MİLLİ İRADE NEDİR..


 

MİLLİ İRADE NEDİR..


Evet, „Milli irade“ nedir?  Tartışılan konu bu şimdilerde.  Tabi bununla birlikte de, „demokrasi“, „çoğunluk“, „çoğulculuk“ konuları  tartışılıyor..Tipik bir geçiş dönemi.. Bir yandan eski Türkiye’den yeni Türkiye’ye geçiş süreci yaşanılır ve tartışılırken, diğer yandan da, yeni Türkiye ve onun  kendi içindeki ilişkiler tartışılıyor; bu ilişkilerin nasıl olacağı-olması gerektiği tartışılıyor.  Bu iki süreç içiçe geçmiş  olduğu için,   tartışmalar da bu gerçeği  yansıtıyor!. 

Bakın M.Türköne nasıl tanımlıyor “milli irade” kavramını:

„Millî irade, efsunlu bir kavram. Kelimelere, maddî karşılığının dışına çıkarak “anlam” yüklediğiniz zaman ortaya kavramlar çıkar. Kavramların büyüsü de kelimeye yüklenen anlamlarda saklıdır. Millî irade, tabiatta veya toplum içinde karşınıza çıkacak bir kavram değil; Fransız İhtilâli öncesinde icat edilmiş bir düşünceye dayanıyor; Rousseau’nun  “genel çıkar” ve “genel irade” teorisinin eseri“[1]. Yani, Türköne diyor ki, öyle “milli irade” diye mutlak bir gerçekliği ifade eden bir kavram yoktur. Bu, kapitalizmle birlikte ortaya çıkan bir kavramdır.  Burjuva devrimiyle  birlikte  ortaya çıkmıştır..

Gülay Göktürk ise şöyle diyor: „..Başbakan milli iradeyi "milletin tercihleri" olarak tanımlıyor. Ve çoğu kez, AK Parti'yi -milletin çoğunluğunun tercih ettiği bir parti olduğu için- milli iradenin temsilcisi gibi görme eğilimine giriyor ve AK Parti'ye karşı çıkışı "milli iradeye karşı çıkış" olarak algılıyor. Oysa biz biliyoruz ki, millet dediğimiz şey homojen bir kitle değil. Millet dediğimizde içinde farklı tercihleri olan farklı kesimlerin yer aldığı bir yapıdan söz ediyoruz. Dolayısıyla ne AK Parti ne de herhangi bir başka parti "milli irade"yi temsil eder; sadece oy aldığı kitlenin iradesini ve çıkarlarını temsil edebilir“..

Burada, bilerek ya da farkında olmadan iki ayrı süreç biribirine karıştırılarak, iki farklı şey birarada tartışılıyor. Birincisi,  civcivin yumurtanın içinden çıkıp gelmesi olayı,  yeni olanın eskinin içinden, onun kabuklarını parçalayarak  çıkıp gelmesi olayı.. ve tabi  bu sürecin diyalektiği. İkincisi ise, yumurtadan çıkan civcivin, yani  yeninin kendi  içindeki yaşam süreci, bunun diyalektiği. Burada, yumurtanın-yani eskinin-içinden çıkıp gelenin yeni Türkiye olduğunu anlamışsınızdır herhalde!. Bir yanda, hala kabuk değiştirme süreci devam eden, eski devletçi kabuklarını kırarak modern kapitalist bir ülke haline gelmeye çalışan bir Türkiye gerçeği var ortada, diğer yanda da, kendi kimliğini arayan, kendi yaşam sürecini nasıl yöneteceğini tartışan yeni Türkiye gerçeği.. 

Bütün bunları, yani bu iki farklı süreci, örneklerle açıklamaya çalışalım.  Bir sistem olarak ele alındığı zaman, aile  içindeki kadın erkek ilişkisiyle,  mevcut sistemin diyalektik anlamda inkarı olarak  ana karnından çıkıp gelen  çocuğun varoluş süreci-bu iki sürecin diyalektiği aynı şey değildir. Ailenin iç ilişkileri  söz konusu olunca buradaki ilişkiler  iki başlı bir oluşumdur. Aile, kadın ve erkeğin  içinde yer aldıkları sistemi birlikte ürettikleri demokratik bir birliği temsil eder (öbür türlüsüne, demokratik olmayan  „erkek egemen“ aile deniyor).  Mevcut sistemin diyalektik anlamda inkarı olarak ana karnından çıkıp gelen  çocuğun ortaya çıkış diyalektiği ise farklıdır. Bu durumda, eskinin içinden çıkıp gelen yeni, kendi nefsiyle bütünsel bir varoluş instanzını temsil eder; tıpkı kapitalizm öncesi sisteme karşı mücadele içinde doğan yeni toplumun bu mücadele süreci boyunca  bütünsel bir milli iradeyle hareket ediyor olması gibi!. Ama o, yani kapitalist toplum, bu mücadele sona eripte kendi ayakları üzerinde yürür hale geldiği zaman,  o andan itibaren sınıf mücadelelerine sahne olan kendi içinde bölünmüş bir toplumdur artık,  ki, bu durumda milli irade de ancak farklılıkların bir arada temsil edildiği parlamento tarafından temsil edilir..

Bu konu aslında o kadar önemli ki, biraz daha kurcalayarak olayı bilişsel bir zemine-sistem bilimi zeminine- taşımaya kalkarsanız  işin altında   varoluşun olduğu kadar, bir durumdan bir başka duruma geçişin diyalektiğinin  yattığını görürsünüz (ve tabi bu arada, her iki durumda da  birlik ve çelişki kavramlarının ne anlama geldiğini de).

Örneğin gene, burjuvazi ve İşçi sınıfından oluşan kapitalist toplumu ele alalım.  Sistem içinde bu iki sınıf  biribirlerinin varlık şartı durumundadır. Birlikte, biribirlerini yaratarak varolurlar, sistemi birlikte üretirler. Bu yüzden de, sistemin merkezi varoluş instanzını-milli iradeyi- tek bir sınıf temsil edemez. Bu durumda milli iradenin temsilcisi, sistem merkezinde oluşan sıfır noktasıyla birlikte bölünmüş milli iradeyi temsil eden parlamentodur. Parlamento,  kendi içinden çıkan çoğunluğa   kollektif iradenin koyduğu kurallar içinde yürütmeyi temsil etme görevini verir. Dikkat ederseniz, burada milli irade sınıflara bölünmüş  toplumun belirli bir ortak bilgi temeli-kültür- üzerinde gerçekleşen birliğinin, bilişsel bir uzlaşmayla-anayasa-  kollektif varoluş iradesi  olarak ortaya çıkıyor.

Peki  bu sistem-böyle bir sistem- tarihsel olarak nasıl ortaya çıkmıştır? Kapitalizm öncesi toplumun-Batı’da feodal toplum, bizde ise antika Devletçi toplum-içinden onun diyalektik inkarı olarak değil mi!..Bu durumda, yani geçiş süreci boyunca, yeninin içindeki güçler için belirleyici olan çelişki,   bir bütün olarak yeniyle eski arasındaki çelişkidir. Öyle ki, bu çelişki çözülmeden önce-kabuklar kırılarak civciv ortaya çıkmadan önce-sistemin kendi içindeki çelişkiler ön plana çıkmaz, çıkamaz!. Yani, bu durumda milli irade,   yeninin kendi içindeki sınıf mücadeleleri zemininde  belirlenmez;  yeni ile eski arasındaki ilişkiler içinde ortaya çıkar ve bir bütün olarak yeniyi temsil eden irade-varoluş instanzı-olarak anlam kazanır.

Örneğin, 27 Mayıs 1960’da Osmanlı artığı darbecilere karşı  yeni Türkiyeyi,  parlamentoyu ve onunla birlikte milli iradeyi temsil eden  DP dir-Menderestir. Çok açık aslında, bu durumda 27 Mayısın temsil ettiği darbeci  irade milli iradeye dahil değildir, tam tersine onun düşmanıdır. Unutmayalım, milli irade bir yana,   bizzat o  millet kavramın kendisi bile kapitalist bir kategoridir.  Bu nedenle, burjuva devrimine karşı, eskiyi restore etmeye yönelik bir iradeyi milli iradenin bir parçası olarak ele alamayız.  Milli irade, her biri  sistemin-kapitalist sistemin- bir  elementi  durumunda olan insanların iradelerinin  toplamıdır. Evet, o civcivi yaratan  yumurtadır; ama unutmayalım ki, civciv aynı zamanda yumurtanın diyalektik anlamda inkarı olarak  çıkıp geliyor. Yani öyle Gülen Cemaati gibi, hem Devletin-eski Türkiye’nin  bir parçası, ama hem de yeni Türkiye’nin bir parçası olarak varolamazsınız!. Gün gelir, süreç sizi nerede duracağınızı belirlemeye zorlar. Bunun başka yolu yoktur. (Ha, şimdi bunun zamanımıydı, bu ayrı bir konu..Ben bu işin erken gündeme geldiği kanaatindeyim!)..

Bu açıdan bakınca, şu son tartışmaları ve bu tartışmalardan çıkan sonuçları     şöyle toparlayabiliriz: Türkiye bugün halâ bir geçiş sürecini yaşıyor. Bir yanda, “milli iradeyi” reddeden, egemenliği, kendinde şey antika bir Devlet anlayışında arayan, pozitivist toplum mühendisi, vesayetçi, darbeci Kemalist eski Türkiye'nin egemenleri, diğer yanda ise, bir bütün olarak yeni Türkiye'nin  güçleri.. Bunlar halâ kıyasıya biribirleriyle mücadele halindeler..İşte bu yüzdendir ki, Erdoğan ve AK Parti  bugün ikili bir görevi üstlenmiş durumdalar.  MİLLETİN İRADESİNİ-yani, seçimle gelen parlamentoyu saf dışı bırakmayı hedef alan İttihatçı cepheye karşı mücadelenin önderliğini yaptıkları sürece EVET onlar  MİLLİ -İRADENİN DE TEMSİLCİSİ konumunu üstlenirler; ama, aynı anda, yeni Türkiye ve onun kendi içindeki ilişkiler söz konusu olduğu zaman da, onlar,   milli iradeyi temsil görevini parlamentoya bırakarak, çoğunluk olarak ondan aldıkları yürütmeyi temsil etme görevini yerine getirmekle yükümlüdürler.. İşte,  içiçe geçmiş bu  iki süreçtir ki, bugün süregelen bütün tartışmaları belirleyen, onların altında yatan da budur. Aslında son derece hassas bir süreç bu. AK Parti ve Erdoğan sürecin bu iki yanını biribirine karıştırdıkları an kaybederler!. Yani, geçiş süreci diyalektiğinin onlara verdiği milli iradeyi temsil görevini yeni Türkiye’nin kendi içindeki ilişkilerde de kullanmaya kalktıkları an kendilerini parlamentonun yerine koyarak demokratik sistemin kurallarını işlemez hale getirirler..Kıldan ince kılıçtan keskin bir yol bu inşallah kazasız belasız düze varırız

[1]http://www.duzceyerelhaber.com/her-taraf-haberleri/22745-Mumtazer-Turkone-Mill-irade-kimin-elinde#.UqlsFGTuJKR 

.