınıza, federasyonsa federasyon, özerklikse özerklik, yok eğer “yerel yönetimleri güçlendirmek” yetiyorsa da -herkes bunda görüş birliği içindeyse de- o zaman onu esas alarak oturun ve konuşarak çözün, bitsin şu iş.. Hem Osmanlı’dan falan bahsedeceksin, ama hem de özerklikten-eyalet sisteminden korkacaksın!.. O kadar geniş toprakları nasıl yönetti o Osmanlı sanıyorsunuz? Yoksa sizin kafanızda o Yavuz Sultan Selim, Fatih Sultan Mehmet falan gibi fetihçiliği- merkeziyetçiliği güçlendirerek Osmanlı’yı şaha kaldıran “ecdadımıza” özenen  milliyetçi-merkeziyetçi bir Türkiye anlayışı mı var? “Yeni Türkiye” falan derken bunu mu anlıyorsunuz yoksa! Bakın artık bunu bile sorgular hale geldik!!.

 

NE YAPMAYA ÇALIŞIYORSUNUZ?

Anadolu burjuvaları açısından en önemli sorunun bankalarla olan ilişkiler, kredi-yüksek faizler- sorunu falan olduğu açık. Bu açıdan bakınca, daha fazla üreterek daha çok satmak, bir an evvel daha da zenginleşmek isteyen Anadolu burjuvalarının önündeki en büyük engelin banka sistemini kontrol eden İstanbul’un o büyük burjuvaları olduğu da açık. E.. ne yapmak gerekiyor bu durumda, nedir bu problemin çözüm yolu? Bazı aklı evvel “danışmanların” önerdikleri gibi, “madem ki iktidar-siyasi güç bizde, ve de halk arkamızda” diyerek İstanbul’un bu büyük burjuvalarını “mülksüzleştirerek” onlardan kendinize “sermaye transferi” yapmaya çalışmakta mıdır? Açık açık bu söyleniyor yahu! Oh, ne güzel, tam o eski “solcu”-“devrimci” paradigmaya da uyuyor bunlar!! Madem ki artık yeni anayasa yapımı falan da gündemden düşüyordu, bu durumda hiç olmazsa onlar da kendi tabanlarını tatmin ederek “kendi zenginlerini” yaratırlar, daha da güçlenmeye çalışırlardı olur biterdi!. Kimbilir, belki o zaman ilerde bu şekilde yeni bir anayasa yapmak falan da mümkün hale gelebilirdi! İşte olay budur!.. ”Danışmanlar” falan derken ideolog geçinen o bir avuç aklı evvelin peşine takılan AK Parti yönetiminin ve Erdoğan’ın, ani bir kararla, direksiyonu bir anda bu yöne, 20.yüzyılın kalıntısı milliyetçi bir paradigmaya doğru kırmaya başlamasının nedeni budur. Sonuç ortada!.. Milliyetçi bir söylemle hala ayakta tutulan seyirci desteğine rağmen, herkese ve herşeye karşı aynı anda saldırıya geçtiği için bir türlü kendini toparlayamayan bir iktidar görüntüsü!..

 

Dikkat ederseniz şu son 12 yıl boyunca AK Parti iktidarları süresince hep oldu böyle gel gitler; ama her seferinde onlar pratik içinde hatalarından da öğrenerek işi buraya kadar getirdiler. Ve hep dedik ki, demek ki bu iş bizde böyle oluyor, “kervan yolda düzülerek” ilerleniliyor!.. Ama son zamanlarda işin rengi hiçte böyle değil! Gezi Parkı eylemleri başladıktan sonra, karşılarında hiç beklemedikleri bir anda, kendilerini saklama ihtiyacı bile duymayan İstanbul burjuvazisinin temsilcilerini gören AK Parti kurmayları adeta çıldırdılar; ve birden, savunma psikolojisiyle “hah” dediler, “işte tamam, suçüstü yakalandılar, demek ki bize karşı yapılan bütün o komploların altında bunlar yatıyorlarmış”! “Demek ki, o “faiz lobisi” diye bas bas bağırarak bizi uyaranlar doğru söylüyorlarmış”! Ve intikam çığlıklarıyla bütün güçleriyle bu yöne doğru asılmaya başladılar!.

 

İşte kritik nokta burasıdır. Dikkat edilmezse, sürecin -burjuva devrimi sürecinin- bir anda yön değiştirerek Anadolu burjuvazisinin bir kanadı ile (Anadolu burjuvalarının bir başka kanadı da “paralelcilerin” sevk ve idaresi altında imiş meğer!!) İstanbul burjuvazisi arasındaki sınıf mücadelesi haline dönüşmesi tehlikesi tam bu noktada ortaya çıkıyor. Tehlikeden bahsediyorum, çünkü, böyle bir gelişme, Özal’dan bu yana adım adım Devlet sınıfından kopma süreci içine giren, Boyner’in YDH’sıyla falan bir arayış içinde bocaladıktan sonra halâ yeni Türkiye’nin siyasi yelpazesi içinde kendisine bir yer bulamayan eski Türkiye’nin o Devletçi burjuvalarını yeniden eski müttefiklerinin yanına itecek, devrimin bütün kazanımlarının bir anda yitirilmesi tehlikesini ortaya çıkaracaktır”.

 

Bakın, bu satırlar yazıldığı zaman daha ortada ne Sarıgül olayı vardı, ne de Gülen Cemaati ile kapışma!!. Bütün bunlar burjuvazinin kendi içindeki sınıf mücadelesinden bağımsız şeyler midir sizce!!. Daha sen, ittifaklar politikanı olgunlaştırarak yeni bir anayasa bile yapamamışsın, ama aferin, “öteki” burjuvalara karşı savaş açmada çok başarılısın!!. Çok eskiden, 80’lerde idi galiba, “Mafyaya karşı tek başına” diye bir İtalyan dizisi vardı televizyonda, merakla, büyük bir heyecanla oturur izlerdik!.. Onu hatırlatıyor bana bütün bunlar!..

 

Suyu ısıtmaya başlarsınız, tam o yüz dereceye gelene kadar pek birşey görünmez ortada. Toplum da işte öyle üstü kapalı alttan ısıtılan bir tencere gibidir!. Sonra, öyle bir an gelir ki, “ne oldu, neden oldu” falan demeye vakit kalmadan, bir de bakarsınız tencere patlama sinyalleri vermeye başlar!.. Ufacık bir kediyi bile köşeye sıkıştırırsanız öyle bir an gelir ki, üstünüze saldırmaya başlar!.. Tamam, taşı gedikten eksik etmeyin, eleştirin de, ama diğer yandan da açık kapı siyaseti izleyin. Adamlar artık darbeciliği falan terkettiklerini söylüyorlarsa, artık yeni Türkiye zemininde kalacaklarını ilan ediyorlarsa, kendi fraksiyon çıkarlarınız uğruna bunları görmezlikten gelerek, bu aşamada müttefik olmanız gereken insanları illa ki “mülksüzleştirme” hayaline kapılmayın; “tamam o zaman” diyerek yeni bir anayasa hazırlanması sürecine onları da katın.. Varsın size gene muhalif olsunlar! Yoksa siz, “solcu” sendikalarla İstanbul’un büyük patronlarının “paralel” müttefiklerini de yanlarına alarak elbirliğiyle kuracakları “Sosyal Demokrat” bir partiden mi korkuyorsunuz!! Bırakınız efendim, onlar da nasıl istiyorlarsa öyle yer alsınlar bu yeni zeminde.. Tek koşul, TARİHSEL UZLAŞMANIN tek koşulu, darbeciliğe karşı olmak olacaksa eğer, bu yönde zorlasanıza süreci!! Yoksa siz, “birgün herkesin AK Parti’li olacağını” falan mı düşünüyorsunuz!!..Yok 17 Aralık darbesiymiş, yok 25 Aralık ihanetiymiş, bunlar hep sizin kendi hatalarınızın sonucu. Bakın, kendiniz söylüyorsunuz, “ne istediniz de vermedik” diyorsunuz!! Sadece bu söz bile herşeyi açıklamaya yetiyor aslında. Yani “düşman” dışarda değil, kendi içinizde-içimizde, beynimize yerleşmiş de farkında değiliz!.

 

Özetlersek, Anadolu burjuvalarının içinden çıkan bir kanadı, halkımızın o eski mesih yaratma geleneğinden de yararlanarak Erdoğan’ın kişiliğini kutsallaştırmaya götüren, bunun da ötesinde, onları, artık kendileri için bir “lider” ve “ideoloji” yaratma zamanının geldiği inancına sürükleyen, problem çözme sürecinde en kestirme yolun bu olduğuna ikna ederek onların yoldan çıkmalarına neden olan, kendilerine olan güven artışıyla birlikte, “madem ki bu işi kotaran biziz (Devlet sınıfını iktidardan indiren biziz), o halde onun-iktidarın- nimetlerinden faydalanan da sadece bizler olmalıyız” anlayışıdır. Onları, ekonominin ve siyasetin-toplumsal gelişme sürecinin- doğal akışını bir yana bırakarak kerameti kendinden menkul bir iradi güce –yani, adeta kutsallaştırılan bir “lidere” ve “ideolojiye”- yönelten neden budur!.

 

İşin rotası bir kere kayarak olay Devlete-Devlet Sınıfına karşı verilen mücadele boyutunu aştığı, mücadeleyi birlikte zafere ulaştırması gereken güçlerin kendi aralarındaki sınıf mücadelesi platformuna taşındığı sürece olacak olan budur-bugün ortaya çıkan durumdur!. Alın şimdi hayrını görün! Bakın neler çıktı ortaya..

 

”Paralel devlet” deyip geçiveriyoruz, şaka değil bu; “paralel devlet” diyorsun, yani, şimdiye kadar “devletin içinde devlet” varmışta kimsenin haberi yokmuş!. Hadi dışardakilerin yoktu diyelim, ya sizin? Siz hükümetsiniz yahu, elinizde istihbarat teşkilatlarınız var, polisiniz var!.. Niye haber vermedi o istihbarat teşkilatı dersiniz!.. Elin adamı altınızı oymuş da haberiniz yok!.. Herkesi şantajla-tehditle teslim almış adamlar da haberiniz yok, söyler misiniz bana siz ne yapıyordunuz bu güne kadar orada!! “Saflığımıza verin” diyerek geçiştiremezsiniz bu işi!

 

Görüyorsunuz, iş bir kere çığrından çıkınca olay İstanbul-Anadolu savaşları olarak kalmıyor!. Buna ek olarak, Anadolu burjuvalarının kendi içine de sıçrıyor! O Gülen Cemaati dediğiniz nedir ki; tamam, onlar da İstanbul burjuvaları gibi halâ eski Devletçi sistemle olan zihinsel -Devletçi- bağlarını koparmış değiller, ama onların da bir ucu gene Anadolu burjuvalarına dayanmıyor mu?. Alın bir TUSKON’u; TUSKON’u kuran kim, Gülen Cemati değil mi, bunlar da Anadolu burjuvaları değiller mi!. Hadi bakalım, önce İstanbul burjuvalarını, sonra da Anadolu burjuvalarının kendi dışınızda kalan diğer kısmını aldınız karşınıza, kolay gelsin!. Halbuki, olayı hiç bu zeminlere taşımadan yönetmek mümkündü. Madem bu kadar güçlüymüş bu adamlar, neden o zaman onlarla olan mücadeleyi kendi alanınıza -yeni bir anayasa yapma alanına- taşımadınız da onların güçlü oldukları eski Türkiye kulvarlarında onlarla yarışa kalktınız? “Paraleller” sizi dinliyormuş; tamam, peki ama neden beni değil de sizi dinliyorlar, demek ki bunun altında bir çıkar savaşı-sınıf mücadelesi-var.. Ben de diyorum ki, bu mücadelenin objektif temelleri zaten vardı, yani yeni birşey değil bu. Eski sistemin yarattığı çarpık gelişmenin sonuçları bunlar. Ama sizin göreviniz, işin bu yanını öne çıkarmadan, burjuva olmaktan kaynaklanan ortak yanlarınıza vurgu yaparak, kendi aranızdaki mücadeleyi ortaklaşa hazırlanacak yeni bir anayasayla birlikte yeni Türkiyenin demokratik platformuna aktarmaktı. Yok eğer bu ara kavga kaçınılmaz olarak çıkacaksa da bunun yeni anayasa yapımı konusu üzerinde olmasına dikkat edilmeliydi.. Yani eğer, mücadele kaçınılmaz idi ise, o zaman da bunu yönetmek ve kendi alanınıza taşımanız gerekirdi..Bunların hiçbiri yapılmadı!..   

EVET, BİR İDEOLOJİ NASIL YARATILIR DEMİŞTİK!

“Liderimiz” hazırdı! Evel Allah, bu konuda-kişiyi ilahlaştırma konusunda-uzmandık!! Ama bu yeterli değildi. Şimdi  bir de bir paradigma, bir “ideoloji” yaratmak gerekiyordu!.. Öyle ya, ideolojisiz “lider” olurmuydu!..

 

Anadolu burjuvalarının içindeki bir kanattan, onların ruh haline uygun bir ideolojiden-böyle bir ideolojinin nasıl yaratılacağından bahsederken akla hemen “solcular” geliyor -ne kadar ilginç değil mi-!! Ama öyle ya, ne de olsa, bu işin -ideoloji yaratma işinin- uzmanı onlar!.. Gerçi bu sefer söz konusu olan işçi sınıfı değil, Anadolu burjuvaları; yani, bu kez işçi sınıfı için değil Anadolu burjuvaları için bir ideolojinin yaratılması söz konusu!!. Sakın onlar -Anadolu burjuvaları- Allahın fukarası, ideolojiyle ne alakaları var, daha doğru dürüst bir entellektüel kadroları bile yok, ideolojiyi nasıl yaratacaklar falan diye düşünmeyin!! Sosyalizmin çöküşünden sonra işsiz kalan Jöntürk-İttihatçı kökenli solcularımız ne güne duruyorlar; onların bu boşluğu doldurmada da ne kadar maharetli olduklarını görünce parmaklarınızı ısıracaksınız!!..

 

Yukardaki açıklamayı gerekli gördüm, çünkü, biraz sonra, ortaya çıkan bu yeni ideolojinin nasıl da “solculuk” koktuğunu görerek hayret edecek, “helal olsun bu “solculara”(!), kendilerini (batırarak) kurtardılar(!), şimdi de sıra Anadolu burjuvalarında, onları da kurtarmaya(!) çalışıyorlar”  diyeceksiniz!

 

Önce şunu söyleyelim: Anadolu burjuvaları küresel düzeyde ticaret yapmayı, burjuva olmayı falan henüz daha yeni öğrendikleri için, kendi aydınlarını da daha yeni yeni ortaya çıkarmaya başladılar. Ve gerçekten, bu kadar kısa zamanda bu alanda da başarılı oldular ve çok değerli, düşünen beyinler çıkarmayı da başardılar.. Ama ideoloji, hele hele bir ideoloji yaratmak başka birşey. Kitlelere malolabilecek, onları peşinden sürükleyebilecek popüler bir ideoloji yaratmak için onların tecrübeleri henüz daha yeterli değil. Bu nedenle, ideoloji yaratma işine uygun dışardan toplum mühendisleri ithal etmeleri gerekiyordu!..

 

Kim ne derse desin, problem Anadolu burjuvalarına bir ideoloji yaratmak olduğu sürece, böyle bir amaç için kullanılması gereken en önemli enstrüman-bilgi temeli İslam olacaktır. Bunun nedeni açıktır: Çünkü onlar, Anadolu burjuvaları, Devlet sınıfına karşı mücadelede tarih boyunca sırtlarını ona, yani İslam’a dayayarak mesafe alabilmişlerdir. Yani İslam -din faktörü- bu mücadelede bugüne kadar onlar için kendiliğinden bir simge-bayrak olagelmiştir. Üstelikte sadece onların kendileri yaratmamışlardır bunu. Kültür ihtilali süreci boyunca karşı tarafın zorlamalarının yarattığı reaksiyon da böyle bir sonucun ortaya çıkmasına-İslama sarılma sonucunun ortaya çıkmasına- neden olmuştur.

 

Dikkat edin, şu an artık sadece bir din olarak İslam’dan bahsetmiyoruz; konumuz, ideoloji yaratma sürecinde bir enstrüman olarak onun nasıl kullanılabileceğidir!. Tamam, daha önce Necip Fazıl falan da bu yolda çaba sarfediyorlardı, ama onunki -onlarınki- biraz ilkeldi, “çağdışı” kalıyordu artık!. Yani öyle, İslam’ı bir ideoloji haline getirelim, “islami bir nesil yaratalım” falan diye istek beyan etmekle olmuyordu bu iş!. İçinde yaşadığın sisteme, yani “kapitalizme alternatif” yeni bir sistem haline getirebiliyor muydun onu; hem de öyle basit bir alternatif de değil, kapitalizm sonrası topluma yönelik bir alternatif!!..

 

Ee, peki nasıl olacaktı bu iş? Biliyorsunuz, ben çoktandır bu ideoloji yaratma işleriyle falan uğraşmıyorum artık!!. Bu yüzden, bu işin uzmanı olan o “solcu-aydınlara” sormak gerekecek bu soruyu!.. Ama siz merak etmeyin, zaten bazıları bu türden soruları çoktan sormuşlar bile kendilerine ve de cevaplarını  hazırlamışlar! Nasıl mı? Bakın Cemil hoca nasıl bir mantık kuruyor:

 

Hani İslam da “faize karşı” ya; tamam işte, yeni bir ideolojinin çıkış noktası neden bu olmasın! İslam’ın karşı çıktığı faiz kapitalizm öncesi döneme ilişkinmiş falan bunlar önemli değildi, önemli olan, onun da “faize karşı” olmasıydı. Kedi uzanamadığı ciğere “pis” dermiş hesabı, ülkedeki bankacılık sistemi İstanbul’un büyük burjuvalarının kontrolünde olduğu için, ve de artık trenin kaçmış olması nedeniyle, öyle yakın zamanda Anadolu burjuvalarının banka sahibi olmaları falan da hayal gibi göründüğünden, Anadolu burjuvaları açısından “faiz lobisine” karşı savaş başlığı altında başlatılacak bir “imha-mülksüzleştirme” ve ele geçirme mücadelesi mükemmel bir strateji olabilirdi!. Bu bir. İkincisine gelince, faize karşı başlatılacak bir savaş pekala “kapitalizme alternatif-kapitalizm sonrası topluma yönelik bir çıkış noktası” da olabilirdi! Süper! “Bir taşla iki kuşu birden vurmak” denirdi bunun adına!. Hem sonra, tam köprüyü geçerken onlara -Anadolu burjuvalarına- yüz çevirip de gene İstanbul burjuvalarından yana dönen o “solcu-Marksist liberallerden” de intikam alınmış olurdu böylece!. İslam’sa mesele, zaten iş gelip ona dayanıyordu. Yok eğer, “kapitalizme alternatif yeni bir sistemse” de, ee, o da tamamdı; bir kere faize karşı olmaktan yola çıktın mıydı, bütün bir bankacılık sistemini falan da devre dışı bırakmış oluyordun zaten; yani orada artık kapitalizmden bahsetmeye de yer kalmazdı!. O halde tamamdı, Anadolu burjuvaları için yeni bir ideoloji yaratma sürecinin köşe taşları hazırdı ortada! Hem de öyle bir hazırdı ki, “sosyalist sistemin” çöküşünden sonra bir çıkış noktası-yeni, “solcu” bir ideoloji arayanlar için de çare olabilirdi böyle birşey, harika! Hem sonra, işin bir de Türkiye’nin Ortadoğu’daki İslam ülkelerine örnek olma ayağı vardı!. Yaratılacak böyle bir ideoloji pekala onlar için de bir çekim merkezi yaratabilirdi!. Yaşasın Anadolu burjuvalarının önderliğinde başarılacak kapitalizme alternatif-kapitalizm sonrası toplumu yaratacak- bir İslam Devrimi !

 

Kimdi peki bu türden ideolojik formatları hazırlayanlar, Anadolu burjuvaları mı? Dedik ya, onlar daha “fukara”, yani zihinsel-entellektüel kapasiteleri yeni bir ideoloji yaratacak kadar gelişmiş değil! Bunun için önce “solcu” olmak gerekirdi!! Ama o da yetmezdi, hem “solcu” olacaktın, hem de bütün o entellektüel yeteneklerini Anadolu burjuvalarına sunarak onlarda eksik olan yanı tamamlayacaktın!!. Hani derler ya, “bir baltaya sap olamadın” diye!. Böylece, “solculuk” yaparak ulaşamayacağın mevzilere “ne yardan, ne de serden vazgeçerek” bir çırpıda erişmiş oluyordun; daha ne!

 

La havle vela kuvvete! Anadolu burjuvalarına sesleniyorum: Yahu kardeşim, oturun oturduğunuz yerde, bakın ne güzel işler yapıyorsunuz; Devlet sınıfının şahsında koskoca Osmanlı’yı iktidardan indirdiniz, bu ülkenin milli gelirini on yılda üçe katladınız, Kanal İstanbul’du, 3. Köprüydü, dünyanın en büyük havaalanıydı, Marmaray’dı, ikinci tüneldi falan derken harikalar yaratıyorsunuz. Üretici güçleri geliştirerek Türkiye’yi 21.yüzyıla taşıyorsunuz. Yetmiyor mu bunlar size! Türkiye nasıl geldi bu noktalara (siz nasıl geldiniz bu noktaya) onları bir düşünün hele. Buralara gelirken yok muydu o “faiz lobisi” denilen “finans kapital”!. Daha önce içinde “faiz lobisinin” olmadığı başka bir sistemde mi yaşıyorduk yani! Kapitalizm değil midir dünden bugüne içinde yaşadığımız sistemin adı?. Ne oldu da böyle birden enteresan ideolojiler yaratan kılavuzların peşine takılmaya kalkıyorsunuz!.

 

Sayın Erdoğan,

 

bu halk sizi kendinden biri olduğunuz için, pragmatik bir lider olduğunuz için sevdi. Hiçbir ideolojiye prim vermediğinizi gördüğü için sevdi ve bağlandı. Bırakın Allah aşkına şu ideoloji peşinde koşan kılavuzları bir yana! Aslan gibi Babacan’ınız var yanınızda yetmiyor mu o size!!.. Bakın, “faiz lobisi” falan diye o kadar bağırıldı çağırıldı ne oldu? Faizler düştü mü, tam tersine fırladı gitti!! “Bu iş Türkiye’ye 18 milyar dolara patladı” diyorsunuz! Ee, o zaman, kime yarıyor bu çığırtkanlık, bunu niye göremiyorsunuz? Ortada bir “faiz lobisi” varsa yapışırsın yakasına verirsin cezasını; ama öyle “faiz lobisi” çığırtkanlığı yaparak bütün bir küresel sermayeyi karşıya almakla olmaz bu iş!. İnanın, “faiz lobileri” falan değil, bu türden ideolojik ataklarla ortalığı biribirine katanlar yapıyor gerçek tahribatı. Bir yandan, “Menderes’i astılar, Özal’ı zehirlediler, ama Erdoğan’ı yedirtmeyeceğiz” falan diyerek suret-i Haktan görünürken, diğer yandan aslında sizi de kurbanlık kutsal bir koyun haline getirerek atıyorlar o kurtların önüne; ve siz de saf saf, o “Dombra’ların” falan havasına kapılarak-“kefen giymekten” falan bahsederek-bu oyuna geliyorsunuz, insaf!

 

Evet, ideoloji yaratma işine isterseniz İslam-kapitalizm ilişkisinden başlayarak devam edelim!. Bakın ne diyor Cemil hocamız:

KAPİTALİZME ALTERNATİF BİR İSLAM İKTİSADINI TARTIŞIYORUZ!..

“..İslamcılık: Evet, politiktir ve nihai adaleti anlatır. Burada alternatif bir iktisadi sistemin temellerini bulabilir miyiz ve bulursak bunu İslam iktisadı olarak nitelendirmek mümkün müdür? Önce şunu söylemek gerek; İslam, içinde bulunduğu toplum nizamını veri kabul ederek, bunu Kur’an’ın temellerine göre düzenlemek isteyen bir anlayışa sahiptir. Burada tartışılması gereken Kur’an’ın temellerinin kapitalizmle örtüşüp örtüşmeyeceğidir. Burada bizim yorumumuz Kur’an’ın tamamıyla kapitalizmin dışı bir sistem vazettiği yönündedir”[15]..

 

“Kapitalizme alternatif bir İslam iktisadını” tartışıyoruz!.. ne kadar ilginç!. Ee, bunu tartıştığımıza göre, bu tartışmanın altında yatan da -her halde- böyle bir “İslam iktisadının” günümüz Türkiye’si için, hatta bütün bir kapitalist dünya için, sosyalizmin yerine geçen “kapitalizme alternatif iktisadi bir sistem” olup olamayacağı olsa gerek!.. Hadi bakalım, niye susuyorsunuz, herkes söylesin fikrini!

 

Bakın, adına kapitalizm denilen içinde yaşadığımız sistem, insanlığın içinde bulunduğu evrim sürecinde sınıflı toplumlar konağının şu anki şeklidir. Yani öyle,  o “faiz lobicilerinin” ya da “finans kapitalistlerin” oturupta masa başında  “bu insanları nasıl sömürürüz” falan diye düşünerek yarattıkları yapay bir sistem değildir o! Bu nedenle, kendi varoluş koşullarını bu sistemin içinde bulan ve yaratan insanlar (ve de sınıflar) öyle kendi sübjektif niyetlerine -hadi çıkarlarına diyelim- göre yeni bir sistem falan  icat edemezler!. Bir zamanlar işçi sınıfı, (Kemalistler de !) denemişti böyle bir şeyi, ama olmadı!. 

 

Şimdi ben, Anadolu burjuvalarına ideoloji yaratmaya çalışan o “solculara” sesleniyorum! Bir zamanlar “işçi sınıfı devrimcileri” olarak işçi sınıfına yaptıramadığınız şeyi şimdi Anadolu burjuvalarına mı yaptırmak istiyorsunuz! Sistemin kendisine göre bir işleyiş diyalektiği vardır. Ve herkes sistemin maddi varoluş koşulları içindeki -üretim ilişkileri içindeki- yerine göre bu diyalektiğe tabi olarak evrilir. Adına, “kapitalizm sonrası sistem” diyeceğimiz şey de, varoluş koşullarını bu sistemin içinde üreten, bu anlamda, şu yada bu şekilde onun parçası olan bir sınıfın, egemen unsur olan o “faiz lobisini”-“finans kapitalistleri” alaşağı ederek kuracağı (isterse bu İslami bir sistem olsun) bir sistem olamaz!.. Bu türden bir “devrim”, ya da “kapitalizm sonrası başka bir sisteme” geçiş teorilerinin ne farkı kalıyor o eski işçi sınıfına yönelik devrim teorilerinden!!. O zaman devrimin öznesi işçi sınıfıyken, bu durumda artık bunun yerini tekel dışı -finans kapital dışı-burjuvalar almış olmuyor mu!!. Eski MDD, ya da TKP’nin UDD teorilerinden ne farkı var bunun!!. Onların “devrim” anlayışları da aynıydı. Onlar da gene finans kapital dışı-“tekel dışı”- burjuvalarla beraber o “faiz lobilerini”-“finans kapitalistleri” alaşağı edeceklerdi!. Tabi onlar işi tersinden alıyorlardı o başka!. Onların “finans kapital”, “gayri milli, işbirlikçi” falan diye saldırdıkları, gelişen Anadolu burjuvalarıydı o zaman! “Milli” diye peşinden koştukları ise, bizzat o Devletçi burjuvalardı-bugün “finans kapitalistler” denilenlerdi! Hay Allahım sen nelere kadirsin, “can çıkmayınca huy çıkmazmış” derlerdi ya ona benzedi bu iş!!..

 

Ha, peki faizler düşürülmesin mi?... tabi düşürülsün!.. ama Türkiye’nin bir cari açık sorunu var bunu unutmadan!.. Bakın, Almanya’nın böyle bir sorunu yok, tam tersine onun cari fazla sorunu var; bu yüzden de Almanya hiç düşünmeden faizleri birden düşürüverdi!. Türkiye’nin ise, eli kolu bu cari açık sorunuyla bağlı!.. Türkiye, ötesini berisini düşünmeden bir anda faizleri düşürdüğü an ne oluyor? Enerji için yıllık olarak ödenen 60 milyar dolar bir yana, pahalanan döviz ithalatı da pahalandırıyor ki, bu da enflasyona ve cari açığa yansıyor.. Çünkü, imalat sanayimizin büyük bir kısmı hala ithal girdileri işleyerek çalışıyor bizim.. Ee, peki ne olacak o zaman, faizler hep yüksek mi kalsın?..Hayır tabi!..

 

Önce, cari açığa neden olan miktara yakın bir dövizi faiz dışı yollarla ülkeye çekebilmek gerekiyor. Faiz nedeniyle gelen sermayeden feragat edebilmenin yolu budur. Ama, Türkiye’nin sorunu da işte tam bu noktada. Bu nasıl olacak peki?..Yeni petrol kaynakları falan bulamadığımız sürece bunun bilinen iki yolu var. Bunlardan biri demokratikleşmedir.. Neden mi demokratikleşme? Sadece sen, ben, Kürtler falan istediğimiz için mi demokratikleşilecek? Eğer öyle olsaydı daha çok beklerdik!!. Neyse ki, herkesten önce, yatırım için ülkeye gelmenin ön şartı olarak demokratikleşmeyi koyan küresel sermaye istiyor bunu!.. Tabi buna bağlı olarak da kendileri için küresel sermayeyle işbirliğinden başka çıkış yolu göremeyen yerli burjuvalar da istiyorlar daha çok demokrasiyi!. Yani onların, yeni, demokratik-Kürt sorununu çözen bir anayasayı senden benden daha çok istemelerinin-istiyor görünmelerinin nedeni gene kendi çıkarlarıdır! Diyor ki o küresel sermaye çevreleri, “tamam para bizde; biz de yatırım için seve seve size geliriz, ama bizim garantimiz ne olacak?”.. Anayasal ve yasal demokratik garantiler istiyorlar adamlar!.. Yani, sadece anayasa da yetmez, yasaları da ona uygun bir şekilde değiştireceksiniz ki, yarın adamların bir problemleri olunca ortada kalıvermesinler!.. Bu nedenle, diyorlar ki, “siz  önce şu anayasa sorununu bir halledin bakalım.. Kürt sorununa çözümü de içeren yeni bir anayasayı yapın, bir görelim!”.. Aslında Erdoğan’dan şunu bekliyor herkes, çıkıp diyecek ki Erdoğan,  “işte benim yeni anayasa taslağım, haydi gelin bakalım bunun üzerinde tartışalım”.. ve bunu basına da açıklayacak!!. Yok efendim “paralel devlet”mişte, paralel savcılar, polisler, hakimler hukuk sistemini bloke ediyorlarmışta!.. kimse bunları dinlemez.. çünkü bunlar onların değil, bizim sorunlarımız!!.. O “paraleller” bütün bunları yaparken-sistemin altını oyarlarken sen neredeydin, şimdi biz sana nasıl güveneceğiz der otururlar!.. Haksızlar mı??..

 

Cari açığı azaltarak kontrol altına almanın ikinci yolu da enerji sorununa bir çözüm bulmaktır. Tamam, bu yolda atılan adımlar olumlu. TANAP Projesi olumlu, Barzani’yle yapılan ittifak olumlu; ama bütün bunlar yetmez! Güneşin ve rüzgarın bol bulunduğu bir ülke Türkiye. Hükümetin yerinde ben olsam hiç öyle hık mık demeden hemen yarın seferberlik ilan eder ve yenilenebilir enerji konusunda radikal bir yasa çıkarırdım. Bedava arazi, faizsiz kredi ve uzun vadeli vergi muafiyeti!.. Niye yapmıyorsunuz bunu? Kim tutuyor sizi? Son çıkan kararnameyi okudum, iyi güzel, ama yetersiz.. daha radikal kararlar almak lazım. “Paraleller” söz konusu olunca kolayca “ikinci bağımsızlık savaşından” bahsetmeyi biliyorsunuz, enflasyon yüzde 7-8 arası seyrederken politika faizlerini 4.5 yapmayı biliyorsunuz da (bu konuda o kadar devrimci-radikal olabiliyorsunuz da), bu yenilenebilir enerji konusunda neden ürkeksiniz? Tamam, atın bu konuda gerekli adımları da ve o zaman bir bakın bakalım neler oluyor!. Millet tasarruflarını bu alana kaydırınca neler oluyor!.. Her biri yirmi milyar doları bulan üç tane nükleer santral için imzayı atmayı biliyorsunuz da, neden o altmış milyar doların bir on milyarını şu yenilenebilir enerji konusununa ayıramıyorsunuz? Kuzey Irak petrollerinden daha mı az önemli bu? Dağ taş senin, istediğin yere kurabilirsin bu santralleri, kimse de sana birşey diyemez!. Yok Maliki’yi ikna etmekmişte, yok Amerika ne dermişte.. sen kur şu güneş panellerini, rüzgar gülleri tarlalarını, bir bak bakalım o zaman neler oluyor?.. Yok, “kapitalizme karşı alternatif bir sistem olarak İslam ekonomisiymiş” de, yok “faiz lobisiymiş” de!.. laf bunlar!.. Siz bana güneş panellerinden, rüzgar gülü tarlalarından bahsedin!.. Hem sonra, laf aramızda şöyle birşey duydum: Türkiye’de üretilen rüzgar güllerinin Türkiye’de kullanılmasına engeller çıkarılıyormuş! Bu yüzden de Türkiye kendi kullanacağı rüzgar güllerini Almanya’dan ithal etmek zorunda kalıyormuş, doğru mu bu? Aslında bu konuyu Alman düşmanı o “danışmanlara” sormak gerekir ya!..

 

Bütün bunları yap bir, ondan sonra da buna-bunlara paralel olarak bak şöyle bir gelene  gidene,  eğer  ülkeye giren döviz miktarı artıyorsa, ona göre artık faizlerle de oynayabilirsin!.. Sırf “sıcak para” için ülkeye gelen “finans kapitali” de umursamazsın o zaman!.  Ama,  bunları yapmadan öbür türlü Don Kişot’luk yapmaya  kalkarsan adamı tepetaklak götürürler!.. Kim mi götürür? Aradan bir yirmi sene geçtikten sonra birileri belki bu işi doktora çalışması konusu falan yaparlar da o zaman öğrenirsiniz siz de!!..

FAİZ LOBİSİ KONUSUNA GELİNCE!!..

Bakın sevgili C.Ertem hocamız “faiz lobisini” nasıl tanımlıyor:[16]

 

“..Bunun açıkçası Finans Kapital’dir. Yani Rudolf Hilferding’in 1910 yılında büyük başarıyla anlattığı ahtapottur... Kısaca, bir toplumdaki toplumsal sermayeyi yönlendiren hakim ‘çekirdek’ sermayedir bu. İçiçe geçen ‘gerici’ banka ve sanayi sermayesidir. Bu çekirdek sermaye, bugün Türkiye’de olduğu gibi, güç kaybettiğinde önüne gelen herşeyi kullanarak kaos yaratır. Tabii ki bu yapı yalnız değildir, mesela benim biraz önce yukarıda anlattığım ahtapot hikayesi ile bunlar ortaktır... Sonuçta faiz ‘lobisi’, yalnız faizden ibaret değildir..”

Görüyor musunuz, döndük dolaştık nereye-aslında gene aynı yere-geldik! Bu satırları okuyunca bizim o eski “solcu” teoriler geldi hep aklıma! Anadolu burjuvazisi, “faiz lobisi” falan derken bir anda kendimizi Lenin’in Emperyalizm teorisiyle karşı karşıya buluverdik! Meğer bu “faiz lobisi” finans kapitalmiş!. Durun hele; çok heyecanlı!..

Bakın, önce şunun bir altını çizelim. Durdum durdum da ben şimdi niye bu işi kurcalıyorum!. Başka sorun mu kalmadı da Ertem hocayla uğraşıyoruz! Üstelikte bir çok konuda görüş birliği içinde olduğumuz bir yazar o.. Ama mesele bu değil!. Normal koşullar altında bir beyin fırtınası, bir düşünce üretimi olarak yapılabilecek şeyler Türkiye’nin şu anki koşullarında fantastik arayışlar içinde olan Anadolu burjuvalarında ilginç rezonanslara neden oluyor!. Baksanıza, bir S.Yaşar “faiz lobisi” diye bağıra bağıra nerdeyse bütün bir Türkiye’yi “faiz lobisi” uzmanı yaptı!. Başın mı ağrıyor, sorumlusu hazır: “faiz lobisi”!. Bir şeyi kırk kere tekrarlarsan gerçek olurmuş hesabı, “faiz lobisi” diye diye şimdi Erdoğan’ı da aldılar bu koroya, o da başladı herşeyin sorumlusu bu “faiz lobisidir” demeye!.. Ve iş o hale geldi ki, Don Kişot gibi elde kılıç “faiz lobisi” avına çıktık neredeyse!..Yani, bu işi mercek altına almamın nedeni bu işin neredeyse bir  paranoya halini alması, artık ülkeye zararlı olacak hale gelmesidir!.

Tekrar altını çiziyorum; evet doğrudur, o Devletçi burjuvalar geçmişte bütün darbelerin, bütün komploların ortağı olmuşlardır; ama küreselleşme süreciyle birlikte artık durum değişmiştir. Çünkü bir yanlarıyla onlar da burjuvadır ve onlar da bu işin, yani küreselleşme sürecinin nimetlerini görüyorlar, üstelik de bundan senden benden daha fazla nasipleniyorlar!. Kuzey Irak’ı onlar imar ediyorlar yahu! Adamlar Afrika’da cirit atıyorlar, siz hangi iç pazar sömürücülüğünden bahsediyorsunuz!!. Rakamlara bakın hele bir, bunların hepsi birer küresel şirket oldu artık![17]  Eskiden sadece Devletin yarattığı kapalı av alanında tekel kârıyla işi idare ederlerken, şimdi artık onlar da dışarıyla-küresel pazarlarla iş yapar hale geldiler. Almanya’da benim oturduğum evin alt katındaki çamaşırhanede bulunan çamaşır makinalarının bir kısmı Beko artık, bu bir gerçek!. Üstelik artık, tekel dışı burjuvaların -Anadolu burjuvalarının diyelim- “finans kapitali” yok ederek varabilecekleri bir yer de yok! Bankacılık sistemini yok ederek varılacak bir yer yok!. Eskiden Sosyalist Sistem varken, finans kapitali yok ederek “kapitalist olmayan yollardan” sosyalizme varılabileceği hayalleri falan kurulurdu, ama artık bunlara yer kalmadı!.. Yani artık 21.yy da yaşıyoruz!!. Ama ne oluyor, bu türden yaklaşımlar gelişen burjuva devriminin ittifaklar politikasını zedeliyor. Kendi yanına çekebileceğin birçok unsuru bu şekilde karşı tarafın -Ergenekoncuların, Devlet sınıfının- kucağına itmiş oluyorsun. Koyun şimdi önlerine demokratik bir anayasa taslağını bakalım, karşı mı çıkacak o “faiz lobisi” dediğiniz İstanbul burjuvaları buna? Bugün Gülen Cemaatinin peşine takılmış giden Tuskon’lu sanayiciler-işadamları karşı mı çıkacaklar buna? Hadi çıksınlar bakalım, görürsünüz o zaman ne olacağını! Şuraya bakın, ”faiz lobisi” mücadeleleri yüzünden neredeyse Avrupa Parlamentosuna bile savaş ilan edecek hale geldik!. Koyun bakalım demokratik bir anayasa metnini ortaya, karşı mı çıkacak o Avrupalı parlamenterler buna?

Peki o zaman tekrar başa dönerek bir kere daha şunu soralım: Neden halâ AK Parti’nin önerisi olarak kamu oyunun bilgisine sunulan bir anayasa metni yok ortada? Evet, bu soruya cevap istiyoruz!..   

Şimdi tekrar konuya dönebiliriz:

NEDİR BU KÜRESEL SERMAYE?..

“Küresel sermaye” diye diye bütün ülkelerin -bu arada Türkiye’nin de boğazı yırtılıyor!. Hani, bir an evvel şu küresel sermaye gelsin, ülkede uzun vadeli yatırım yapsın da cari açık sorunumuz da bu şekilde kapansın diye yırtınıyoruz ya! Peki, kimdir, nedir o küresel sermaye? Bir ucu finans kapitale çıkmıyor mu bunun? Sermayeyi, “bu finans kapital, şu değil” diye ayırabilir miyiz bugün artık? Hayır mı diyorsunuz? Ee, o zaman? Bir yandan, bir bütün olarak artık küresel bir oyuncu haline gelen o sermayeyi ülkeye çekmeye çalışacaksın, hatta demokratikleşme sürecini bile bununla endeksli hale getireceksin (çünkü, her alanda “demokratikleşmezsen gelmem” diyor adamlar), ama diğer yandan da, işine gelmeyince onu “faiz lobisi” olarak ilan ederek ona karşı savaş açacaksın! Vallahi bu işin içinde bir “solcu” parmağı var! Benim bildiğim Erdoğan bu türden provokasyonlara kolay kolay gelmezdi, ama baksanıza o katıldı artık koroya! Elinde modası geçmiş bir “solculuk” silahı, vermişsin bunu Anadolu burjuvalarının eline, onlar da başlıyorlar hayalet taşlamaya! İlk anda bu oyun hoşuna gidiyor onların tabi, ne de olsa ezeli rakiplerine -İstanbul’un büyük burjuvalarına- karşı ideolojik bir silaha sahip olmuş oluyorlar bu şekilde; ama yazık, oyuna, hem de bizzat o finans kapitalin oyununa geldiklerinin farkında bile değiller!. “Faiz lobisi” adı altında hayalet taşlatıyorlar onlara da onlar bunun farkında bile değiller!. Değiller, çünkü sonunda o atılan taşlar dönüp dolaşıp gene kendilerine geliyor!..

Neymiş, “faiz lobisi” diye birşey yok muymuş! Olmaz olur mu, var tabi. Daha geçenlerde önce İngiltere’de, sonra bizde, bu arada da Avrupa’da Avrupa Parlamentosu suçüstü yakaladı bunları ve başta Deutsche Bank’a olmak üzere milyarlarca Euro ceza kesildi!. Hem, faizleri piyasanın ötesinde ortaklaşa belirledikleri için, hem de, bu şekilde bir tekel oluşturdukları için. Ha, az mı buluyorsunuz bu cezayı, tamam bunu eleştirebilirsiniz. Ama dürüst olalım. Bütün bu işler kapitalizmin özünde var zaten!. Yani işin içinde sen varsan kapitalizm iyi,  “finans kapital” varsa kötü oluyor, öyle mi!.. Yarın fırsatını bulursanız siz de (Anadolu burjuvalarını kastediyorum) finans kapital olacaksınız, buna ne diyeceksiniz peki! Ha, “onlar olmaz, onlar faize karşı, kar payı bankacılığı taraftarı, onlar halka arz taraftarı”, ya da “onlar İslamcı, dini bütün insanlar” falan hikayeleri anlatmayın bana!. Milleti enayi yerine koyarak yeni bir kapitalizm (“halk kapitalizmi”) yarattığınızı iddia etmeye  kalkmayın!

Sakın yanlış anlaşılmasın, ben “katılım bankacılığına”, “Sukuk’a” falan karşı değilim!. Bunları da yapın, ve yapılıyor da zaten! Ama tutupta işi ideolojik bir kılıfa sokmadan, bütün bunları “kapitalizme alternatif İslami bir sistemin gerekleri” olarak sunmadan!!. Bakın Kayseri’nin o Anadolu aslanlarına, aha, biraz büyüyünce hepsi de TÜSİAD’cı olup çıkıverdiler, buna ne diyeceksiniz peki!!. Küçük olunca iyi, büyüyünce kötü oluyor öyle mi (bu konuya biraz sonra tekrar döneceğiz)!!..

Ha, “halk kapitalizminden” bahsediyorduk! Evet, bir de o çıktı şimdi! Biz AK Parti’yi özelleştirme yapıyor falan diye alkışlarken, “bakın, Devlet mülkiyetini özelleştirme yoluyla özel mülkiyet haline getirerek burjuva devrimini geliştiriyorlar” derken, bir de baktık, son zamanlarda özelleştirmenin yerini “halka arz”,  “halka satma” kavramı falan almaya başladı!. Birileri -gene o ideologlar- veriyorlar gazı, “bak” diyorlar, “bunlar halkın malı, sen bunları  faiz lobicilerine satarsan onları güçlendirmiş olursun, halkın malını niye onlara satıyorsun ki”(Y.B), “o” da -onlar da-  “tamam” diyorlar, “haklısınız”! Korkunç birşey bu! Burjuva devriminin ruhuna aykırı!. Hani o Ecevit denemişti ya bu türden hikayeleri daha önce! Bari bu işi biraz daha geliştirin de adını da koyuverin “halk sektörü” diye!.. Gene bir “la havle” çekmek geliyor içimden ama devam edelim!

Dönüyoruz tekrar o “finans kapitale”; ne idi “finans kapital”? Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin kaynaşmasıyla ortaya çıkan bir ürün, kapitalizmin gelişmesinin bir üst aşamasının ürünü değil midir o? Yani öyle, kapitalizm dışı birşey değil ki “finans kapital”!. Hadi, serbest rekabetten tekelci aşamaya geçilirken bu türden yorumlar (kapitalizmin kendi zıttına dönüşmesi falan gibi) yapılabilirdi belki, ve de o zamanın koşullarına göre doğruydu da bunlar; ama, ulusal sınırların ortadan kalkmaya başladığı küreselleşme koşullarında hala bunlara -bu türden kavramlara- takılıp kalarak günümüzü açıklamaya çalışmak biraz tuhaf olmuyor mu artık? Sermayenin küreselleştiğinden, ulus devlet kabuğunu kırarak küresel bir oyuncu haline geldiğinden bahsediyoruz, nedir peki bu sermaye, finans kapitale varmıyor mu bunun bir ucu da? Yani, sizin sanki yeni birşey keşfediyormuş gibi ilan ettiğiniz o “finans kapital” bizzat kapitalizmin gelişmesinin ürünüdür. Ama bakın, dikkat edin, bunların halâ ulus devlete yapışık olarak varlığını sürdürmeye çalışan kesimlerine karşı (20.yüzyıl kalıntısı dünyayı fethetme, kendi aralarında paylaşma anlayışına karşı) bizzat küresel sermayenin kendisi fırsat vermiyor artık!. Avrupa Parlamentosunun şu en son yaptığı suçüstü halini düşünün, Deutsche Bank’a yapılan o polis baskınını düşünün! Daha önce imkanı var mıydı böyle bir şeyin, kim cesaret edebilirdi buna? Ama bakın artık bunlara kriminel-mafya gözüyle bakılıyor. Ve gözlerinin yaşına da bakılmıyor. Bu nedenle, siz hiç merak etmeyin, bizzat o küresel sermaye güçleri kendi içlerindeki  zorbalara göz açtırmıyorlar artık!.. Sağla solla uğraşacagımıza biz de uyanık olalım ve kendi çıkarlarımızı düşünelim yeter. Yani, tutupta sabah akşam “faiz lobisi” bahanesiyle küresel sermaye düşmanlığı yaparak olmuyor bu iş!. Küfür etmeyle olmuyor. Kendi işine bakacaksın sen! Ama, siz gelin de bunu, kendilerini Osmanlı Sultanları’nın günümüzdeki “danışmanları” sanmaya başlayan (yeni tipten milliyetçi-Devletçi bir ideoloji peşinde koşan) o Anadolu burjuvası ideologlarına anlatın!. Onlar olaya farklı bir pencereden bakıyorlar!. Ve “aç tavuk rüyasında darı görürmüş” misali, sanki finans kapitali yok ederek kapitalizm ötesi başka bir sistemi yaratabileceklerini falan hayal ediyorlar!!..

İşte, onların yaratmaya çalıştıkları “kapitalizme alternatif yeni bir İktisadi sistem” olarak İslam tam bu noktada devreye giriyor. Açıktan banka sistemine karşı bayrak açamayacakları için olayı basit bir “faize karşı olma” durumuna indirgeyerek işe başlıyorlar. İslam da faize karşı değil miydi zaten, o halde neden İslam “kapitalizme alternatif bir sistemin” çıkış noktası olmasındı? Görüyor musunuz iş nerelere geldi! Aslında finans kapital dışı burjuvaların derdi din falan değilmiş meğer, onların derdi sistemin egemenleriyle olan mücadelede İslamı kapitalizme karşı başka bir sistemin ideolojik kılıfı olarak kullanmakmış!. Olayı böyle lanse ediyor o ideoloji üretme meraklısı çevreler de!. İyi güzel peki, finans kapitalin canı cehenneme, ama sizin bu mücadelenizin varacağı yer neresidir? Yani, şu an karşı çıkılan o “faiz lobisini”, ya da “finans kapitali” altederek nereye varmak istiyorsunuz?

“KAPİTALİZME ALTERNATİF İSLAMİ SİSTEM”!..

Bakın, son zamanlarda kendisini sayın Erdoğan’ın bir numaralı akıl hocası gibi görmeye başlayan sevgili Cemil hocamız bu soruya nasıl cevap veriyor. Biraz uzun bir alıntı olacak ama aşağıdaki satırlar ondan:[18]

“.. Riba nedir? İşte bu ekonomide ribanın bütün halleri hâkim olur. Eşitsizliğe dayalı mübadele, güçsüz olanı sömürmek (riba’l fadl) ve karşılıksız varlıkların mübadelesi (Bey’ü’l-garar) öne çıkar. Faiz, (riba’n-nesie) hem bu ikisinin zorunlu bir sonucu, hem de bizim yukarıda anlattığımız sürecin ifadesidir. İslam’da yasak olan bu riba ekonomisidir. Buradan çıkarak, İslam ekonomisi iki temel düzenleyici alana dayanır: Riba yasağı ve Zekât müessesesi. Keza, Said Nursi, Kur’an’ın kanuni esasisinin vücûb-i zekât kaynaklı olduğunu söyler, ama bunun riba ile ortadan kaldırıldığını, ribanın, toplumda eşitsizliği ve çatışmayı artırarak, krizin nedenlerinden biri olduğunu vurgular..

 

.. İslamcılık: Evet, politiktir ve nihai adaleti anlatır. Burada alternatif bir iktisadi sistemin temellerini bulabilir miyiz ve bulursak bunu İslam iktisadı olarak nitelendirmek mümkün müdür? Önce şunu söylemek gerek; İslam, içinde bulunduğu toplum nizamını veri kabul ederek, bunu Kur’an’ın temellerine göre düzenlemek isteyen bir anlayışa sahiptir. Burada tartışılması gereken Kur’an’ın temellerinin kapitalizmle örtüşüp örtüşmeyeceğidir. Burada bizim yorumumuz Kur’an’ın tamamıyla kapitalizmin dışı bir sistem vazettiği yönündedir. Şimdi gelelim Emre Aköz’ün (tespitine) sorusuna, sermayeyi büyütmek isterseniz, faize bulaşacaksınız arkadaş diyor, bu zorunlu. Tabii ki yukarıda da belirttik, var olan koşullarda zorunlu. Ama var olan koşulları aşmaya başladığımız andan itibaren değil. Sermaye (anlattık) dinamik bir kavram. Ama sermayenin hangi bütünlükte ve kimin tasarrufunda olacağı önemli.. Ama sermayenin dinamiklerini piyasayı çalıştıracak şekilde kamusal alanları genişleterek, yani piyasayı, piyasanın, tekele izin vermeyecek şekilde çalışması için, kamusal kurumlarla kuşatırsanız küçük özel mülkiyetin temel alındığı yeni bir toplumsal düzene adım atarsınızPeki, sermayedarı ortaya çıkaran ve onu tekel yapan sonra da kapitalist devletle buluşturan nedir? Ücrete dayalı sistem. Yani emek gücünü metalaştıran, onu tıpkı köleci sistemdeki insan gibi, alınıp satılan hale getiren daha sonra da onun, piyasa dışı devlet yaptırımlarıyla pazarlık gücünü elinden alan sistem. Bu sistem, yukarıda anlattığımız gibi ribanın ta kendisidir başından beri. O zaman bunu aşacağız. Bunu aşmak aynı zamanda, sermayenin büyüme zorunluğunu ve tekel olma zorunluğunu aşmak demektir. Sermayenin temerküzü piyasanın ilk andaki dengesini yerle bir eden, piyasanın özünü ortadan kaldıran ‘denge’ dışı bir tarihsel aşamadır. Sermayenin temerküzü ve tekelleşmesi bu anlamda, bu dengeye aykırı bir durumdur. İslam’ın öngördüğü temerküz değil infaktır. İnfak, tüketim, transfer, -çok olandan az olana- (aktarma) ve yatırım harcamalarını kapsar. Ama harcama da ‘helal gelir’in kaynağıdır. ‘Helal gelir’ ise içinde riba olmayan gelirdir. Ancak bu denge hali için ecir döneminin (bkz; Said Nursi) yani ücret döneminin bitmesi gerekir. Yani ücretin ortadan kaldırılıp eşit ve özgür paylaşım gereklidir. Sermayeyi atomize edip, kamusal hale gelmesinin yolunun açılması gerekir. Buradaki ‘kamusal hali’ devlet olarak kullanmıyorum, tam aksine onun karşısında sivil bir ortaklaşalık olarak kullanıyorum. Bütün bu büyük yatırımları yapacak, altyapıyı hazırlayacak kamusal (devlet değil) küçük özel mülkiyete dayalı bir ekonomik sistem olabilir. Banka sistemi de faize ( tekelci-devletçi ekonomiye) değil, girişimci[8] kârına dayalı olabilir. Zaten buraya gidiyoruz. Bugün banka sistemi giderek reel alanlara, en azından geri ödeme süresi kadar, ortak olursa ayakta kalacağını anlamış bulunuyor. Bunun için katılım bankacılığı ve girişim sermayesi desteği giderek öne çıkan bir finansman biçimi oluyor. Sukuk ihracı artıyor.

 

Bütün bu değişim olmaya başladığında ve bunun siyasi kurumları bu değişimi kalıcı hale getirmek için örgütlendiğinde önümüzdeki sisteme kapitalizm dermisiniz, bu ayrı bir tartışma. Ama bu tartışma aynı zamanda son günlerde yapılan İslamcılık, İslam’ın topyekûn ekonomik-sosyal sistem vaz edip etmeyeceği tartışmasına da oturuyor..“

 

Müthiş!. Tam o yetmişlerin, seksenlerin MDD-UDD teorileri!! Değişen tek şey “sosyalizm” kelimesinin yerine “İslam’ın” kullanılıyor olması!.. Ücrete dayalı sistemi ortadan kaldırmak, tekelciliğe karşı olmak, küçük üretimi temel almak (burada tabi Marksizmin de ırzına geçiliyor!).. peki bütün o büyük yatırımları falan kim  yapacak(?), bakın bu soruyu da nasıl cevap veriyor  Cemil hoca: “Bütün bu büyük yatırımları yapacak, altyapıyı hazırlayacak kamusal (devlet değil) küçük özel mülkiyete dayalı bir ekonomik sistem olabilir. Banka sistemi de faize (tekelci-devletçi ekonomiye) değil, girişimci kârına dayalı olabilir. Zaten buraya gidiyoruz”.. Ne anlıyorsunuz bu cümleden? Nedir bu, bütün o büyük yatırımları falan yapacak (devlet olmayan) “küçük özel mülkiyete dayalı kamusal ekonomik sistem”? Yoksa Ecevit’in “halk sektörü”mü bu!!. Hani o öteki “danışman”da (YB) “halkın malını halka satalım” falan diyordu ya!! Hiç utanmaya sıkılmaya, işin içine İslam’ı falan katarak olayı kamufle etmeye gerek yok, bunun adı yeni tipten “halkçı”-milliyetçi bir DEVLETÇİLİKTİR!. Eğer bu doğrultuda yola devam edeceklerse hayırlı olsun AK Partililere ve de milletimize!!..

Anti tekel mücadeleden bahsediyor Cemil hocamız! Ne tekeli Cemil hocam, tekel mi kaldı artık! Hani o eski alışkanlıkla, “büyüklere” tekel mi diyeceğiz hala? Bir Apple mi tekel şimdi, yoksa Samsung mu, ya da kim tekel, Google mı, yoksa Siemens mi, kim kim?.. Ya da, içinde Deutsche Bank’ın da bulunduğu suçüstü yakalanan şu bankalar mı? Küreselleşme sürecinde yok artık bunların yeri. Her geçen gün biraz daha kaybediyor bunlar eskiden kalma o pozisyonlarını! Yoksa, “tekel tekel” derken sadece Koç’u falan mı kastediyoruz!!. Hem küreselleşmeden bahsedeceğiz, hem de tekel egemenliğinden? Buradan çıkan sonuç, küreselleşme olayını anlamadığımızdır diyeceğim, ama, bu çok iyimser bir yorum olur!. Küreselleşme çağında büyüklerle başetmeye çalışan o küçüklere akıl hocalığına soyunmaktır bunun adı! “Büyük işletmelere “tekel” diyerek devlet aracılığıyla onları tırpanlayacağız, sadece küçük girişimciler kalacak ortada”, sonra, “ücretli işçiliği de ortadan kaldırdık mıydı ya, Kuran’ın da öngördüğü o “kapitalizm sonrası” sisteme ulaşmış olacağız!!. Bu mudur yani şimdi bizim bilgi toplumundan anladığımız Cemil hoca? Hani, modern komünal toplum  falan diyorduk ya, meğer o da böyle “küçük üretime dayalı” “İslami” olarak soslanmış bir şeymiş, helal olsun!!.

İsterseniz önce şöyle bir soru soralım Anadolu burjuvalarına (ve de Erdoğan’a): Gerçekten bu türden teorik-ideolojik açılımlara falan ihtiyacınız var mı sizin? Bakın, dünyanın en büyük havaalanını yapmaya karar verdiniz, 3. Boğaz köprüsüydü, Kanal İstanbul’du, Marmaray’dı derken taş üstüne taş koyarak ülkeye çok büyük hizmetler yapıyorsunuz. Eğer belirli bir ideolojiye sahip olursanız bütün bu hizmetleri ikiye katlayacağınızı mı sanıyorsunuz yoksa? Ya da, söylemlerinize anti “faiz lobisi”-“anti finans kapital”, veya “İslami bir sistem” falan gibi fantastik ideolojik kılıflar giydirerek daha etkili olacağınızı mı düşünüyorsunuz? Bırakın Allah aşkına! İnsanlara gına geldi artık ideolojilerden!. Hem bir yandan diyoruz ki, “21.yüzyıl ideolojilerin yok olmaya başladığı, bilginin öne çıktığı, bilgi toplumuna doğru giden yeni bir süreç olarak başlamıştır”, hem de halâ yeni ideolojiler arayışı içindeyiz!   

Bilgi toplumu, ya da modern komünal toplum demek yetmiyor mu Cemil hocam, nerden çıkıyor şimdi bu “anti kapitalist İslami toplum” arayışları? Tamam, böyle beyin fırtınaları yapalım, tartışalım, ama, işin sonu bakın nerelere varıyor!. “Faiz lobisi”ne-“finans kapitale” karşı mücadele falan derken ülkenin huzuru bozuluyor, barış süreci zarar görüyor bundan. Hele durun şu seçimler bitsin, anayasa sorununu falan bir halledelim, ondan sonra daha rahat tartışırız o İslami sistemleri falan. Lütfen ortalığı daha fazla bulandırıpta insanların kafasını karıştırmayalım!.



[1] 08.12.2013,  http://haber.stargazete.com/yazar/turkiyede-islami-kesimler-arasindaki-tartismanin-kokeni/yazi-813844

[2] Bu çalışmanın Birinci Bölümü bitti ve yayınlandı: http://www.aktolga.de/m48.pdf

[3] http://www.aktolga.de/m36.pdf

[4] http://www.duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/23338-Ne-oluyor

[5] Cemil Ertem-18.04.2014  http://www.duzceyerelhaber.com/cemil-ertem/24199-iste-gercekler-artik-kimse-nezaketen-karnindan-konusmasin-yeter

[6] Bu yazı sanki bir Cemil Ertem eleştirisi gibi duruyor, ama, aslında yazının amacı sadece C.E’i eleştirmek değil!. Bir süredir AK Parti’nin başına musallat olan ve „danışmanlar“ adı altında Erdoğan’ı kuşatan, AK Parti’ye ideolojik önderlik yapmaya çalışan bir grubun, onların yaratmaya çalıştıkları toplum mühendisliği harikası yeni „yol“un eleştirisi!.

[7] http://www.duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/22009-Yol-ayirimi-Kemerlerinizi-iyi-baglayin-turkiye-bir-viraja-girdi-savrulma-tehlikesi-var

[8] http://haber.stargazete.com/yazar/turkiyede-islami-kesimler-arasindaki-tartismanin-kokeni/yazi-813844

[9] Bu konuda bak, http://www.aktolga.de/t7.pdf

[10] "Dünyayı ‘Durduran’ 60 Gün", Dr. Cemil Ertem, s.60

 

 

[11] http://duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/16390-Herkes-icin-gezi-parki-dersleri2

[12] “Alafrangalığın Tarihi”, Hilmi Yavuz, Timaş Yay.İstanbul s.11

 

[13] Bu konuda o kadar çok yazdım ki, neredeyse sitenin büyük çoğunluğu bu konuyla ilgili!.. www.aktolga.de

[14] http://www.duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/19824-Bir-sure-once-nereye-geldik-ne-yapmali-demistik-simdi-neden-sasiriyoruz

[15] http://cemilertem.com/kapitalizm-faiz-ve-islamcilik-tartismasina-giris/

 

[16] Düzce Yerel Haberler, 12.6.2013

[17] http://www.duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/22063-Su-kuresel-sermaye-milli-sermaye-konusu

[18] http://cemilertem.com/kapitalizm-faiz-ve-islamcilik-tartismasina-giris/