Nereden nereye


SOSYALİST SİSTEM DAĞILDI, ABD ESKİ HEGEMONYACI YAPISINI REFORME EDEREK YENİ DURUMA-YENİ KÜRESEL DÜNYAYA UYUM SAĞLAMAYA ÇALIŞIYOR, YA SEN AB,  NE OLACAK SENİN HALİN BÖYLE!...

 

İÇİNDEKİLER

 

 

GİRİŞ. 1

İKİ DÜNYA SİSTEMİ... 2

YENİ ESKİNİN İÇİNDE GELİŞİYOR!... TEKELCİ KAPİTALİZM VE DİYALEKTİK İNKARI!... 4

“AVRUPA BİRLİĞİ” NEYİN ÇABASIYDI?... 6

KÜRESEL YENİDEN DOĞUM İÇİN  BERLİN DUVARININ YIKILMASI YETMİYORDU!... 9

ULUS-DEVLET KABUĞU GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE DE ÇATLIYOR... 12

„KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM“, „GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER“ VE TÜRKİYE... 14

KÜRESELLEŞME-ÜRETİCİ GÜÇLERİN GELİŞMESİ-SINIF MÜCADELESİ... 16

GELİŞMİŞ KAPİTALİST ÜLKELER-BU ARADA AB DE-  NE YAPACAK?... 20

 

 

GİRİŞ

 

Bu çalışma esas  itibariyle 2005’de yayınlanan çalışmadan alınan bir bölüm[1]; güncelleştirme amacıyla araya bazı ilavelerde bulundum o kadar... Aradan  on bir yıl geçmiş! Ama bu on bir yıl hem ülkemiz, hem de çalışmanın konusu olan küreselleşme süreci ve Avrupa Birliği’nin gelişimi  açısından  o kadar dolu dolu ki, bugün gelinen noktada birçok parametrenin  yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini görüyoruz. Örneğin, o zaman, “gelişmekte olan bir ülke” olan Türkiye’de gelişen demokratik halk devrimi süreci hala yükselen bir çizgi izlerken, devrimin lokomotifi rolünü oynayan AK Parti de arkasına küreselleşme süreci ve AB rüzgarlarını alarak  “fabrika ayarlarına” uygun bir şekilde iç ve dış dinamiklerin çok boyutlu  koalisyonu olarak kendi yolunda ilerliyordu.  Bugün ise durum biraz farklı tabi! Bizzat Erdoğan’ın ifadesiyle “artık daha ileriye gidemiyoruz, patinaj yapmaya başladık”!... Öyle ki,   giderekten “değiştirmeye” çalıştığımız eski Devlete, onun “yerli-milli” duruşuna sahip çıkarak adeta ondan medet umar hale geldik!... Bunun nedenlerini  başka bir çalışmada ele aldığımız için şu an daha fazla bu konunun üzerinde durmuyorum.   http://www.aktolga.de/m54.pdf  

 

AB konusunu şimdi neden tekrar ele aldığımıza gelince: İçinde bulunulan  süreç bir süredir hem AB, hem de Türkiye açısından bir tür  yol ayrımına denk düşüyor.  Bu noktaya nereden ve nasıl gelindi önce bir kere daha bunun  altını çizmek istiyorum. Sonra da sürecin nereye doğru gittiği  sorusuna cevap arayacağız...

 

Çalışmayı okurken de göreceğiniz gibi AB aslında soğuk savaş döneminin ürünü bir birliktelik olup  iki kutuplu dünya düzeninde Avrupa ülkelerinin “biz de varız” deyişlerini ifade ediyordu. Bu nedenle, daha sonra içine girilen  “küresel-yeni dünya düzeninde” ABD ve Sovyetler nasıl  bir değişim süreci yaşadılarsa,  o da, ya  ulus devlet bileşenlerine ayrışacak, ya da küreselleşme sürecine uygun bir yeniden yapılanma içine girecekti.  Geride kalan dönemde bu iki dinamiğin nasıl içiçe geçtiğini, aradaki mücadelenin nasıl kıran kırana geliştiğini gördük.  Bugün gelinen noktada, bir tıkanıklığın ortaya çıktığı, 21.yy paradigmalarına özgü adem-i merkeziyetçi bir yeniden yapılanmanın yolunun açılamadığı koşullarda  ulus devletçi  merkezkaç kuvvetlerin etkisinin arttığını görüyoruz.  Daha ileriye gidilemeyince, önce bir patinaj yapma süreci başlıyor, sonra da eskiye dönerek çıkış yolu eskinin o bilinen yollarında  aranıyor!  Çünkü hayat durmuyor, devam ediyor; ya ileriye gideceksin, ya da  geriye giderek çözümü eskinin içinde  aramaya çalışacaksın!... İngiltere’de yapılan referandum ve AB’den ayrılma kararı da bu gerçeğin altını çizdi... Bir yanda 20.yy’ın ulus devletler dünyası, buna ilişkin bakış açıları, diğer yanda ise  21.yy değerleri ve küreselleşme paradigması... Kolay değil, bir  yeniden doğuş olayı bu.  Toplumsal düzeyde de  bir yeniden yapılanmaya tekabül eden bu süreci öyle pürüzsüz yaşayarak gerçekleştirmek hiç  kolay değil!...     

 

Doğrudur, bugün  bütün Avrupa’da “aşırı sağ” denilen ulusalcı merkezkaç unsurların seslerini daha fazla duyurmaya başladıklarına şahit oluyoruz. Ama inanın bu durum geçicidir; yani AB parçalanmıyor (hani, AB parçalansa da eski Osmanlı mülkü olan Balkanları kurtarsak rüyaları görenler hayal kuruyorlar!!). Geçicidir, çünkü Avrupa’nın sorunlarına artık 20.yy’ın milliyetçi-ulus devletçi paradigmalarına geriye dönerek çözüm üretilemez!... Bu nedenle,  enseyi karartmaya  gerek yok; ileriye bakmaya, çözümü 21.yy gerçekleri içinde aramaya devam edelim diyorum,  su akıyor ve mutlaka yolunu bulacaktır...  

 

Düşünsenize, içe kapanarak, milliyetçiliğe hız vererek 21.yy koşullarında  hangi hedefe ulaşabilirsiniz artık?

 

Bakın Türkiye bile, son birkaç yıldır   Osmanlı’yı  diriltiyorum falan diyerek  rotayı şaşırdı da ne oldu;  ulus devlet  eşofmanlarını giyerek (“kefen giyme” edebiyatını kastediyorum!) güya 20.yy kulvarlarında öteki ulus devletçilerle  yarışa girmeye kalkmıştık; ama  baktık ki olmuyor, buralardan bir yere varılamıyor, şimdi tekrar ayaklarımızı yere- 21.yy zeminine basarak “düşman azaltma”  sloganıyla “fabrika ayarlarımıza” dönmeye çalışıyoruz!...

 

Amaç  gelişmek, ilerlemek  değil mi;  bunun için artık daha fazla üretip, ürettiklerini daha çok satarak zenginleşmekten başka yol var mı?  Doğru, eskiden bunu yapabilmek için güçlü bir ulus devlete, onun güçlü ordularına, silahlarına  ihtiyaç vardı. Çünkü, malını daha çok satabilmek için  bunlara dayanarak nüfuz bölgeleri yaratmak gerekiyordu. Pazar payını  arttırmanın başka yolu yoktu. Ama şimdi öyle mi ya!... İstediğin kadar güçlü ol, güçlü bir ulus devlete, güçlü bir orduya sahip ol, elinde ABD ve Rusya misali en güçlü nükleer silahlar bulunsun, bütün bunlar bir malı daha iyi kalitede ve daha ucuza üretmeden pazar payını daha da  arttırabilmenin yolunu açabilir mi?...

 

Aynı şey Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için de geçerlidir. Bakmayın siz etrafınızdaki hamaset  rüzgarına! Yüz-hatta iki yüz yıl geriye dönüp, oradan-“ecdadımızın şanlı tarihinden”, Sultanların maceralarından- hız alarak,  reaksiyona- intikama-travmalara  dayalı yeni tipten bir  Devletçi-milliyetçilik dalgası yaratıp, sanki artık 21.yy da yaşamıyormuşuz gibi  20.yy ruhuyla yükselen bir ülke haline gelmenin  başarı şansı var mıdır!?...

 

“Patinaj” yapar hale geldik, doğru; kendimizi çaresiz hissediyoruz!... Ama,  çaresizlikten kaynaklanan hamasetle, geçmişe dönerek kaybolan o güzel günleri geriye getirme hayaliyle bir yere varabilir miyiz?...

Bütün bunlara rağmen sakın umudunuzu kaybetmeyin,  Türkiye herşeye rağmen yolunu bulacaktır; hem sonra unutmayın,  “ay daima  gecenin karanlığında doğar”!... Kolay değil, değişim sadece Türkiye’de yaşanmıyor,  yeni bir dünya doğuyor, herşey değişiyor!...

 

Devam ediyoruz!... Buraya nereden, nasıl geldik?...

İKİ DÜNYA SİSTEMİ...

 

Sosyalist Sistemin doğuşuyla birlikte dünyanın ikiye bölünmesi  olayı çok şeyi değiştirmişti. Bu olay, kapitalist ülkeler açısından dünya pazarlarının bölünmesinin, daralmasının çok daha ötesinde bir anlama sahipti. Sorun, herşeyden önce bir varoluş-yaşamı devam ettirebilme sorunuydu.  Şakası yoktu bu işin! Kapitalizm, dışardan “dünya sosyalist sistemi” tarafından, içerden de işçi sınıfı hareketi tarafından kıskaç altına alınmıştı. Dünya pazarlarını paylaşmak için birbirleriyle didişip duran kapitalistler  can telâşına düşmüşler, elde olanları da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardı.

 

Dünya, ikiye bölünmeden önce,  bir ülkeler-ulus devletler topluluğuydu. Her ülke kendisi için vardı. Ülkeler arasındaki ilişkilerin  hiçbir bağlayıcı kuralı yoktu.  Belirleyici tek faktör  çıkar ilişkisi, güç-kuvvet dengesiydi. Her ülke kendi çıkarı üzerine oluşturduğu   politikalarını sahip olduğu güç-kuvvet oranında etkili kılabiliyordu. Ve hiçbir denge-ittifak kalıcı değildi. Bugün böyleydi, yarınsa başka türlü olabilirdi. Herkes birbirinin açığını, zayıf noktasını gözetiyor, bulduğu anda da üste çıkmak için  hiç gözünün yaşına bakmadan darbeyi indiriveriyordu!

 

Evet, büyük kapitalist ülkelerin nüfuz bölgelerini koruyan kalın duvarlar vardı ve bu duvarlar tekelci ulus devletin güvencesi altındaydı; ama, diğer yandan da, günü geldiği zaman kapitalizmin eşitsiz gelişme kanunu bu duvarları bile hükümsüz kılabiliyordu.  Bugün zayıf denilen bir ülke bir de bakıyordun on-onbeş yıl sonra mevcut dengelere meydan okur hale gelebiliyordu. Almanya ve Japonya örneklerinde olduğu gibi...

 

Yukarda, “dünya ikiye bölünüverince çok şey değişti” demiştik. En önemli değişiklik, iki dünya sisteminin ortaya çıkışı oldu... 

 

Bu durumda, dünün can düşmanı kapitalist ülkeler, Sovyetlerin başı çektiği “Dünya Sosyalist Sistemi’ne” karşı ABD’nin liderliği altında biraraya gelmek zorunda kaldılar. Nükleer silahların bulunuşunu, ve her iki tarafın  tepeden tırnağa bu silahlarla donanmış olduğunu da hesaba katarsak, ortaya çıkan tabloyu şöyle özetleyebiliriz:

 

1-Nükleer silah dengesi, iki sistem arasında çıkması muhtemel bir savaşı engelliyordu. Çünkü, her iki taraf da biliyordu ki, böyle bir savaş sadece karşı tarafın değil, her iki tarafın da, hatta yeryüzündeki bütün insanların  yok olması anlamına gelecekti.

 

2-Sosyalist sistem karşısında  ABD’nin liderliği-koruyucu şemsiyesi altında toplanan kapitalist ülkelerin, dünyayı yeniden paylaşmak için, eskiden olduğu gibi, birbirleriyle savaşmaları artık olanaksız hale gelmişti. Çünkü, böyle bir durumda, dışardan sosyalist sistem, içerden de işçi sınıfı hareketi tarafından kuşatılmış olan kapitalist sistem  tamamen çöküşe gidebilirdi. “Zincir  zayıf bir halkadan” kopma eğilimine girerse bunun sonunun nerelere gidebileceği apaçık ortadaydı!...

 

3-İki sistem arasındaki çelişkiden yararlanan  sömürge ve yarı sömürge birçok ülke, sırtını sosyalist sisteme dayayarak “kurtuluş savaşına” başlamış, ya da  “bağımsızlığını” ilân etmişti[2]. Yani, tekel egemenliğinin hüküm sürdüğü eski nüfuz bölgeleri  tek tek elden çıkmaya başlamıştı. Ve işin ilginç yanı da, buna karşı durmanın, bu süreci durdurmanın artık mümkün olmamasıydı! Vietnam savaşı,  ABD gibi dünya kapitalist sisteminin lideri, dünyanın en büyük askeri gücü bile olsa, artık kimsenin bu süreci durdurmaya  gücünün yetmeyeceğini gösteriyordu...

 

Daha ileri gitmeden önce burada hemen bir parantez açmak istiyorum.

 

SAVUNMA REFLEKSİ...

 

Varoluş sürecinin, çevrenin-dış dünyanın- etkilerini  (madde-enerji-informasyon olarak) değerlendirip-işleyerek, çevreyi-dış dünyayı- etkileyip bir çıktı-output oluşturma çabası olduğunu daha önce görmüştük[3]. Bu sürecin iki boyutu vardır. Birincisi, çevreyle olan ilişkide mevcut durumu korumaktır. İkincisi de, her seferinde, bu “ilk durumdan” itibaren gene çevreyle  etkileşerek kendini üretirken yeni bir duruma geçmek. Bütün canlıların çevreyle olan ilişkileri bu esasa dayanır. Eğer bir canlı (bu tek bir hücre, ya da çok hücreli bir organizma, veya bir toplum da olabilir) çevreyle olan ilişkilerinde kendini güvende hissetmiyorsa, yani, ekstra bir çaba sarfetmeden mevcut durumunu koruyamıyorsa, ya da, objektif nedenlere dayanarak içinde böyle bir endişesi varsa (korku), bu onun bütün diğer ilişkilerini-etkileşimlerini de etkiler ve  ön plana çıkar. Öyle olur ki, bu sorunun-güvenlik

varoluş sorununun çözülmesi için harcanılan çabalar bütün diğer çabaları da belirleyici hale gelir. Çünkü, ancak belirli bir “varoluş zemini”, yani bir denge durumu varsa varolmaya devam etmek-kendini üretmek mümkündür.  Varoluşun bu önkoşulu bütün canlılarda savunma refleksi diyebileceğimiz bilinçdışı bir mekanizmaya bağlanmıştır. Bu konuyu da İkinci ve Altıncı çalışmalarda ayrıntılı olarak inceledik[4]...

 

SOĞUK SAVAŞ...

 

İşte, dünyanın ikiye ayrılmasından sonraki dönemde, bu savunma-güvenlik sorunu, birbirinin can düşmanı iki sistem arasındaki ilişkileri olduğu kadar, her iki sistemin kendi içindeki ilişkileri de etkileyen en önemli unsur haline geldi.

 

Eskiden dünyayı kendi aralarında  paylaşmak için birbirleriyle savaşan kapitalist ülkeler bu lükse sahip değildiler artık! Peki ne olacaktı şimdi? Savaş, öyle iş olsun diye yapılan bir şey değildi ki! Tekel egemenliğini gerçekleştirmenin kaçınılmaz biçimiydi. Savaş olmadan, dünyayı yeniden paylaşma  olanağı olmadan tekel egemenliğini sürdürmek de mümkün değildi (bu noktanın altını çiziyorum).

 

Lâfı hiç uzatmayalım: Dünyanın ikiye bölünmesi ve iki dünya sistemi arasındaki nükleer denge, “soğuk savaş” adı verilen yeni bir savaş biçimini yaratırken, bu koşullar,  kapitalist ülkeler arasındaki ilişkileri de etkileyerek, bu ilişkilerde sonu savaşlara kadar giden tekelci rekabetin yerine,  usul usul üretici güçleri geliştirerek el altından  sürdürülen değişik bir rekabetin ortaya çıkmasına neden oldu...

 

Soğuk savaşın ne anlama geldiği açıktı. İki sistem arasında, hayatın her alanında, ilân edilmemiş  bir savaş, amansız bir mücadeleydi bu. Herkes bir tek şeyi düşünüyordu, bu savaş eninde sonunda iki sistemden birinin galibiyetiyle sona erecekti; belirleyici olan, iki dünya sistemi arasındaki çelişkiydi ve dünyanın kaderi de bu savaştan hangi tarafın galip geleceğine bağlıydı. Bu nedenle, bütün dikkatler bu mücadeleye yöneldiği için, kimse kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki ilişkilere dikkat etmedi (en azından bu ilişkiler-çelişkiler-ön plana çıkarılmadı); hiç kimse, bu gerginliğin-çatışma ortamının içinde usul usul başka bir dünyanın, yeni-küresel bir dünya sisteminin gelişmekte olduğunu göremedi. Öyle ki, duvarlar yıkılıp da soğuk savaş-ve sosyalist sistem- sona erdikten sonra bile, ortaya çıkan bu yeni dünya sisteminin ne olduğunu kimse anlayamadı. Herkes sandı ki, ABD egemenliğindeki dünya kapitalist sistemi soğuk savaştan galip çıktı ve dünya da, ABD’nin liderliğinde “tek kutuplu” bir dünya haline geldi! Adına “globalizm” denilen  “yeni dünya düzeninden” anlaşılan   bu oldu!...

YENİ ESKİNİN İÇİNDE GELİŞİYOR!... TEKELCİ KAPİTALİZM VE DİYALEKTİK İNKARI!...

 

Devam ediyoruz: Dünya ikiye bölünüp de, iki dünya arasındaki ilişkileri belirleyen temel unsur soğuk savaş haline gelince, kapitalist dünyanın kendi içindeki ilişkilerin de değişmeye başladığını söyledik. Ama, kapitalist dünya içindeki değişme sadece kapitalist ülkeler arasındaki ilişkilerle sınırlı kalmadı ki! Bir işletme sistemi olarak kayıtsız şartsız tekel egemenliğine dayanan eski tekelci kapitalizmin-emperyalizmin kendisi de değişmeye başladı. Çevrenin-dış dünyanın değişmesi, eski biçimiyle tekelci kapitalizmin varoluş koşullarını da yok etmişti. Dünyanın ikiye bölünmesi bunun için bir milad olmuştu adeta. Tekelci kapitalizmin, yeni koşullarda daha önceki varoluş biçimini gerçekleştirmesi-üretmesi artık mümkün değildi...

 

Peki değişen ne olmuştu?  Büyük kapitalist ülkeler yerli yerinde duruyordu. Finans kapital de duruyordu ortada! Değişen ne olmuştu?... 

 

Değişen şu oldu: Eskiden tekel+ulus devlet bir bütündü. Egemenlik alanını genişletmek için bu ikili bir bütün olarak hareket ediyorlardı. Finans kapital ulus devletin açtığı  güvenli yolda yürüyerek dünya pazarlarını istilâ ediyordu.  Ve bu da,  aynı hedefi güden,  herbiri diğerlerinin aleyhine olarak kendi nüfuz bölgesini genişletmek isteyen emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri ön plana çıkarıyordu. Ancak görüldü ki, bu sürecin ve bu sürece yön veren  çelişkilerin yeni dönemde, yani ikiye bölünmüş  dünya ortamında artık eskiden olduğu gibi aynen sürmesi  mümkün değildi. Çünkü bu, bütün bir insanlığı topyekün yok oluşa götürebilirdi. İş bu noktaya gelince, durum, bütün diğer yasaların üstünde olan yaşamı  devam ettirme yasası (survive-überleben) açısından devam ettirilemez   hale gelince, finans kapital yavaş yavaş ulus devlet yükünü sırtından atmaya,  dünya pazarlarına yayılmanın daha başka-barışçı yollarını aramaya başladı...

 

Ama ne olabilirdi bu “yeni-barışçı yollar”?...

 

Bir malı daha iyi kalitede, daha ucuza imal ederek (bilgi içeriği- “katma değeri” yüksek mallar üreterek) rekabet etmek ve bu şekilde, daha çok satarak, dünya pazarlarında daha çok yer kapmak!...

 

İşte, yeni dönemin, “soğuk savaş” döneminin, atom bombasından daha güçlü, en önemli “silâhı” (“yumuşak gücü”-“soft power”ı) bu oldu! Öyle bir silahtı ki bu, hem sosyalist sisteme karşı, hem de kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki rekabette birbirlerine karşı etkiliydi; üstelikte, hiçbir kullanma riski taşımıyordu!...

 

Ama bu yeni birşey değildi ki diye düşünülebilir! Eski “serbest rekabetçi” dönemin yöntemi (“işletme sistemi”) değil miydi bu; tekellerin çoktan tarihin çöp sepetine attıkları eski “serbest rekabet” silahı değil miydi?...

 

Kapitalizmin gelişmesi, üretimin yoğunlaşması  tekelleri yaratarak serbest rekabetin eski varoluş felsefesini inkâr etmesine yol açmamış mıydı?  Serbest rekabetin, üretimin yoğunlaşmasının sonucu olarak doğan tekel ise egemenlik demekti. İstediğin malı, istediğin fiyata satabilmek demekti.  Kapitalizm için önemli olan azami kâr’ı elde edebilmekti. Dün bunu serbest rekabetle, üretici güçleri geliştirerek elde ederken, daha sonra tekel egemenliğiyle elde ediyordu...

 

İşte, dünya ikiye bölünüp de, artık ulus devletle birlikte nüfuz bölgeleri yaratarak dünya pazarlarında daha çok yer kapma yöntemi imkânsız hale gelince, yani tekelci kapitalist işletme sistemi azami kâr elde etmek için elverişli olmaktan çıkınca,   sırtında yumurta küfesi olmayan finans kapital, hiç düşünmeden bu sefer de ulus devleti sırtından atıverdi ve tekrar YENİ GÖVDEYE (bir işletme sistemi olarak) eski silâhlarını kuşanmaya başladı! 

 

Çünkü, sermaye için önemli olan ne işletme sistemiydi, ne de ulus devlet, önemli olan azami kâr’ı elde edebilmekti;  yeni koşullara uyum sağlayarak, eskiden olduğu gibi tekrar daha ucuza ve daha iyi kalitede mallar üretmeye, dünya pazarlarında bu yöntemle yer kapmaya yoğunlaştı.  Yeni koşullar altında bu yöntem onun hareket kabiliyetini çok daha fazla arttırıyordu.  Bu türden bir rekabetin, yani ulus devlet gücüne dayanmadan yürütülen bir  rekabetin silahlı-sıcak savaşlara yol açması, ve esas düşman olan sosyalist sistemin karşısında güvenlik zaafına neden olması riski de yoktu! Müthiş birşeydi bu! İşte, ikiye bölünmüş dünyada, soğuk savaş devam ederken  yeni-küresel dünya sisteminin tohumu ana rahmine böyle düştü. Ve kimse farkına varmadan,  usul usul böyle gelişmeye başladı orada. 20.yy’ın tekelleri şimdi artık  “serbest rekabetçi” işletme sistemini kullanarak sahnede boy gösteren aktörler haline geliyorlardı!...

 

Sıra geldi şimdi Avrupa Birliği’ne...

“AVRUPA BİRLİĞİ” NEYİN ÇABASIYDI?...

 

Evet, gerçekten neyin çabasıydı bu girişim? Hep dendi ki,  “Avrupa Birliği bir medeniyet projesidir”, demokrasi, insan hakları yolunda insanlığın kazanımlarının ürünüdür. Ve de, küresel yeni dünya düzenine geçerken, “ulus devletlerin sona erişi olayının en açık göstergesidir”. Doğrularla yanlışların içiçe olduğu, eksik- mekanik bir açıklama bu!...

 

Birinci cümle doğru! Avrupa Birliği elbette ki demokrasi-insan hakları alanında insanlığın kazanımlarının ürünü olan yeni bir medeniyet-yaşam tarzı projesidir. Buradaki  “demokrasi”,  “insan hakları” ve “serbest rekabet”  yeni yaşam tarzı projesine damgasını vuran  serbest rekabetçi işletme sisteminin   unsurlarıdır.  Ama, yeni bir yaşam tarzı, yeni bir medeniyet anlayışı hiçbir zaman öyle ideal  olan budur diye bir mühendislik faaliyeti olarak düşünülerek ortaya çıkmıyor! AB’de öyle!  O da başlangıçta, daha iyi, ideal yaşam biçimi bu olmalıdır falan gibi arayışların sonucu olarak değil,  soğuk savaş sonrası dönemde- yaşamı devam ettirebilme mücadelesinde  Avrupalı ulus devletlerin  mevcut duruma  çözüm getirme çabasına bağlı olarak ortaya çıktı...

 

Bu anlamda, aynen daha önce feodal toplumun bağrında  kent toplumunun ortaya çıkışına benzer AB’nin doğuşu. Feodaller nasıl ki daha sonra ortaya çıkacak olan burjuva toplumun ana rahmi olan kentleri kendi diyalektik inkarlarını yaratmak için bilinçli bir çabayla yaratmadılarsa, kentler nasıl ki o anki hayatın zorlamasıyla feodallerin de onayı ve insiyatifiyle ortaya çıktılarsa, AB’nin doğuşu da buna benzer bir şekilde  olmuştur...   http://www.aktolga.de/t5.pdf 

 

Soğuk savaş döneminde, ikiye bölünmüş  dünya ortamında, ABD’nin başı çektiği kapitalist sistem içinde kalan Avrupa’lı kapitalist  ülkelerin (ulus devletlerin) içinde bulundukları çelişkileri çözme çabalarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır AB!... Bu dönemde hayat, Avrupanın ulus devletlerini adeta serbest rekabetçi işletme sistemiyle ulus devleti bütünleştirerek bir taşla birkaç kuş birden vurmaya zorlamıştır! Bırakınız “ulus devletlerin gönüllü olarak kendilerini yok edecek bir oluşumu (kendi diyalektik inkarlarını) yaratmalarını” bir yana, (sürecin bu yönde gelişeceğinin o zaman kimse farkında değildi), tam tersine,  Avrupalı ulus devletlerin (aynen bir zamanların feodalleri gibi)  mevcut problemler karşısında kendi varlıklarını daha güçlü bir Birlik çatısı altında daha etkin hale getirebilme çabalarının ürünü olmuştur AB!...

 

Düşünsenize, Avrupalı ulus devletler Sosyalist Sistem tehlikesi karşısında eski tekelci kapitalist yöntemlerle iş yapamıyorlardı artık; büyük patronun (ABD) koruyucu şemsiyesi altında yaşamak zorundaydılar! Yapılabilecek bir tek şey vardı ortada ve onlar da onu yapmaya koyuldular: Eski sandıklarını açtılar ve çoktan tarihe gömdükleri serbest rekabetçi  döneme ilişkin artık paslanmaya yüz tutmuş silâhlarını yeniden kuşanma yoluna  girdiler. Bugün, ulus devletler olarak o zaman  içine girdikleri bu sürecin  başlarına neleri getireceğini  o günlerde görebilselerdi gene  aynı şeyleri yapabilirler miydi acaba (ne dersiniz, feodaller o yumurtanın içinden civciv olarak burjuva toplumunun çıkacağını bilselerdi  gene de  kentleri koruyucu kanatlarının altında tutarlarmıydı)?  Ama o zaman başka  çözüm yolu yoktu ki! Tarihin diyalektiği böyle işliyor işte; yeni daima eskinin içinde ortaya çıkarak gelişiyor!...

 

Yani,  AB girişimi, bir yanıyla, mevcut koşullar içinde dünya kapitalist sisteminin başını çeken ABD’ye karşı (“ona karşı çıkmadan”) bir “denge oluşturma“,  tek başına pek birşey ifade edemeyen Avrupalı ulus devletlerin daha büyük bir “güç” oluşturarak daha etkili olabilme çabaları iken; diğer yanıyla da, buna paralel olarak,  birlik içinde serbest rekabet ortamını yaratarak ne yardan (ulus devletten) ne de serden (azami kârdan) vazgeçmeden mevcut duruma uygun bir çözüm üretme çabası idi…

 

Avrupalı ulus devletler Avrupa Birliği projesini oluştururlarken, bir gün dünyanın tekleşeceğini ve serbest piyasa yasalarının sadece kendi kontrolleri altındaki bölgeyle sınırlı  kalmayacağını, bütün dünyayı kuşatan bir alan için de geçerli hale geleceğini, Avrupa kökenli  büyük sermayenin de, ulus devletleri ve AB’yi bir yana iterek dünyaya açılacağını hiç düşünmemişlerdi!...

 

O günün koşulları içinde dünya pazarları pratik olarak iki dünya gücünün denetimi altındaydı. Bir yanda Sovyetler, diğer yanda da ABD... “Serbest rekabet”, “demokrasi”, “insan hakları”, kısacası “Kopenhag Kriterleri” bu iki kutuplu egemenliğe karşı Avrupalı kapitalistlerin kullanışlı bir silahı oluyordu o kadar! Yani, Avrupalı kapitalistler, birden bire imana geldikleri için değil, iki büyük gücün egemenliğine karşı kendi çıkarları, azami kâr yasasının işleyişi bunu gerektirdiği için demokrasi savunuculuğu yapıyorlardı! Ve bu da o dönemde  eskinin, yani varolan sistemin içinde gelişmeye çalışan yeni-küresel dünya sisteminin ilkeleriyle uyuşuyordu. Bu nedenle,  küresel dünya sisteminin bayraktarlığını Avrupalı ulus devletlerin yapacağına, yapmakta olduğuna inanıldı![5] Ve bu,  küreselleşme süreci artık bütün dünyayı kuşatan bir gerçek haline gelene kadar da böyle devam etti. Sonra mı? Başka hiç yolu yoktu AB’nin de, yeniden yapılanarak kendini bu yeni duruma uydurması gerekiyordu… Varılan noktanın anlamı budur…

 

Duvarlar yıkıldıktan sonra...

 

Duvarlar yıkılana kadar, hatta yıkıldıktan sonra bile uzun bir süre, herkes daha duvar yıkıcılıkla meşgul olduğu için, olaylara ve süreçlere hala eski dünyanın penceresinden bakma  anlayışı  devam etti! Çünkü, ne olup bittiğinin kimse farkında değildi!... 

 

Ne zaman ki ortalık sakinleşti, o zaman yıkıntıların altından bambaşka    yeni bir dünya tablosunun ortaya çıkmaya başladığı görüldü. Tekleşmiş-küresel bir dünyada ulus devlet kabuğunu aşmaya çalışan sermaye,  daha ucuza üretim yapma olanağını nerede bulursa oraya gidiyordu artık. Azami kâr’ı gerçekleştirmek için ulus devlete bağımlı olmaktan çıkan sermayeyle ulus devlet arasındaki bağlar  kopmaya başlıyordu... Bu durumda, soğuk savaş koşullarının, o zamanki dengelerin ürünü olan Avrupa Birliği projesi de sallanmaya başladı. Avrupanın büyük sermayesine AB sınırları dar geliyordu artık. Yatırımlar, maliyetlerin daha ucuz olduğu yerlerde, daha büyük pazarlara yakın yerlerde yapılmaya başlanmıştı.

 

Avrupalı ulus devletler ise çaresizdi, bir süre ne yapacaklarını bilemeden kalakaldılar! Yatırım olmayınca işsizlik de artıyordu. Böyle bir ortamda kurucu ulus devletler ve dünyaya bakış açıları eski ulus devletçi paradigmaları aşamayan halk kesimleri   gittikçe azalmaya başlayan ulusal kaynaklarının AB için harcanmasını kabullenemez hale geldiler. Olayın özünü ve sürecin nasıl evrildiğini göremeyen birçok kişi, “ben burada işsizim,  hergeçen gün durum daha da kötüye gidiyor, siz tutuyorsunuz bir de göçmenlere kapıyı açık tutuyorsunuz,  yetmiş milyonluk bir Türkiye’yi  Avrupa Birliği’ne almaya kalkıyorsunuz” falan diyerek liderlerine baskı yapmaya başladılar!... Bileşik kaplarda suyun akış yönü değişmeye başladıkça buna karşı ulus devletçi direnişler de daha belirgin hale geliyordu...

 

Halbuki daha önce durum böyle değildi! O zaman AB’nin genişlemesi, ulus devletlerin denetimi altındaki bir alanda üretici güçlerin geliştirilmesi anlamına geliyordu. Yani bu, ulus devletleri dışında bırakmayan, onları da içine alan bir gelişmeydi. Bu durumda, AB ‘ye yeni alınan bir ülkeye yapılan “yardımlar” da bir tür yatırım yerine geçiyordu. Pazarı genişletmeye yönelik bir yatırımdı bunlar. Nasıl olsa geri dönecek birşeydi yani. Evet, genişleme için Fransa, Almanya gibi büyük ülkeler daha çok kaynak ayırıyorlardı ama, bu onların AB pazarındaki paylarıyla orantılı olduğu için onlara dokunmuyordu. AB içindeki satın alma gücü artacağından bu yardımlar nasıl olsa onlara gene geri dönecekti. Kaz gelecek yere ördek hediye edilmiş oluyordu en fazla! Kısacası, AB’li ulus devletlerin AB anlayışları-politikaları tamamiyle soğuk savaş dönemi dünya koşullarına göre oluşmuştu...   

 

Ama, duvarlar kalkıpta küreselleşme süreci dünyayı bütünleştirmeye başlayınca işler değişti!  Yeni ortaya çıkan koşullarda  artık iç pazar (bu AB iç pazarı da olsa) - dış pazar ayrımı  o kadar fazla bir anlam ifade etmez hale gelmişti.  

Avrupa Birliği bir bardağa benzetilirse, su, yani sermaye, eskiden aynı bardağın içinde kaldığı için kaybolmuyor, insanlar sadece daha büyük bir akvaryumun içinde, daha geniş hareket olanağına sahip oluyorlardı. Ama şimdi durum değişmişti. Sermayenin, AB’nin kendisine sağladığı olanakları yetersiz bularak Avrupayı terketmesi, Çin’e, Hindistana, Türkiye’ye, Brezilya’ya, Afrika’ya... gelişmekte olan diğer ülkelere  yönelmesi Avrupalı  ulus devletleri ve dünyaya hala eski pencereden bakan halk kesimlerini çileden çıkarıyordu! Bu resmen ihanetti! Sermayenin ulus devletlere ihanetiydi! Üretim maliyetleri daha ucuz diye sen git Çin’de üretim yap, sonra da gel bunu Avrupa’da pahalıya sat! Nerde kalıyordu o zaman AB olayı! AB içinde yatırımlar azalıyor, durma noktasına geliyor, işsizlik bir çığ gibi büyüyor, kitlelerin satın alma güçleri azalıyordu. AB projesinin sunduğu olanaklar sermayeyi AB içinde tutmaya yetmiyordu. Bu durumda, AB’li ulus devletler ve onların arkasındaki halk kesimleri Birliği genişletmenin, hele hele Türkiye gibi üretici güçlerin nisbeten daha geri olduğu bir ülkeyi de içlerine almanın anlamsız olduğunu düşünmeye başladılar. Üretici güçlerin gelişme seviyesini eşitlemek için bütün kaynaklarını akıtacaklardı da ne olacaktı. Kendilerine bir faydası yoktu ki artık bütün bunların. Bardak kırılmıştı birkere. Dünyadaki bütün bardaklar kırılmıştı! Sermayeyi ulusal sınırlar içinde, ya da AB sınırları içinde kalmaya mecbur edecek hiçbir neden kalmamıştı. Ne içindi artık “Avrupa Birliği”ni genişletme ve ayakta tutma çabaları?  Dünya pazarlarının birliğine giden yolda küreselleşme süreci, başka hiçbir birliğe yer bırakmıyordu!

 

Ne yapıp yapıp AB’yi de bu yeni duruma uyumlu hale getirmek lazımdı, başka hiç yolu yoktu!...

KÜRESEL YENİDEN DOĞUM İÇİN  BERLİN DUVARININ YIKILMASI YETMİYORDU!...

Sermaye, ulus-devletle birlikte doğmuştu. Onun içinde, onunla etle tırnak gibi gelişmiş, büyümüştü. Onunla birlikte dünyaya açıldı. Dünya pazarlarını onunla birlikte paylaşma mücadelesine katıldı.  Ve sonra, öyle oldu ki, tıpkı bir ipek böceğinin kendi kozasının içinde gelişip büyüyerek, kelebek haline gelmesi ve  onu delerek uçup gitmesi gibi, sermaye de, ulus devlet kabuğunu delerek „küresel sermaye“ haline gelmeye, kanatlanıp uçmaya başladı, küresel dünya sisteminin esas oyuncusu oldu. İşte yeni dünya düzeninin-kapitalist küresel dünyanın ve de küresel demokratik devrimin  belirleyici dinamiği budur!...

Ama, bu böyledir diye, eski dünya da öyle hemen birden yok olup gitmiyordu tabi! İçindeki kelebek kanatlanıp uçup gitmeye başlamış olsa da, ulus-devlet kabukları halâ ortada duruyordu! Çünkü doğum süreci halâ devam ediyordu! Bunların kendi aralarındaki eski dünyaya özgü  ilişkiler  halâ  sürüp gidiyordu. Eski dünya’nın en büyük „koruyucu“ gücü ABD halâ  kendisini „yeni dünya düzeninin“  temsilcisi olarak görmeye devam ediyordu! Kısacası,  eski alışkanlıklar devam ediyor, eski dünyanın güçleri  ne olup bittiğini hala kavrayamıyorlardı!... Kavramaları da mümkün değildi zaten! İnsanlar ve toplumlar  kendi varlıklarında yokoluş diyalektiklerini öyle kolay kolay kavrayamazlar. Kavradıkları an da zaten kendi varlıklarında yok olmuş,  yeniyle bütünleşmiş olurlar...

(Bu satırlar yazılalı on bir yıl olmuş. Şimdi, bir o zamanki, bir de bugünkü duruma bakın-örneğin, ABD’de o zaman ve bugün ilk on sırada yer tutan şirketlere bakın- aradaki farkı hemen göreceksiniz! Artık o ulus devletçi petro-kimya-silah sanayii devleri  yoklar ilk onda! Bilgiyi Silikon Vadisinde üreten, ama bunu küresel fabrikalarda maddi bir ürün haline getiren  Apple’ler, Microsoft’lar, Facebook’lar, Twitter’ler var!... Değişim denilen olay böyle birşey işte. Siz şimdi tutupta, üretim faaliyetinin küreselleştiği böyle bir dünyada insanların dünyaya bakış açılarının aynı kaldığını, ABD’nin aynı ABD, Çin’in veya Hindistan’ın, hatta Türkiye’nin bile, on yıl öncesiyle aynı olduğunu söyleyebilir misiniz? Dün, “demokrasi getireceğim” diyerek Irak’a müdahale için nükleer silah tehdidi uydurması yapan bir ABD vardı ortada, bugün ise Suriye’de yer yerinden oynarken bile kılını kıpırdatmayan, bambaşka politikalar izleyen bir ABD!...)

Şimdi, bu süreci, yani eski dünyanın içinden doğmakta olan  yeni-küresel dünyanın doğumu sürecini mercek altına alıp biraz daha yakından incelemeye çalışalım:

İkiye bölünmüş dünya ortamında, soğuk savaş döneminde, kapitalizmin „hayatı devam ettirme“ mücadelesini başarıyla sürdürdüğünü, mevcut duruma-çevreye uyum sağlayarak, tekelci kapitalizm işletme sistemi yerine tekrar serbest rekabetçi işletme sistemine sarıldığını söylemiştik. Doğu’yla Batı arasındaki duvarlar yıkılıp da „dünya tekleşince“,  bir an için herkes şaşırdı, kimse ne olduğunu anlayamadı! Tekrar soğuk savaş öncesi  döneme geri dönüp, sil baştan dünyanın paylaşılması mücadelesine devam mı edilecekti? Ama bu mümkün değildi! Çünkü dünya artık başka bir dünyaydı. „Sosyalist sistem“, insanlığı „sınıfsız topluma“ götürmeyi başaramamış  olsa da, en azından, birçok ülkenin sırtını kendisine dayayarak kurtuluş savaşlarını başarıyla sonuçlandırmasına yardımcı olmuştu. Emperyalizme karşı bağımsızlık bilinci gelişmiş, „az gelişmiş“ de olsalar, birçok ülke kendi ayaklarının üzerinde durmayı başarır hale gelmişti. Bu yüzden, filmi geriye sarmak, dünyayı tekrar nüfuz bölgelerine ayırarak paylaşmak, sömürge politikasına, tekelci kapitalizme geri dönmek  mümkün değildi!

Ama, filmi geriye doğru sarmanın artık imkânsız oluşunun tek nedeni  sadece bu  değildi! Herşeyden önce,  üretici güçlerdeki (“sosyalist sistemi” bile yıkan) gelişmeler  engeldi buna. Bilginin, teknolojinin, informasyonun demokratikleşmiş olması engeldi. Tekeller için, üretici güçlerin gelişme sürecini kontrol etmek eskiden  mümkündü belki, ama artık bu imkânsızdı.  

“Bugün, dünyanın herhangi bir köşesinde  elinde tek bir kişisel bilgisayarı, kredi kartı, telefonu, modemi, renkli yazıcısı, internet bağlantısı, web sitesi ve Federal Express aboneliği olan herkes, evinin bodrum katında bilgisayarının başına geçip istediği işi yapabilir: Yayımcılık, parekentecilik, katalog tasarımı, küresel tasarım veya danışmanlık, gazetecilik, reklâmcılık, dağıtımcılık, borsacılık, kumarhane işletmeciliği, videoculuk, bankacılık, kitapçılık, araba satıcılığı ya da giyim mağazacılığı. Bunu bir gecede çok düşük bir maliyetle yapabilir ve kurduğu şirket ertesi sabah küresel rekabet içindeki yerini alabilir. Evinize iki yüz metre mesafe içinde üç kitabevi birden-Barnes-Noble, Crown Books ve Borderless Books- olabilir ve siz buna rağmen bir gecede siberuzayda Amazon.com adıyla bir “Sınırsız kitaplar” sitesi yaratarak hepsinin tozunu atabilirsiniz. Amazon.com teknolojinin demokratikleşmesinin (her eve bir bilgisayar), finansın demokratikleşmesinin (herkese bir kredi kartı) ve informasyonun demokratikleşmesinin (herkese internet) bir sonucudur. Sadece semtinizdeki insanların özgül satın alma alışkanlıklarına göre düzenlenmiş bir mahalli kitabevi olarak değil, yirmi dört saat açık olan, istediğiniz zaman alışveriş edebildiğiniz ve bütün mağazanın sadece size hizmet ettiği bir kitabevi olarak yaratılmıştır”[6]...

Böylesine yeni bir dünya’da kapitalizmin önünde   tek bir  yol  vardı artık; ayakta kalarak azami kâr elde edebilmenin, dünya pazarlarında daha çok yer tutabilmenin tek bir yolu vardı: bir malı sürekli olarak rakiplerinden daha iyi kalitede ve daha ucuza üretebilmek. Sermaye’nin ve gelişmiş kapitalist ülkelerin önündeki problem bu idi, bu işin nasıl başarılacağı idi...

Daha iyi kalitede mal üretmek hadi neyse, o, daha çok bilgiye sahip olmayla ilgili birşeydi. Ama ya daha ucuza üretmek, bu problemi nasıl çözecekti kapitalistler? Çünkü, iş bu noktaya gelince, işin içine direkt olarak üretim maliyetini etkileyen unsurlar giriyordu. İşçi ücretlerinden tutun da, sosyal devlet harcamalarına kadar, geride kalan “refah döneminin” mirası giriyordu! Tekelci kapitalizm, sömürgelerden elde edilen artı değerin bir kısmını da içerde kendi halkına, işçilerine dağıtarak  belirli bir denge sağlamış, buna bağlı olarak da yaşam seviyesinin yükselmesine yol açmıştı. Tekel egemenliğinin sürdürülebildiği dönemde bu bir sorun teşkil etmiyordu. Bir parmak bal da kendi halkının-çalışanlarının ağzına çalmışsın ne olacaktı ki! Nasıl olsa sömürgelerden geliyordu yeteri kadar! Ama şimdi artık bu bir sorun haline geliyordu. Çünkü, rekabet küresel bir boyut kazandığı halde,  üretim, maliyetlerin yüksek olduğu ulusal sınırların içinde bir maliyetle yapabilir ve kurduneliyonun demokratikle yapılıyordu. Bu sorun nasıl çözülecekti? Sermayenin önündeki problem bu idi.[7]

Az gelişmiş, ya da gelişmekte olan ülkelere gelince: Buralarda işgücü bol ve ucuzdu; üretim maliyetini etkileyen diğer faktörler de çok düşüktü; ama buna karşılık, burada da “know-how”, yani bilgi birikimi ve sermaye yetersizliği vardı. İşte, gelişmiş kapitalist ülke kapitalistleriyle gelişmekte olan ülkeler  kapitalistleri arasındaki ilişki ortamı böyle oluştu. Duvarlar yıkıldıktan sonra ortaya çıkan “tekleşmiş dünyadaki” küresel rekabet mücadelesi bu iki unsur arasında işbirliğini kaçınılmaz hale getiriyordu...

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ulus-devlet yöneticileri,  kapitalistler arasında doğan bu yeni işbirliği ortamına başlangıçta memnuniyetle yaklaştılar. Sonuç olarak, her iki tarafın da kazançlı çıkacağı bir işbirliğiydi bu. Bir süre böyle, zafer sarhoşluğuyla, “tekleşen dünya’dan”, “kapitalizmin zaferinden” bahsedilerek geçti! Ama sonra, işler değişmeye başladı. Her iki tarafın ulus-devletleri de bu gidişten rahatsız olmaya başlamışlardı!

Önce, gelişmiş kapitalist  ülkelerden başlayalım:

                                      

Fizik’teki “bileşik kaplar”ın ne olduğunu herkes bilir sanırım. İki kova düşününüz, öyle ki, bunlar bir boruyla alttan birbirine bağlı olsunlar. Bu kovalardan birini gelişmekte olan ülkeler, diğerini de gelişmiş  ülkeler olarak düşünelim. Sermaye, üretilen zenginlikler de kovaların içindeki su olsun.  “Küresel yeni dünya düzeni” doğuncaya kadar bu su, şu ya da bu biçimde, hep az gelişmiş ülkelerin kovasından gelişmiş ülkelerin kovasına doğru akardı! Bu yüzden de, gelişmekte olan ülkelerin kovası hep boş dururken, gelişmiş ülkelerin kovası dolar taşardı! Ulus-devletlerinin arkasına sığınan tekelci kapitalistler tekel egemenliği sayesinde az gelişmiş  ülkelerin sütünü bir inek gibi sağarlardı adeta! Bu tekel kâr’ından gelişmiş ülkelerin halkı-çalışanları da alırlardı paylarını tabi! Buna bağlı olarak da toplumsal yaşam seviyesi buralarda bir hayli yükselmişti.      

                                     

Dünya tekleşip de, küresel rekabet mücadelesinde üstte kalabilmek için, sermaye üretim maliyetlerinin daha düşük olduğu az gelişmiş ülkelere doğru kaymaya başlayınca işler değişti! Bu o kadar önemli bir gelişmeydi ki, birkaç yıl içinde gelişmiş ülkelerdeki yatırımlar bıçak gibi kesilmeye başladı. Sırtına dolarlarını eurosunu yükleyen kapitalistler Çin’e, Hindistan’a, Türkiye’ye, üretim maliyetleri nerede düşükse, kim kendisine daha elverişli yatırım olanakları sunuyorsa oraya gitmeye başladılar! İnformasyon teknolojisinin bu kadar geliştiği, küçük bir köy haline gelmiş bir dünyada üretimin nerede yapıldığı hiç önemli değildi artık. Hatta öyle ki, bir malın bir parçasını Çin’de, bir parçasını Polonya’da  yaptırarak, sonra da bütün bu parçaları örneğin Türkiye’de biraraya getirip monte etmek bile mümkündü. Önemli olan, rekabet mücadelesinde en iyi kalitede ve en ucuza üreterek azami kâr’ı gerçekleştirebilmekti.  Üretimin, yatırımların hangi ülkede olacağının sermaye açısından başka  hiç bir anlamı kalmamıştı. Sermaye, sırtındaki “ulusal” etiketini hiç düşünmeden çıkarıverdi! Gelişmiş ülkelerin ulus-devlet yöneticileri de sap gibi ortada   kaldılar! Yatırım olmayınca işsizlik büyümeye başlamıştı. Devlet bütçesindeki açıklar gittikçe büyüyordu. Ve işin ilginç tarafı, iktidara kim gelirse gelsin artık hiç bir çözüm yolu da görünmüyordu ufukta! Hani öyle eskiden olduğu gibi, muhafazakârlar gider, sosyal demokratlar gelir, ya da tersi, işlemiyordu artık! Örneğin, bir işçinin Almanya’daki maliyeti ayda üç bin euro ise, bu, Çin’de yüz elli dolar, Polonya’da üç yüz dolardı. vb. Üstelik bir de bedava arsa  ve ilk on yıl için  vergi muafiyeti de elde ediyordu kapitalistler buralarda!  Ulus devlet yöneticileri Almanya’daki işçi ücretlerini indirseler indirseler kaça indirebilirlerdi ki! Bu yolla bir Çin’le rekabet edebilmenin imkânı yoktu! 

Yapacak birşey kalmamıştı! Sermaye nerede ucuza üretebiliyorsa oraya gitmeye mecburdu. O gitmezse, rakibi gidecek, ondan daha ucuza ürettiği için de azami kârı o cebine indirecekti. Bırakınız azami kârı, iletişimin bu kadar geliştiği bir dünya’da rekabet mücadelesine ayak uydurmadan ayakta kalabilmek bile mümkün değildi artık. Ulus-devlet yöneticilerinin vatan-millet çığlıkları, “biraz da ülkenizi düşünerek yatırım yapın” çağrıları hiç yankı bulmuyordu. Sermayenin yeni vatanı bütün dünyaydı artık. Ulus-devlet kabuğu çatlamış, kuş pır diye uçup gitmişti-gidiyordu. Kimse de onu tutamıyordu!...

Sermayenin ulus devlet kabuğunu sırtından atarak gelişmekte olan ülkelere doğru yönelmesi (yani akış yönünü değiştirmesi), yukarda bahsettiğimiz bileşik kaplarda, suyun (sermayenin) gelişmiş ülkelere doğru  tek yönlü  akmasına yol açan basıncın (ulus devlet+tekel eğemenliğine dayanan emperyalist sömürü mekanizmasının)  ortadan kalkmasının bir sonucuydu.  Bu baskı ortadan kalkınca, su (yani sermaye) büyük bir hızla yön değiştirerek tersine doğru akmaya başladı!...

Sonuç: Gelişmiş ülkelerde yatırımlar, ekonomik büyüme dururken,  gelişmekte olan ülkelerde kapitalizm-üretici güçler hızla gelişmeye başladılar...

Şimdi, bir an için, gelişmiş ülke ulus-devletlerini  iflâh olmaz dertleriyle başbaşa bırakarak gelişmekte olan  ülkelere, buralardaki ulus-devletlere dönelim, ve bakalım buralarda neler oluyor. Herşey görünürde olduğu gibi güllük gülistanlık mı buralarda onu görelim!...

ULUS-DEVLET KABUĞU GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE DE ÇATLIYOR...

“1923’den beri Türkiye’ye giren yabancı sermaye miktarı yirmi milyar dolar” kadarmış; bu rakama, özelleştirme gelirleriyle birlikte bu yıl (2005-bu satırların 2005’te yazıldığını unutmayın!)  sadece bir yıl içinde ulaşılması bekleniyor”!  Bu türden haberleri bugün birçok gelişmekte olan ülke basınında  görebilirsiniz[8]...

İyi güzel, sermaye geliyor, üretici güçler-kapitalizm gelişiyor, ülke büyüyor da, bütün bunlar nasıl oluyor? Sermaye öyle elini kolunu sallayarak, “ben geldim” deyip içeri girerek, kolları sıvayıp hemen yatırıma-üretime mi başlıyor? Hayır! O kadar kolay ve mekanik bir süreç değil bu! Onun da belirli koşulları var  yerine getirilmesi gereken!  Dış dinamik olan küresel sermaye, herşeyden önce  içerde kendisine uygun bir işletme sistemi ve işbirliği yapabileceği  iç dinamik arıyor.   Eski tekelci-ulusalcı-Devletçi işletme sisteminin yerine, ülkeyi küresel dünya sistemine bağlayacak serbest rekabetçi bir işletme sisteminin geçirilmesini istiyor. Eski Devletçi yapının ve işletme sisteminin içinde oluşmuş  burjuvazinin Devletçi kabuklarını kırarak, çağdaş, rekabetçi, liberal-demokrat bir yapıya kavuşabilmesinin yollarını açıyor. Yani küresel sermaye, işbirliği için değişimi şart koşuyor. Ve hiç de geri adım atmıyor bu talebinden! “Değişmek istemiyorsan, bu senin sorunundur” diyerek, çekip başka bir ülkeye gidiyor![9]

Önce, küresel  sermayenin gelişmekte olan ülkelerin önüne koyduğu ve işbirliği için olmazsa olmaz bir şart olarak gördüğü bu “değişim reçetesini” bir görelim, bakalım içinde neler var:

“Özel sektörü ekonomik büyümenin temel motoru haline getirmek, enflasyon oranını düşük tutmak ve fiyat istikrarı sağlamak, devlet bürokrasisini küçültmek, bütçe fazlası sağlanamasa bile olabildiğince dengeli bir bütçe yürütmek, ithal ürünler üzerindeki gümrük tarifelerini kaldırmak veya düşürmek, kotalardan ve yerel tekellerden kurtulmak, ihracatı arttırmak, devlete ait sanayi kuruluşlarını ve kamu iktisadi teşebbüslerini özelleştirmek, sermaye piyasalarını serbestleştirmek, para birimini konvertibl hale getirmek, ülkedeki sektörleri, hisse senedi ve tahvil piyasalarını doğrudan yabancı mülkiyete ve yatırıma açmak, ülke içindeki rekabeti olabildiğince arttırmak üzere ekonomiyi devlet düzenlemelerinden arındırmak, kamusal yolsuzlukları, sübvansiyonları ve rüşveti olabildiğince azaltmak, bankacılık ve telekomünikasyon sistemlerini özel mülkiyete ve rekabete açmak, yurttaşlara yerel ve yabancı emeklilik fonları ve yatırım fonları arasından seçim yapma fırsatını vermek”[10]. Yani, bütün kurum ve kurallarıyla küresel-serbest rekabetçi kapitalizm-işletme sistemini ülkeye  yerleştirmek.

Dikkat edilsin, küresel-serbest rekabetçi kapitalist-işletme sisteminden bahsediyoruz! 17-18. yy’ların ulusal düzeydeki serbest rekabetçi kapitalizminden değil!...

Evet, bu iki sistemin de rekabet, açık olma, girişim özgürlüğü vb.yanları birbirine benziyor, ama arada çok önemli bazı farklar da var. Ulusal düzeyde gelişen eski serbest rekabetçi kapitalizm, üretimin yoğunlaşıp merkezleşmesiyle birlikte kendi inkârını yaratarak  tekelleşmeyi doğurup,  ulus devletle bütünleşme sonucunu vermişti. Yeni-küresel serbest rekabetçi kapitalizm ise, ulus devlet kabuğunu çatlatarak dünyaya açılmayı, üretici güçlerin dünya çapında gelişmesini temsil ediyor.  Küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelere girerken koyduğu „küresel-serbest rekabetçi kapitalist işletme sistemini benimseme“ ilkesini  bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir.   Bunun anlamı açıktır: „Kabuklarınızı kıracaksınız“ diyordu küresel sermaye! Hangi „kabuklardı“ bunlar? Hiç uzatmaya gerek yok! Bu kabuklar, ulus-devlet kabuklarıydı-daha başka bir deyişle de Devletçi-milliyetçilikti- korunmacılıktı; kalın gümrük duvarlarının arkasında yerli-milli Devletçi despotlarla birlikte ot gibi yaşayıp gitmekti.  „Ulus-devlet duvarlarını yıkın ve  ülkenizi küresel dünya sistemiyle bütünleştirin“ diyordu sermaye. „Bunu yaparsanız ben de gelir ülkenize yatırım yaparım“ diye de ilave ediyordu...  

Müthiş şeylerdi bütün bunlar!  Yeni, küresel bir „dış dinamikle“ karşı karşıya idi bütün gelişmekte olan toplumlar (şimdilerin “üst akılı” bu olsa gerek!!). Evet, tarihin her döneminde toplumsal gelişme sürecinde  dış dinamik önemli bir rol oynamıştı; ama  bugün, içinde bulunduğumuz sürece damgasını vuran bu küresel  dinamiğin diğerlerinden farklı bir yanı  vardı! Bu „dış dinamik“, etkileşme süreci başlayana kadar bir „dış“ faktör iken; süreç başlayıpta ulusal şatolar-duvarlar yıkılmaya başlayınca, süratle mevcut  iç dinamikle bütünleşiyor ve artık  dış unsur olma özelliğini  kaybediyordu. Çünkü, bu andan itibaren, o ülke de artık  küresel bütünün bir parçası haline geliyordu.  İç dinamikle bütünleşen  küresel fırtına o toplumu almış,  bir üst  sisteme bağlayarak onun bir parçası haline getirmişti...

„KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM“, „GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER“ VE TÜRKİYE...

Şimdi, bu küreselleşme sürecinin-devriminin „gelişmekte olan“ ülkelerde nasıl geliştiğini  daha yakından incelemeye çalışalım:

Bugün, „gelişmekte olan ülkeler” denilen ülkeler yakın geçmişin sömürge-yarı sömürge ülkeleridir. Bunlar,  şu ya da bu şekilde „bağımsızlıklarını“ elde ettikten sonra, bu sefer de, Soğuk Savaş dengelerinden  yararlanarak iktidarı elinde tutan “ulus devlet yaratıcısı”, pozitivist anlamda „ulusalcı“ bürokratik elit bir   tabakanın-Devlet sınıfının yönetimi altına giren, üretici güçlerin gelişmesinin adeta dondurulduğu,  kısır bir döngünün içinde debelenip duran ülkelerdir. Öyle ki, halâ „ulusal bağımsızlığı temsil ettiğini“ iddia eden bu Devlet sınıfı, artık ülkedeki üretici güçlerin gelişmesini engelleyen başlıca unsur haline gelmiştir. „Ulus-devlet“, kapitalist-burjuva devlet demek olduğu halde, „ulusal bağımsızlıkçı“ bu Devlet sınıfı, ülkede kendisinden bağımsız bir burjuva sınıfının gelişmesini bile engellemektedir. Devletçilik, Devlet mülkiyeti, bu mülkiyete tasarruf yetkisine sahip bürokratlarla-Devlet sınıfıyla özdeşleştiği için, bunlar kendilerini sıkı „Devletçiler“ olarak ilân etmişler, ülkede oluşturdukları Devlet tekelciliğiyle özel sektörün, bireysel kapitalistlerin yolunu tıkar hale gelmişlerdir...

Gelişmekte olan ülkelere dair bütün bu söylenilenlerin en güzel örneği Türkiye’dir![11]

Türkiye’deki „Devlet sınıfı“da „ulusal bağımsızlıkçılığı“, ulus devlet savunuculuğunu kimseye bırakmaz! „Devletçilik“ onların „ulusalcılığının“ vazgeçilmez unsurudur! Öyle ki, bunlar, iktidarı ellerinde tutabilmek uğruna, „Marksist“ oldukları için „Devletçi“ olan „solcularla“ ve faşist-ırkçı oldukları için Devleti yücelten sağcılarla da  kolkola girmişler, gelişmek, ilerlemek-zenginleşmek isteyen halkın, Anadolu kapitalizminin güçlerinin karşısında bir duvar örmüşlerdir. Bütün o „ulusalcı“, ya da „kızıl elmacı“ söylemlerin ardında yatan gerçek  budur! Üretim araçlarının ve toprakların yarıdan çoğunun Devlete ait olduğu bir ülkede, Osmanlı’nın Devlet olma geleneğini de arkasına alan böyle bir ittifakı küçümsememek gerekir. Eski konumlarını kaybetmiş olsalar da bunlar tepeden inmecidir, halâ bir gece ansızın gelebiliriz hayaliyle yaşamaktadırlar.  Bunlar için „halk“ „cahil“, güdülmesi gereken bir sürüden-Reaya- başka birşey değildir. Herşeyin en iyisini, doğrusunu onlar bilir! Çünkü onlar „vatan, millet kurtarıcı“ soydandırlar!...

Seksen yıldır bu Devlet sınıfına karşı demokrasi mücadelesi veren halkın, Anadolu kapitalizminin güçlerinin mücadelesi hep inişli çıkışlı olmuştur. Demokrasi cephesi, ne zaman biraz güçlense, hemen ardından bir darbeyle karşılaşmış, iktidarı „Devletin asıl sahiplerine“ terketmek zorunda kalmıştır. Hep iki adım  ileri bir adım geri giderek ilerlemek zorunda kalınmıştır. Anadolu kapitalizminin güçleri birkaç sefer iktidara gelmiş olsalar da hiçbir zaman Devlete sahip olamamışlardır. Çünkü „Devlet“ kutsaldır ve Devletin asıl sahiplerine aittir! Öyle bir „kapitalist  ülke“ düşününüz ki, ülkenin burjuvazisi Devletin sahibi olamıyor! Türkiye budur işte! Burjuvaziye rağmen Devleti eliyle yoktan bir “ulus” yaratan  “kahramanlar” ülkesidir Türkiye!...

Ya „ilericiler“, „solcular“, “liberaller” denilen diğer „demokrasi kahramanları“? Onların ne yaptıklarını mı merak ediyorsunuz? Onlar da   bu oyuna-bu günaha ortak olmuşlardır. Ondan sonra da „bu halk bizi niye desteklemiyor“, “neden Türkiye’de sol güçlenemiyor” diye yakınırlar!. Niye desteklesin ki  halk sizi, siz „Devletsiniz“, Devlet sınıfının müttefiklerisiniz; hem de, Osmanlı’dan bu yana  halka kan kusturmuş olan o „Devlet sınıfının“! 

İnsanlar önlerindeki sorunlarla ilgilenirler, akşam eve götürecekleri ekmeğin kavgasıdır onların kavgası. Ve onlar bu kavgada kim nerede duruyor  ona bakarlar. İki tane referans noktası vardır onların kafalarında. Birisi “Devlet sınıfı”nın durduğu noktadır, öteki de kendilerinin. Sen ne dersen de, eğer öbür tarafın bulunduğu yerde duruyorsan, ağzınla kuş tutsan bir işe yaramaz. Osmanlı’dan bu yana böyledir bu. Halkın kafasındaki pusula hiç şaşmaz! “Türkiye halkı, Türkiye seçmeni hep sağ’ı desteklermiş”! “Devlet sınıfının” “solcu” olduğu bir ülkede buna hiç şaşmamak lâzım!!

İşte tam bu noktada küreselleşme devrimi, Avrupa Birliği’yle bütünleşme süreci giriyor araya; ve “ulusalcılığını” “batıcılığının” ayrılmaz bir parçası olarak gören  Türkiye Devlet sınıfını suçüstü yakalıyor! Avrupa Birliği’yle bütünleşme sürecine karşı çıkmak zorunda kalmaları onların yüzündeki “çağdaşlık” “ilericilik” “batıcılık” maskesini birden indiriveriyor! “Kral çıplak kalıyor”![12]

Ama bu sürece hazırlıksız yakalanan sadece onlar mı! Daha düne kadar  koruyucu dinci kabuklarının içinde Devlete karşı ayakta kalabilme mücadelesi veren Anadolu kapitalistleri de şaşırıyorlar bu işe! Ama onlar çabuk toparlanıyorlar! Gökte aradıkları ilâhi yardımı birden  yerde, Avrupa Birliği’yle bütünleşme sürecinde bulunca kısa zamanda toparlanıyorlar! Eski “dinci” Anadolu burjuvalarını    birden bire küreselleşmeci yapan, “dinci” motiflerle  yerel düzeyde burjuva demokratik devrim mücadelesi veren “Anadolu Kaplanlarını”  küresel dış dinamikle birleştiren diyalektik budur işte! Başta Türkiye olmak üzere, gelişmekte olan  bütün  ülkeleri kasıp kavuran devrimci dalganın esası budur. Bugün bir değil iki kere devrimcidir bu ülkelerin burjuvaları! Birincisi, kendi ülkelerinde gerçekleşen demokratik devrimde taşıdıkları öncü rolden dolayı. İkincisi de  küresel devrime katkılarından dolayı.

(Bu satırlar 2005 yılında kaleme alınmış. O zaman arkalarına aldıkları küresel demokratik devrim rüzgarını- küresel sermaye insiyatifini- bugün “üst akıl” olarak  suçlamaya kalkanlar bindikleri dalı kesmeye çalıştıklarının ne zaman farkına varacaklar acaba!!...)

Kapitalistler-küresel sermaye güçleri- elbette ki  kendileri için demokrasi isteyerek ayağa kalkıyorlar. Yani, özel olarak halkı, işçileri düşündükleri, onlara acıdıkları için, ya da ideolojik nedenlerden dolayı değil! Ama işte tam bu noktada, onların çıkarlarıyla halkın-işçilerin çıkarları da kesişiyor zaten, ve demokrasi mücadelesi bütün halkın mücadelesi haline geliyor...

Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen Devletçi  işletme sisteminin yerine serbest rekabetçi bir işletme sisteminin geçmesi sadece kapitalistlerin işine yaramıyor, bundan çalışanlar da yararlanıyorlar. Kapitalist, azami kâr peşinde koştuğu için,  özgürce  üretim yaparak daha da zenginleşmek için istiyor demokrasiyi; Devletçi sistemin önüne çıkardığı engellere bu yüzden karşı çıkıyor.  Ama bütün bunları gerçekleştirebilmesi için,   işgücünü özgürce satabilen işçilere de ihtiyacı var onun. İşte kapitalist bunun için köylüyü işçi yaparak  özgürleştiriyor. Evet özgürleştiriyor! „Bu da  bağımlılığın başka bir biçimi“ olsa bile gene de özgürleştiriyor ! Çünkü üretici güçler böyle gelişir. İşçiler burjuvalara bağımlı hale gelmesinler  diye köylülüğü mü  savunacağız! „İlericilik“ bu mudur! Devlete bağlı kamu iktisadi teşebbüslerinde, bir kişinin yapacağı iş için torpille işe alınan beş kişinin çalıştığı bir  düzeni savunmak mıdır „ilericilik“! „Hangi sistem altında gelişiyor üretici güçler“, belirleyici olan budur. İlerici, devrimci, demokrat olmanın ölçüsü bu soruya verilecek cevapla bağlantılıdır...

-Dün, tekelci kapitalizme-emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi vermekti ilericilik; bugünse,  „ulusal bağımsızlığı“ savunmak adına Devletçi, çağ dışı bir düzenin bekçiliğini yapanlara karşı durmaktır;  küresel demokratik devrime karşı ulusal duvarların arkasına gizlenenlere karşı durabilmektir... 

-Dün, sermaye yetersizliğine çare olarak bulunan „kamu iktisadi teşebbüslerini“ desteklemek belki ilericilikti, ama bugün ilericiliğin ölçüsü  Devlet tekelciliğine karşı özelleştirmeleri desteklemektir!... 

-Dün, yabancı sermayeye karşı çıkmak ilericilikti. Çünkü, kapitalizmin tekelci aşamasında-emperyalizm aşamasında sermaye ihracı sömürgeciliğin ayrılmaz parçasıydı. Sömürge ve yarı sömürge halklar bu „yabancı sermayeye“ karşı mücadele içinde geliştirmişlerdi  kurtuluş savaşlarını. Bugünse tam tersine, „yerli-milli sermaye“ diye ulusal duvarların arkasına gizlenerek tekel kuran ve kendi halkını kendisine mecbur bırakan „ulusal-sermayeyi“ savunmaktır gericilik!... 

Ey, küresel bir dünya sisteminin doğmakta olduğunu göremeyen eski ilericiler, kapitalizm bir dünya sistemi haline geldi artık! Sermaye küreselleşti. Sermayenin ulus’u kalmadı! Ulusalcı nutuklarla sizi uyutanlar, sizin „ulusal-sermaye“ dedikleriniz, küresel rekabet mücadelesine girmek istemeyen, ulusal duvarların arkasına gizlenerek kendi tekel konumlarını muhafaza etmek isteyen yerli bezirgânlardır. Bugün, içinde yaşadığımız küreselleşme sürecinde, „kim ki bir taş üstüne bir taş koyuyor, niyeti, menşei, „ulusal kökeni“ ne olursa olsun hoş geldi sefa geldi“ ülkemize demeyi öğrenmeden artık ne devrimci olunabilir, ne de çağdaş. Çünkü, kendi ülkende üstüste konulan o taşlardır ki,  hem yerel, hem de küresel düzeyde,  üretici güçlerin gelişmesini ifade eden  onlardır. Kapitalizmin kendini inkârı  sürecinin köşe taşlarıdır onlar! Bu diyalektiği anlayamıyorsanız  hiç olmazsa susun!...

KÜRESELLEŞME-ÜRETİCİ GÜÇLERİN GELİŞMESİ-SINIF MÜCADELESİ...

Peki hepsi bu kadar mı? Küreselleşme,  sadece, sermayenin küresel bir akışkanlığa kavuşması olayı mıdır? Yani bir ülkeye sermaye girince, bu hemen burada üretici güçlerin gelişivereceği anlamına mı geliyor, “küresel demokratik devrim” sadece sermayenin tek yönlü akışından mı ibarettir!?  

Sorunun cevabı,  „üretici güçler“ derken bundan ne anladığımıza bağlıdır.  Bütün bunları daha önce ayrıntılı olarak inceledik, ama konuyla ilişkisi içinde bir kere daha bazı noktaların altını çizelim.

Bir kapitalist için „üretici güç“ sermayedir. Bunun dışındaki bütün diğer  unsurlar onun türevleridir. Koordinat sisteminin merkezi burjuvazi-sermaye olduğu zaman görünenlerin özeti budur. Burjuva dünya görüşünün çıkış noktası da budur. 

Koordinat sisteminin merkezini   işçi sınıfına doğru kaydırdığınızda ise bunun tam tersi bir tablo  çıkar ortaya.Bu durumda artık  üreten yaratan sadece işçilerdir, çalışanlardır. Üretim araçları, teknik vb.bunlar  yaratıcı emeğin ürünleridir. Sermaye, özel mülkiyetle birlikte, üretimin zorunlu bir faktörü değildir. Böyle olduğu için de, günü gelince işçiler özel mülkiyet düzenini ortadan kaldırarak sermayenin egemenliğine son vereceklerdir. Burjuvazinin egemen olduğu kapitalist toplumdan, işçi sınıfının egemen olduğu sosyalist topluma geçişin mantığı  budur...

Gerçekte ise toplum,  çevreden aldığı madde-enerjiyi-informasyonu (hammaddeyi) kendi içinde işleyerek kendini üreten-yaratan canlı bir sistemdir. Kapitalist toplum söz konusu olduğu zaman, sermaye,  sistemin içindeki üretim ilişkisidir; yani  çevreden alınan madde-enerjiyi-informasyonu değerlendirip işleyen, üretici güçler arasındaki ilişkidir. Madde-enerji-informasyon „hammadde“ olarak çevreden alınıyor, sistemin içinde bulunan ve „sermaye“ adı verilen kapitalist üretim ilişkileriyle birbirlerine bağlı  üretici güçler tarafından değerlendirilip işleniyor, ürün haline getiriliyor. Olay bundan ibarettir. Peki nedir, ya da  kimlerdir, bu kapitalist sistemin-toplumun içinde bulunan ve sermaye ya da kapitalist üretim ilişkisi dediğimiz bağ’la   birbirine bağlı olan üretici güçler? İşverenler ve işçilerdir.

Bu “üretici güçler” nasıl mı üretiyorlar?... 

Dışardan-çevreden alınan madde-enerjinin-informasyonun değerlendirilerek işlenmesi-ürün haline getirilmesi süreci iki aşamada gerçekleşir. Önce, ilk aşamada, üretilecek olan ürüne ilişkin bir üretim planı olmalıdır elde. Çünkü üretim bilişsel bir faaliyettir. Kim yapar, ya da yaptırır bu planı? Burjuvazi. Sistemin dominant unsuru olarak neyin üretileceğine „karar veren“  o dur. Sonra, ikinci aşamada, bu plan, gerçekleştirilmesi için motor sistem olarak işçilere-çalışanlara verilir. Kollektif bir yaratık olarak „ürün“ böyle   ortaya çıkar...

Ürün bir çocuk gibidir. Babası işverense anası da işçi olan bir çocuk! Baba ve ana’dan gelen bilgilerden-DNA’lardan- oluşur çocuğu var eden bilgi. Bunların  sentezidir. O halde, bir toplumun içindeki üretici güçler, genel olarak insanlardır. Özel olarak da, eğer sınıflı bir toplumdan bahsediyorsak, o toplumsal yapı içinde “karşıt” kutuplarda toplanmış olan insanlardır. Kapitalist toplumdan bahsettiğimize göre, bu toplumun üretici güçleri işçiler ve işverenlerdir. İşveren olmadan işçi olmaz ve tersi. Bu ikisi birden olmadan da  toplum, kapitalist toplum olmaz. Üretim araçları, teknik vs bütün bunlar son tahlilde insanın uzuvlarının uzantılarıdır. İnsan, doğayla etkileşerek yeni bilgiler üretince, sonra,   kayıt altına aldığı bu bilgileri  tekrar yeni bilgiler üretmede kullanır. Üretim araçları işte bu süreç içinde üretilen bilgilerin maddi biçimleridir o kadar. Yani „araçlar“ üretmez, insanlar üretir. İnsanlar kendileri de bir ürün olan o araçları tekrar üretim faaliyetinde kullanırlar...

Şimdi, „küresel sermaye“, gelişmekte olan bir ülkeye girdi diyelim. Bu andan itibaren bu ülkede nelerin olacağını adım adım izlemek istiyoruz:

Sermaye niye geliyor o ülkeye? Azami kâr yasası gereğince mümkün olan en yüksek kazancı elde edebilmek için. Üretim faaliyetine ilişkin bütün hazırlıklar-yatırımlar yapılıyor, işçiler işe alınıyor ve üretim başlıyor. Üretim faaliyetinin başladığı bu ilk an’ın gerçekliğini bilişsel bilim terminolojisiyle „ilk durum“ olarak ifade ediyoruz. Daha başka bir deyişle bunu, o üretim birimine ilişkin üretici güçlerin ilk doğuş-oluşum hali-denge durumu-toplu sözleşme durumu olarak da ifade edebiliriz.

Süreç, üretim süreci başlıyor. Üretim faaliyeti kollektif bir faaliyettir. İşveren üretimin planını hazırlıyor, ya da hazırlatıyor, sonra da bunu gerçekleştirmeleri için işçilere veriyor, onlar da plana uygun bir şekilde ürünü gerçekleştiriyorlar olay budur...

Çocuk doğdu! Ama işveren, üretim araçlarının sahibi olduğu için, „bu benim“ diyerek en sonda oluşan   bu çocuğa-yani ürüne tek başına   sahip çıkmaya kalkar! Ve ürün, piyasada satılarak gerçekleştikten sonra, üretim maliyetleri çıkarılınca, geriye kalan  kısım   kâr adı altında işverenin cebine girer...

Ne oluyor bu durumda? İşçiler, aldıkları ücretle üretim faaliyeti esnasında harcadıkları enerjiyi yerine koyarak, ancak o “ilk durumlarını” muhafaza edebilirlerken, işverenler, elde ettikleri “artı değerle” bir „üst duruma“ geçmiş olurlar. Yani  işverenler ilk durumdaki dengeyi ihlâl ederek  bir „üst duruma“ geçerlerken, işçiler halâ o ilk durumda kalmış olurlar[13]. İşte, kapitalizmin gelişme sürecinin iç dinamiği bu çelişkidir. Neden mi? Çok açık! Kendileri bir üst duruma çıktıkları halde, azami kâr yasası gereğince „üretim maliyetlerini düşük tutmak için“, işçilerin halâ o ilk durumda kalmalarını, eski ücretle yetinmelerini isteyen işverenlere karşı işçiler mücadeleye başlarlar da ondan. Ve sonunda yeni bir „toplu sözleşme“ yapılır,  işçiler de böylece bir üst basamağa çıkmış olurlar. Kapitalizmin gelişme sürecinin diyalektiği budur.  Süreç bu şekilde basamak basamak çıkılarak gelişir.

Eğer işveren üretim araçlarının özel mülkiyetine „sahip“ olmasaydı aradaki bu çelişki de olmazdı. Çelişki olmayınca da artı değer olmazdı, kapitalizm olmazdı, kapitalizmin gelişmesi diye birşey de olmazdı tabi! Ya da eğer işçiler, artı değere el koyarak o ilk denge durumunu bozan işverene karşı mücadele etmeselerdi (veya köleler gibi, bir üretim aracı statüsünde olup da mücadele edemeselerdi) gene gelişme, ilerleme olmazdı. Çünkü bu durumda, işçilerin satınalma gücü hiç artmayacağından, ülke genelinde kapitalistlerin „sahip oldukları“ ürünlerin „satılarak gerçekleşmesi“ oranı da hiç değişmezdi ve bundan  son tahlilde kapitalistler de zarar görürlerdi. İşçiler,  ilk durumdaki dengeyi bozarak bir üst duruma geçen işverene karşı mücadele edip kendilerini de o üst basamağa taşıyarak, son tahlilde, kapitalistin de gelişmesine yardımcı olmaktadırlar.

İşte, üretici güçlerin-iç dinamiğin gelişme diyalektiği budur. Sınıf mücadelesi kapitalizmin gelişmesinin itici gücüdür... Bilgi üretimi sürecinin, üretilen bilgilerin tekrar üretim sürecine uygulanmasının diyalektiği de budur. Sürekli azami kâr peşinde koşan kapitalistler, daha iyi kalitede ve daha ucuza üretebilmek  için daima yeni bilgilerin peşinde koşarlar.  Bu, aynı zamanda, sınıf mücadelesinden kurtulmanın da tek yolu gibi  görünür onlara!  Birçok işçinin yapabildiği işi tek başına yapan yeni bir makine üretim maliyetini düşürmenin en kestirme, garantili yolu gibi görünür!  Ama buna rağmen, aynı denge gene kurulur bir süre sonra! Çünkü o makineleri kullanacak olanlar da gene insanlardır! Böylece, üretimin giderekten daha az işçiyle, daha çok makineyle-robotla yapıldığı bir süreç başlar. İşte kapitalizmi kendini inkâra götüren süreç de budur zaten.

Şimdi geliyoruz bu sürecin, yani üretici güçlerin gelişmesi sürecinin küreselleşmeyle olan ilişkisine. Soru şudur: Sermayenin küreselleşmesiyle üretici güçlerin küresel düzeyde gelişmesi arasındaki bağlantı nedir?

Bugün Almanya’da (ve bütün diğer gelişmiş ülkelerde) çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve daha yüksek ücretlere sahip olmak isteyen işçilere işverenlerin verdiği cevap şu oluyor: „Oturun oturduğunuz yerde, biraz daha ileri giderseniz fabrikayı kapatır giderim. Sökerim makineleri, götürür işçilerin daha az ücret talep ettikleri, üretim maliyetlerinin daha düşük olduğu bir ülkeye kurarım. Örneğin Polonya’ya giderim. Daha olmadı Türkiye’ye giderim. O da mı olmuyor Çin’e, Hindistan’a giderim“! Bitti! Gerçekten de olay burada bitiyor! Ulusal düzeyde üretim sürecinin ayrılmaz parçası olan işveren veya işçilerden bir taraf olayı bu şekilde „çeker giderim“ diye koyabildiği an orada olay biter! Nitekim de öyle oluyor. Sendikalar sesini kesiyor, işçilerin sesi soluğu çıkmaz hale geliyor ve kuzu kuzu, daha az ücretle, daha uzun süre çalışmak için işlerinin başına dönüyorlar! Arada bir, „işverenlerden daha çok vergi alınarak, bunlarla yeni işyerlerinin açılmasını, işsizliğe çare bulunmasını“ savunanlar da çıkıyor, ama bunları da takan yok! Cevap hazır çünkü: „İşverenlerin küresel rekabette ayakta kalabilmeleri için onlardan böyle bir şeyi talep edemeyiz“. Ulus devlet, hem sermaye tarafından terkedilmiş olmanın burukluğu içinde (hatta ihanete uğradığını bile düşünüyor zaman zaman), hem de daha fazla ileri gidemiyor ona karşı, çünkü  halâ ona muhtaç!

Ama sadece gelişmiş ülkelerde mi böyle bu, örneğin bir Türkiye’de de  benzeri şeyler söyleniyor çalışanlara! „Çin’e, Hindistan’a bakın“ deniyor, „işçiler orda ayda yüz elli dolara çalışırken siz burda  dörtyüz dolar alıyorsunuz da halâ memnun değilsiniz, susun yoksa fabrikayı kapatır gideriz“ deniyor! Ve işçilerin de boynu bükülüyor, „buna da şükür“ diyerek seslerini kısıyorlar.

Evet, sınıf mücadelesi kapitalizmin gelişmesinin itici gücüdür, iç dinamiğin motorudur; ama bunun da ön koşulu, işçi ve işverenlerin birlikte varoldukları sistem gerçekliğidir. Eğer ulusal düzeyde, işçi ve işveren arasındaki   bağ her an kopabilir duruma gelmişse, yani taraflar kendi varlıklarını artık bu bağlaşım içinde görmek zorunda değilseler, orada ne sınıf mücadelesi olur, ne de birşey! İşte bugün durum aynen budur. Peki ne demek oluyor bütün bunlar? 

Bugün  artık, bir ülkeyi tek başına, sadece ulusal düzeyde ele alarak, o ülkedeki üretici güçlerin gelişmesi hakkında bir yargıya varamayız...

Bugün, dünyanın herhangi bir ülkesinde üretici güçlerin gelişmesini  belirleyen esas unsur o ülkenin  küresel-toplumsal bileşik kaplar içindeki yeridir. Yani belirleyici olan artık sadece „iç dinamik“ değil, küresel „dış dinamiktir“de! Ama buradan hemen, iç dinamiğin artık önemini kaybettiği sonucu  çıkarılmamalıdır! Evet, bugün bir ülkenin kaderini belirleyen esas faktör  onun küresel bileşik kaplar içindeki yeridir, ama bu sadece madalyonun bir yüzü, görünen yüzü oluyor. Bir de görünmeyen yan var tabi. Örneğin, neden Afrika değil de Çin, ya da Hindistan sorusunun cevabı da bununla ilgili!  Evet, neden Afrika değil de  Çin-Hindistan önce geliyor? Yani bugün küresel sermaye neden ağırlıklı olarak Afrika’ya  akmıyor da Çin’e gidiyor? Neden Afrika değil de Çin küresel bileşik kaplarda suyun aktığı-su seviyesinin yükseldiği taraf haline geldi?  İşte bu sorunun cevabı  „iç dinamik“le-tarihsel gelişme süreciyle ilgili. Yani öyle rasgele oluşmuyor küresel bileşik kaplar. Hangi ülkenin daha önce  bileşik kaplara dahil olacağı bir raslantı değil. Ve bu anlamda ele alınırsa iç dinamik gene ön plana çıkıyor, iç dinamiğin belirleyici yanı ağır basıyor; ve son tahlilde dış dinamiğin iç dinamikle bütünleşerek birlikte etkide bulundukları sonucuna varıyoruz...

Bugün, küreselleşme sürecinin  itici gücü olan, onu daha da genişletip yaygınlaştıracak olan, ama sadece bu kadar da değil, küresel düzeydeki bütün diğer gelişmeleri de birinci derecede etkileyecek olan en önemli faktör, küresel bileşik kaplarda su seviyesinin en hızlı yükseldiği yerlerdeki sınıf mücadelesidir. Daha açık olmak gerekirse, önümüzdeki dönemde Avrupa’nın gelişmiş ülkelerindeki,  veya Afrikanın henüz el değmemiş, yani henüz küresel bileşik kaplara dahil olmayan ülkelerindeki gelişmeleri birinci derecede etkileyecek en önemli faktör Çin ve Hindistan gibi küresel sermayenin gözdesi olan ülkelerdeki sınıf mücadeleleri olacaktır! Bu sonuca nasıl mı varıyoruz: Bugün ancak Çin ve Hindistan gibi, küresel bileşik kaplarda su seviyesinin en hızlı yükseldiği ülkelerde gelişecek sınıf mücadeleleridir ki, biryandan buralarda çalışan insanların yaşam seviyelerinin yükselmesine katkıda bulunurken, diğer yandan da, buna bağlı olarak,  sermaye için buraları eskisi kadar „çekici“ olmaktan çıkaracak, onu yeni, „daha çekici“ yerler aramaya mecbur edecektir. Niye Çin’e gidiyor bugün sermaye? Herşeyden önce, yetişmiş işgücü maliyeti düşük buralarda ve bir de tabi büyük bir pazar potansiyeli var buraların. Kitlelerin satın alma güçleri geliştikçe bu pazar da gelişecek, bunun hesabı yapılıyor. Ama yarın insanların gözü iyice açılır da „üretim maliyetleri“ yükselmeye başlarsa, o zaman sermaye açısından şu anki çekiciliği de azalacak buraların. Ve işte ancak o zaman sermaye kendisine yeni Çin’ler aramaya başlayacak. 

Geleceğin potansiyel Çin’i ise Afrika’dır hiç şüphesiz. Dış dinamik, küresel bileşik kapların verimli suyu, kaçınılmaz olarak, Afrika ovalarını da basan bir sel gibi oralara doğru da akmaya başlayacak, buraları da bileşik kaplara bağlayacaktır!...

Küresel serbest rekabetçi kapitalist işletme sistemi, dış dinamik olarak  el attığı her ülkede  benzer bir işletme sisteminin oluşmasını zorunlu kılıyor. Küreselleşme sürecini devrimci bir süreç haline dönüştüren onun bu özelliğidir  zaten. Çünkü, eski Devletçi-ulusalcı  işletme sistemi değişirken, onu ayakta tutan   yapı da değişmek zorunda kalıyor bu arada. Dış dinamik hem yeni bir iç dinamiğin oluşmasının  koşullarını hazırlamış oluyor, hem de  onun gelişmesini  hızlandırıyor. İşte, küreselleşme sürecinin, küresel bileşik kaplar teorisinin, üretici güçlerin küresel düzeyde gelişmesinin diyalektiği budur...

GELİŞMİŞ KAPİTALİST ÜLKELER-BU ARADA AB DE-  NE YAPACAK?...

Bu gelişme, bütün ülkeleri içine alıpta küresel bileşik kaplardaki suyun seviyesi eşitleninceye kadar bu şekilde devam edecektir. Bunun başka hiç yolu yoktur! İleri gelişmiş kapitalist ülkelerin ulus-devlet yöneticileri ne yaparlarsa yapsınlar artık „ekonomik durgunluğa“, „işsizliğe“ eski dünya paradigmaları içinde kalarak çare bulmaları mümkün değildir. Küresel bileşik kaplarda akan suyun yönünü tersine çevirmeleri mümkün değildir. Peki o zaman „ne olacak bu gelişmiş ülkelerin- bu arada tabi AB’nin de- hali“?

Tamam, küreselleşme süreci bambaşka koşullar yarattı. Sermaye ile ulus devlet arasındaki bağlar çözülüyor ve bu da  sermayenin ana vatanlarında büyük sıkıntılara neden oluyor.  Gelişmiş ülkelerin ulus devletleri çaresiz ve kızgın!... Eski dünya dengeleri  içinde belirli bir yaşam çizgisi tutturmuş, yeni sürece ayak uydurmakta güçlük çeken bazı halk kesimleri de bu koroya dahil, yani onlar da rahatsız. Bunlar bir süre, nasıl olsa düzelir, sorunlar geçicidir diyerekten kaybolan eski güzel günleri hayal ederek teselli bulmaya çalışıyorlardı; ama sonra baktılar  ki olmuyor, her geçen gün eski paradigma biraz daha yara alıyor, bu sefer sesleri daha yüksek çıkmaya başladı; eskiyi geri getirmek için  küreselleşme karşıtı-ulus devletçi sloganlarla sokağa inmeye, siyasete soyunmaya başladılar... Küreselleşme sürecine karşı gelişmiş ülkelerin ulus devlet reaksiyonlarıyla bazı halk kesimlerinin eskiyi geri getirmeye yönelik gerici özlemleri bütünleşmeye başladılar...

Gelişmiş ülkelerin-bu arada AB ülkelerinin de- gelişmekte olan ülkelerdeki sınıf mücadelelerini, buralardaki demokratikleşme hareketlerini desteklemelerinin, bir süre, buralarda gelişen  küresel demokratik devrim rüzgarlarıyla örtüştüğünü görüyoruz!... Küresel  demokratik devrim dinamikleri, gelişmekte olan ülkelerdeki eski Devletçi kabukların kırılmasını, geniş halk kitlelerinin işgücü olarak özgürleşerek daha aktif hale gelmesini, bu anlamda demokratikleşmeyi destekliyorlardı (bütün bunları  en belirgin şekilde 2002 den sonra  AK Parti hareketiyle birlikte Türkiye’de gelişen demokratik devrim sürecinde gördük, yaşadık).

Evet, bu süreci başlangıçta Batı’lı gelişmiş ülkeler de desteklediler; ama onların amacı küresel sermayeninkinden biraz farklı idi!... Küresel sermaye, demokratikleşmenin eski Devletçi kabukları kırarak  kendisi için daha elverişli koşullar yaratacağını düşündüğü için desteklerken, gelişmiş ülke ulus devlet politikaları, buralarda sınıf mücadelesi gelişirse  demokratik taleplerin  yanı sıra insanların ekonomik talepleri de artar ve bu da buraları, üretim maliyetleri-bu arada işgücü maliyeti de- düşük olduğu için tercih eden küresel sermaye için daha az çekici hale getirir diye düşünüyorlardı!... Ama sonra baktılar ki olmuyor, bu sefer tuttular sadece barışçı sınıf mücadelelerini, demokratikleşme  taleplerini değil,  sırf buraları çekici halden çıkarmak için huzuru bozucu bütün diğer hareketleri de -el altından da olsa- desteklemeye başladılar...

Sonuç mu? Bunu gene en belirgin şekilde Türkiye’de görüyoruz. Bir yanda gelişmiş ülkeler, onların yukarda altını çizmeye çalıştığımız provokatif politikaları, diğer yanda ise, bunlara kafa tutmaya çalışırken  hemen  ulus devlet kabuklarının içine çekilerek bunların provokasyonlarına gelen gelişmekte olan ülke ulus devletçileri... Bu arada da tabi huzuru kaçarak gidecek başka yer aramaya başlayan küresel sermaye!...

İşte Türkiye’deki bütün o Batı karşıtlığının, “üst akıl” mucitliğinin, bunların arkasına gizlenen ulus devletçi yönelişin mantığı budur!... Tabi burada rol oynayan sadece gelişmiş ülkelerin gelişmeyi engellemek için yaptıkları provokatif girişimler değildir! Bununla birlikte, azıcık biti kanlanan gelişmekte olan ülke burjuvalarının efelenmeleri de burada büyük rol oynuyor. Bunlar zaten potansiyel olarak  geçmişten gelen bir ezilmişliğin, buna bağlı bir aşağılık kompleksinin  izlerini de taşıdıkları için en ufak bir dürtüklemede biz ne imişiz de farkında değilmişiz mantığıyla  kolayca tezgaha gelebiliyorlar. Neye sahip olduklarının farkında olmadıkları için gelişmemiş egolarının etki alanı içinde kolayca savrulabiliyorlar!...

Peki bütün bunların anlamı ne, hem gelişmiş ülkelerin, hem de gelişmekte olan ülkelerin ulus devletlerini kurtarmaya yeterli midir bu türden 20.yy kalıntısı ayak oyunları? Düşmanımın düşmanı dostumdur diyerekten ulus devlet eksenli ittifak politikalarıyla 21.yy da hangi sorun çözüme kavuşturulabilir... Ama bunu düşünen yok ki can çıkmayınca huy da çıkmazmış hesabı ulus devlet ruhu gücü yettiği müddetçe etkinliğini sürdürmeye devam edecektir...

Peki çözüm? Nereye varacak bu gidişin sonu, bütün bunlar çözüm müdür?...         

Görünen odur ki, gelişmiş ülkelerin yapabileceği, yapmaları gereken iki şey var:

-Birincisi; dış politikada, dünyanın neresinde olursa olsun,  zora ve şiddete başvurmayan demokrasi, insan hakları, BARIŞ yönündeki  hareketleri desteklerken, iç politikada da 21.yy paradigmalarına uygun, insanlara daha çok insiyatif tanıyan adem-i merkeziyetçi   yeniden yapılanmalara gitmek!...   

-İkincisi; bütün vergi yasalarını, yatırım politikalarını vb. değiştirerek, bilim ve eğitime, araştırma ve geliştirmeye daha çok yatırım yapmak, daha çok robotun üretim sürecine sokulması yönünde çaba sarfetmek, enerji ihtiyacını yenilenebilir enerjiden karşılayarak enerjiyi giderekten ücretsiz hale getirmek...

Önce birinciyi görelim: 

Her zamankinden daha çok demokrasi, insan hakları ve BARIŞ  savunuculuğu yapmak dedik; ama bitmedi, bütün bunların yanı sıra gelişmiş ülkelerin dikkat etmeleri gereken bir diğer nokta daha var ki, bu da çok önemli: HİÇBİR ŞEKİLDE ÜLKELERİN İÇ İŞLERİNE KARIŞMAMAK!... (Bu satırlar 2005’te yayınlanan metinde yoktu! Aslında her zaman için geçerli olan bu ilkenin şimdi  tekrar altını çizmemin nedeni,  Irak’a “demokrasi getirmek” için Irak’ın işgaliyle başlayan sürecin Libya’ya ve Suriye’ye de sıçrayarak  hala sürüp giden trajik sonuçlarıdır...)

Neden daha çok demokrasi, insan hakları ve barış savunuculuğu? Çünkü, gelişmiş ülkelerin  yapabilecekleri tek şey budur da ondan! Daha çok demokrasi ve insan hakları demek, gelişmekte olan ülkelerde insanların gözlerinin daha çok  açılması demektir! Bu ise, kaçınılmaz olarak onların ekonomik taleplerine de yansıyacak, ücretlerin ve satın alma gücünün artmasına, dolayısıyla da pazarın genişlemesine yol açacaktır. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerdeki sınıf mücadelelerini desteklemelerinin ikinci nedeni ise, ironik bir şekilde, rekabete dayalı bir tür motivasyonla ilişkilidir.   Buralarda  çalışanların ekonomik ve demokratik talepleri artacak ki, buraların küresel sermaye için eski çekiciliği kaybolsun, hatta mümkünse sermaye  tekrar eski anavatanlarına geri dönsün!!...

Ancak burada altı çizilmesi gereken nokta,  demokrasi, insan hakları ve barış savunuculuğu gibi meşru taleplerin, hiçbir şekilde ülkelerin iç işlerine müdahale gerekçesi yapılmaması, bunların hiçbir şekilde zor ve  şiddet kullanmanın gerekçesi olarak kabul edilmemesi, bu yönde atılacak adımların desteklenmemesidir... Çünkü, gelişme ilerleme, evet  küresel dış dinamiklerle bütünleşme içinde, ama son tahlilde ancak iç dinamikler aracılığıyla gerçekleştirilebilir... Bir ülkeye hiçbir şekilde zora dayanarak  dışardan yapılacak müdahalelerle-ya da içerde zora-şiddete dayanarak gelişen hareketleri dışardan destekleyerek- demokrasi getirilemez. İşte Irak, işte Libya, işte Suriye!!..

Amerika  “demokrasi getiriceğiz” diyerekten Irak’ı işgal etti de ne oldu? İngiltere ve Fransa   AB ülkelerinin desteğini de arkalarına alarak “diktatör Kaddafi’yi düşüreceğiz” diyerek  Libya’yı bombaladılar da ne oldu?... Amerika, “hadi durma, ben de arkandayım” diyerek Türkiye’yi Suriye’nin-Esed’in- üstüne sürdü de ne oldu?  Buralarda gelişen demokratik halk devriminin güçleri  “arkamızda nasıl olsa Batılı ülkeler ve Türkiye var” diyerekten kendi öz güçlerinin dışına çıkarak, işi silahlı mücadele boyutuna yükselttiler de ne oldu?...

Türkiye bu türden provokasyonlara  karşı başlangıçta ne güzel direniyor, “ülkelerin iç işlerine karışmama” ilkesini savunuyordu; ama sonra, “buralar eski Osmanlı mülkü, aman devrim kaçıyor” diyerekten  o da ipin ucunu kaçırdı!!... Şimdi diyorlar ki, “e, ne yapsaydık, diktatör Esed’in eline mi terketseydik muhalefeti”?... Son derece sakat bir mantık! Birincisi, sen niye başka bir ülkenin iç meselesinden  kendini sorumlu hissediyorsun?...  Ne zaman ki sen buraları eski Osmanlı mülkü falan olarak görmeye başladın, Osmanlı’ya sahip çıkma, hatta onu diriltme mantığıyla  buralarda olup bitenleri  kendi iç meselen olarak görmeye başladın, o an  iş bitmiş oluyor zaten!... Sen bu şekilde düşünerek hareket etmesen, o muhalefet de muhtemelen “arkamda nasıl olsa Batılılar ve Türkiye var” diye düşünerek  işi iç savaşa kadar götürmeye kalkışmayacaktı!... Ama sen tutar da işi, “iki ay sonra Şamda birlikte namaz kılacağız” havasına sokarak  insanlara  gaz  vermeye kalkarsan olacak olandan sen de sorumlu hale gelirsin!...  Bu nedenle, bugün Suriye’de olup bitenlerde herkesin sorumluluğu vardır... Batılıların da Türkiye’yi yönetenlerin de!...

Sonuç mu?... Sonuç ortada işte... iç savaş, yıkım ve milyonlarca göçmen!...

Şimdi de tutmuşlar göçmenleri kendi ülkelerine almamak için bin dereden su getirmeye çalışıyorlar!!... Bugün bütün Avrupa ülkelerinde yükselme eğilimi gösteren “göçmen ve yabancı düşmanlığının” en önemli dayanağı bu değil midir!... Peki ama kim sebep oldu bu işe?... Irak’ı, Libya’yı, Suriye’yi kim patlattı?... Gelişmiş ülkelerin ulus devletçi anlayışları değil mi? Sonra da tutmuşlar, “zaten derdimiz başımızdan aşkın bir de göçmenlere bakamayız” diyerekten “yabancı düşmanlığına” dayalı çağ dışı bir milliyetçiliği hortlatmaya çalışıyorlar!... Alın işte İngiltere’yi?... Niye çıktı İngiltere AB’den?... Alın bütün diğer AB ülkelerini, tir tir titriyorlar Türkiye kapıları açacakta göçmen akışı hızlanacak diye?... Ve de bundan AB’yi, onun politikalarını sorumlu tutuyorlar!!...

Tekrar ediyorum, bu işin bir tek yolu vardır: KİMSENİN İÇ İŞLERİNE KARIŞMADAN  insanların vicdanlarına hitab ederek “yumuşak gücü” öne çıkarıp kayıtsız şartsız BARIŞI ve demokrasiyi  savunacaksınız!... Kazan-kazan dan başka çözüm yolu yoktur!

Tamam, bu kadar haltı yediniz, milyonlarca insanı sokaklara döktünüz bari   aklınızı başınıza toplayın da artık bundan sonrasını düşünün! Öyle, “Türkiye göçmenleri içerde tutsun da biz de yardım edelimle” falan olmaz bu iş! Ne yapacak Türkiye,  zaten iki milyonun üstünde göçmen var şu anda. On milyardan fazla harcama yapılmış bu iş için, daha fazla ne yapabilir ki?... Aman “Türkiye göçmenleri üstümüze salmasın” falan diye ağlaşacağınıza   bu işi kökünden çözmek için çaba sarfedin!...

Bu noktada bütün gelişmiş ülkelere- bu arada Avrupa Birliği ülkelerine de-düşen çok önemli  bir görev var: DERHAL, AMA DERHAL ŞU SURİYE İÇ SAVAŞINI DURDURMAK İÇİN SEFERBER OLUN!... Lamı cimi yok! Bütün ağırlığınızı koyun ve barışın gelmesi için ne gerekiyorsa yapın!...

Ama sadece gelişmiş ülke yöneticileri mi, buralardaki sivil toplum örgütleri de sorumludur varılan sonuçtan... Hani nerde o  “barış mitingleri”, nerde o “barış hareketleri”?... Seksenleri hatırlıyorum da, arkasına Sovyetleri almış “solcu” sivil toplum güçleri Avrupa’nın her yanında nükleer silahlara karşı barış hareketleri düzenliyorlardı (biz de ordan oraya koşturup duruyorduk tabi!...) Niye şimdi seferber olmuyor bu insanlar? Suriye’de olup bitenler daha mı az vahim?...

Sen bunları  yapma, sonra da tut, “yabancı düşmanlığı- göçmen düşmanlığı” üzerine siyaset oluşturmaya çalışan “sağcı-milliyetçi” fosillerin peşinden koşarak, işi gücü bırakıp Türkiye’yle Erdoğan’la falan uğraşarak güya buralardan “sol” siyaset üretmeye çalış!... Adamlar sıradan insanlar üzerinde “solculardan” daha  etkili oluyorlar! “Göçmenler gelmesin, gelince zaten kıt olan kaynaklarımızı onlarla paylaşmak zorunda kalıyoruz” diyorlar bitiyor!... O insanlar neden kendi ülkelerini bırakıpta ta buralara kadar gelmek zorunda kalıyorlar bunları düşünen yok!  

Barışı savunmadan, iç savaş kışkırtıcılarına karşı sivil insiyatifler oluşturmadan sadece kör bir Erdoğan düşmanlığına odaklanarak  bu yöndeki gelişmeleri engellemek mümkün müdür?...

İngiltere ayrıldı, acaba öteki ülkeler de ayrılır da AB sona erer mi diye düşünen AB yöneticilerine sesleniyorum; ve de, şu AB parçalansın da artık ortada bize demokrasi dersi verecek kimse kalamasın diye AB düşmanlığı yapanlara sesleniyorum: Şimdi, hemen şimdi yapacağınız tek bir iş var, kolları sıvayın ve barış için, iç savaşların sona ermesi için bütün gücünüzü ortaya koyun!... Ve de bütün insanlara bir daha kaba kuvvete-zora başvurmayacağınıza, kimsenin iç işlerine karışmayacağınıza, hiçbir ideolojinin peşinden gitmeyeceğinize  dair söz verin!...

Bakın, sanki Libya, Suriye, Irak  yetmedi gibi şimdi de dilinize bir  Erdoğan  tutmuşsunuz gidiyor.   Erdoğan’a kızdığınız  için de Türkiye’ye karşı el altından PKK’yı destekliyorsunuz!!  Diyelim ki bu yolla Erdoğan’ı da devirdiniz ne olacak?.... Yarın Türkiye’de de iç savaş patlak veripte şu ankinin on misli, yüz misli bir göçmen akını ortaya çıkarsa ne yapacaksınız? Bunların hepsini  Avrupa sınırında kurşuna mı dizeceksiniz??... Herkes aklını başına toplasın, 21.YY da  güç kullanmanın tek biçimi artık “yumuşak güçtür”!... Erdoğan’sa onun da hesabını ancak Türkiye halkı kendi özgür iradesiyle görecektir. Bütün o silahlarınızı falan bunların hepsini artık çöp tenekesine atacaksınız başka yolu yok!  Bakın, bu sözler sadece gelişmiş ülkelere değil ha,  etine buduna bakmadan, ayranı yok içmeye hesabı uçak gemisi yapmaya çalışan bizimkilere de dokunuyor bu sözün ucu!... Ulus devletçiliğin gelişmişi de gelişmekte olanı da bir ve aynı şeydir. Bunlar süreci 20.yy kulvarlarına taşıyarak burada birbirlerini üreterek varoluyorlar... 21.yy da bilgi üretmek için uçak gemisine ihtiyacı olduğunu düşünenlerin yeri  ancak tımarhane olabilir!!...

Evet, yapılması gereken iş  laf değil bilgi üretir hale gelmektir!...    

Peki, neden eğitime, bilimsel araştırmalara daha çok ağırlık vermek, vergi yasalarını vb. değiştirerek üretim faaliyetinde daha çok robotun kullanılmasını teşvik etmek, enerji alanında ağırlığı yenilenebilir enerji üretimi alanına kaydırmak  zorundadır gelişmiş ülkeler?

Bugün artık, bileşik kaplarda suyun  akışını geriye çevirmenin mümkün olmadığı apaçık ortada duruyor. Yani gelişmiş ülke yöneticileri ne yapsalar, ne etseler üretim maliyetlerini gelişmekte olan ülkelerdeki düzeye indiremezler. Bu alanda onlarla rekabet edemezler. Bu durumda, rekabet mücadelesinde geride kalmamak için gelişmiş ülkelerin yapabileceği tek bir şey kalıyor geriye, bir yandan enerji maliyetini düşürürken bir yandan da üretim faaliyetinde daha çok robotun kullanılmasını teşvik etmek... Çünkü, ayda birkaç yüz  dolara çalışan bir işçiyle ancak bir robot rekabet edebilir! Evet, üretim sürecine daha çok robotun girmesi de „işsizliğe“ çare olmayacaktır, hatta onu daha da arttıracaktır; ama bu durumda en azından işsizleri  doyuracak  daha fazla  gelir kaynağına sahip olacaktır toplum.  Eğitime, bilimsel araştırmalara ağırlık vererek, bu alanlara daha çok yatırım yapmak  tek çıkış yoludur.

Ama bitmedi, şunu hiç kimse unutmasın, 21.yy’ın en güçlü instanzı artık ne devlettir, ne de şu ya da bu sosyal sınıf; 21.yy’ın kahramanı, sınırsız bilgiye sahip olma yolunda önü açılmış bulunan özgür bireydir...

O halde,  “gelişmiş” olsun, “gelişmekte olan” olsun, bütün ülkelerin-bu arada tabi AB’nin de- bu gerçeği dikkate alarak hayatın her alanında  bireyi, özgür bireylerden oluşan sivil toplum insiyatiflerini öne çıkaran adem-i merkeziyetçi bir yeniden yapılanmaya gitmeleri gerekiyor... Ulus devlet paradigmasının- insiyatifinin alternatifi,  gücünü devletten değil, sahip oldukları bilgiden alan özgür bireyler ve  devlet dışında örgütlenen sivil toplum örgütleridir... Düşünün, bir ABD Irak’ı işgal etmeden önce, bir AB Libya’yı bombalamadan önce, ya da, Türkiye dahil bunların hepsi Suriye’de silahlı mücadeleyi destekleme kararı almadan önce ne yapmak gerektiğini  bu türden sivil toplum  insiyatiflerine sorsalardı, konu bu zeminde, ulus devletçi provokasyonlara başvurulmadan tartışılsaydı sonuç bugünkü gibi mi olurdu?... Sen, Suriye ile 15 milyar dolara ulaşan bir ticaret hacmine ulaşmışsın, sonra da tutup  bunu bir yana bırakarak,  güya demokrasi için mücadele verdiğini iddia eden silahlı muhalefeti desteklemeye kalkıyorsun!... Silahla, şiddetle bir ülkeye ne demokrasi getirilebilir ne birşey!... Eğer koşuya  21.yy kulvarlarında kalarak devam edilecekse bu gerçeği kavramadan başka hiçbirşey kavranılamaz!...

 



[2] Bu „Kurtuluş Savaşlarının“-„bağımsızlık mücadelelerinin“ çoğunun  „kurtuluşla“, ya da „bağımsızlıkla“ falan alakasının olmadığını, bunların, sosyalist sistemin etkisiyle  yukardan aşağıya doğru gerçekleşen ideoloji ihracına bağlı  pozitivist birer toplum mühendisliği harikası olduklarını biliyoruz! Ama şu an konumuz bu olmadığı için işin bu yanını bir tarafa bırakıyoruz! Sanıyorum bundan sonraki bir çalışmada bu pozitivizm-ideolojik devrim konusunu daha detaylı olarak ele almaya çalışacağız... http://www.aktolga.de/t8.pdf

[3] Bak, “Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi-Herşeyin Teorisi”, http://www.aktolga.de/t4.pdf  

[5] Bu satırların 2005’te yazılıp  yayınlanmış olduğunun altını çiziyorum! http://www.aktolga.de/t5.pdf

[6]„Küreselleşmenin Geleceği“, Thomas Friedman, 2000, Boyner Yayınları, İstanbul…

[7] Bu satırların yazarı 1980 yılında siyasi mülteci olarak Almanya’ya  geldikten sonra ilk sekiz yıl bir fabrikada işçi olarak çalıştı. O yıllarda haftalık çalışma saatinin 35 saate indirilmesi mücadelesi verirdi sendikalar. Daha sonra da bu mücadelede başarıya ulaşılmıştı. Ama şimdi (yıl 2005) tekrar 40, hatta 45 saate çıkılmaya çalışılıyor da kimsenin sesi çıkmıyor! Ne sendika kaldı ortada ne de işçi sınıfı’nın etkinliği!... İşveren, “istemiyorsanız , fabrikayı söker başka ülkeye giderim” deyince kimsenin sesi çıkmıyor!...

[8] Çağa ayak uydurabilen, gelişmek, zenginleşmek isteyen ülkeleri kastediyoruz tabi! Türkiye’de bu tür ülkelerden biri. Saddam tipi, içe kapanmacı-ulusalcı-globalleşme düşmanı ülkeler henüz bu sürecin dışındalar, ya da öyle olduklarını  sanıyorlar! Kafalarını kuma gömdükleri için içleri rahat henüz daha. İran veya Venezuella gibi petrole dayanarak kabadayılık yapan ülkeler ise ayrı bir konu!...

[9] Ne oldu, nasıl oldu da Türkiye son yıllarda muazzam bir başarı öyküsü yaratabildi diyenler sadece Türkiye’yi onun iç dinamiklerini değil, 21.yy’ı- dış dinamiği de kavrayamıyorlar!...

[10] a.g.e

[11] Ama sadece Türkiye değil! Alın bir Suriye’yi, Arap ülkelerini, Afrika ülkelerini, ya da Asya’daki birçok diğer ülkeyi, bunların hepsini genel olarak aynı “gelişmekte olan ülkeler” kategorisi içinde ele alabiliriz. Türkiye bunların belki de en ilerisi. Bunların  hepsi de, kendine özgü, kendini “ulusalcı”, ulus yaratıcısı olarak nitelendiren, ama öte yandan, ülkede kendilerinden bağımsız bir burjuva sınıfının gelişmesinin  önündeki en büyük engel olan bir Devlet sınıfının yönetimindedir...

[12] Kırk yıl önce, “Kral çıplaktır” deyince herkes şaşkın şaşkın bakıyordu bizlere!  Çünkü, o zamanlar bu gerçeği   görebilmek olağanüstü bir şeydi- bir tesadüftü belki de! Bir tek Kralın etrafındakiler durumu ciddiye aldılar ve hemen  el ve ağız birliğiyle  onun çıplak olmadığını- giyinik olduğunu “ispat” çabasına girdiler! Benim gibi aksini söyleyenlerin ise kafayı üşütmüş olması gerektiğine ikna ettiler seyircileri!...

[13] Bu konuyu burada mümkün olduğu kadar basite indirgeyerek anlatmaya çalışıyorum ama, gene de, işin bilimsel yanını daha derinlemesine incelemek isteyenlere daha önceki çalışmalara [1,2,3,4] gözat- malarını öneririm.