OSMANLI’DAN BU YANA TÜRKİYE’DE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ...


 



İÇİNDEKİLER

 

TÜRKİYE’DE SINIF MÜCADELELERİ VE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ... 1

PEKİ YA, EMPERYALİZM VE KÜLTÜR İHRACI OLAYI, BU NEDİR?... 3

BİZ KİMİZ, NEDEN KENDİMİZE BENZERİZ... 5

DEVLET VE BİREY.. 6

KENDİ KARŞITINI YARATARAK VAROLMAK.. 8

VE 27 MAYIS: KARŞI DEVRİM Mİ “ÖZGÜRLÜKLER ORTAMI” YARATICISI MI?. 9

YA SONRASI, NEREYE GELDİK, BUGÜN NEREDE BULUNUYORUZ?... 10

 

Şimdi soru şudur:  Osmanlı’dan bu yana toplum mühendisliği faaliyetinin nesnesi olmuş bir ülkede sistemin tekrar normal işleyiş dinamiklerine kavuşması mümkün müdür? Yani bu durumda ne yapmak gerekir?...

Önce şu soruya cevap arayalım:

OSMANLI NEDEN “BATILILAŞMAYA” KARAR VERMİŞTİ?

Tarihsel devrimler sürecinin fetihçilik diyalektiğine bağlı olarak kurulan Osmanlı Devleti bu dönem sona erince yaşamı devam ettirme mücadelesinde bocalamaya başlar. Sonunda artık iş öyle bir yere gelip dayanır ki, elde olanı koruyarak çevreye uyum sağlayabilmenin (ya da, çevreye uyum sağlayarak elde olanı koruyabilmenin) yolunun sistemi yeniden organize etmekten geçtiğini anlar Osmanlı!... 

Özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya gibi ülkelerle   olan ilişkilerini  denetim altına alabilmek için önce kendi davranışlarını (“girdi”) kontrol altında tutması gerektiğini, bunun yolunun da istenilen “çıktıların” üretilmesini sağlayacak yeni “girdilere” sahip olmaktan geçtiğini farkeder (tekrar aşağıdaki şekle dönüyoruz).

  

 İşte, bütün o, Batı’ya  elçiler, öğrenciler falan göndererek  “Batı’nın sırrını öğrenme” ve sonrada, “onlar gibi olabilmek için” bu “işe uygun kadrolar  yetiştirme” (bu “alıcıların”-şekil- elde ettikleri bilgilere göre sistemi “etkileyerek”- ittihatçılık nedir ki!!- ona yeni bir bilgi temeli kazandırma) çabalarının altında yatan mekanizma budur.  Bütün o Jöntürkleri (ve daha sonra da onların takipçilerini) ortaya çıkaran sürecin mantığı budur.

Dikkat ederseniz burada öyle bir “üstün irade” ortaya çıkıyor da, herşeyi o planlayarak toplum mühendisleri falan yetiştirmeye çalışmıyor! Yaşamı devam ettirme mücadelesi içinde sistem kendi varlığını koruyabilmek için el  yordamıyla kendine çıkış yolu ararken işin yolu buralara varıyor. Sistem, kendi varlığını devam ettirmenin yolunun pozitivist toplum mühendisleri yetiştirerek onların önerilerini uygulamaktan geçtiğini keşfediyor!... 

 

Peki, neden pozitivizm,  neden başka   birşey değil de toplum mühendisliği?

Çok basit! İşin görünen en kestirme   yolu buydu  da ondan!  Hani o, “geri kalmışlığın nedenlerini bulmak”,  “Batı’yı keşfetmek” için Batı’ya gönderilen ajanlar (Jöntürklerin çoğu   bu amaçla,  Batı’ya gönderilen Osmanlı’nın elit tabaka çocuklarıydı) vardı ya, bunlar Paris’e, Londra’ya falan gidipte sokaklarda şık kıyafetli insanları, piyano çalan bayanları vb. görünce “tamam” diyorlardı “bulduk bu işin   sırrını” ; “ancak onlar gibi olmaya çalışarak bu işi başarabiliriz”!!  Batılılar gibi giyinmek, piyano çalmak, yabancı dil bilmek falan yani!  Hele bu ara bir de “modern toplum bilimi” olarak lanse edilen “pozitivist sosyolojiyle”  tanışma fırsatını  bulmuşlarsa, “tamam bu iş bitti”  havasına giriyorlardı!...

 

Öyle, Batı toplumlarının tarihsel gelişme süreciymiş, onlar birkaç yüz yıldır devam eden belirli bir sürecin sonunda o günkü seviyelerine ulaşmışlar... bunlar önemli değildi pozitivist anlayışa göre!  “O an’ın içinde varolan gerçeklikten” yola çıkmak yetiyordu!...

 

Eğer, “bütün bilimler içinde en gelişmiş bilim olan sosyoloji bilimine” (bu ifade Comte’un)  vakıfsanız (yani,  “sosyoloji bilimi” aracılığıyla Batı toplumlarının o anın içindeki işleyiş yasalarını  biliyorsanız) sahip olacağınız bu bilgileri kullanarak  gelişme düzeyi daha geri olan başka toplumları da belirli bir toplumsal mühendislik faaliyetiyle aynı şekilde dizayn edebilirsiniz!... İşte size Osmanlı aydınlarının ve Devlet Sınıfı elitlerinin arayıpta bulamadıkları “devrimci” çözüm!   Devleti-varolan sistemi- kurtarmanın çarelerini arayan Osmanlı elitlerini pozitivizme ve toplum mühendisliğine sarılmaya götüren kurtarıcı formül budur!...

 

Bugünkü “halkın devrimci öncüleri”nin öncüleri nasıl ortaya çıktı?...

Dikkat ederseniz burada belirleyici iki unsur var. Birincisi; pozitivizmin sadece o anın içinde varolanla ilgilenmesi. İkincisi de; toplumsal mühendislik faaliyeti yoluyla “hastayı” iyileştirmenin-onu “kurtarmanın”- mümkün olduğunu söylemesi. Yani öyle, toplumsal değişim için  süreç içinde ortaya çıkan belirli bir sivil toplumu falan gerekli görmüyordu pozitivist felsefe!... Kökeni, niteliği ne olursa olsun, belirli bir anın içinde  “değişim taraftarı” olan “halkın devrimci öncüsü” bir kadronun varlığı yetiyordu ona!... Eğer bu insanlar-kültür ihtilalcisi bu öncü kadro- bütün diğer silahlar içinde en güçlü silah olan “bilimi” de  ellerine almışlarsa, o zaman bunların yapamayacakları hiçbir şey kalmıyordu geride!.

 

“Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” sözü ne anlama geliyordu?...

 

Kemalizmin “hayatta en hakiki mürşid ilimdir” sloganını bir de bu açıdan ele alın isterseniz!! Ya da, M.Kemal’in o meşhur deyişine bir de bu açıdan bakın: “Ben neden halkın seviyesine inecekmişim ki” diyor M.Kemal, “önemli olan bilimin önderliğinde onları benim bulunduğum seviyeye çıkarmaktır; ben bu seviyeye ulaşana kadar az mı emek sarfettim”!...

 

İnsan bu sözleri işittikten sonra daha iyi anlıyor o “göbeğini kaşıyan adam”, ya da, “cahil halkla okumuş bir insan nasıl olur da aynı oy hakkına sahip olurlar” sözlerinin anlamını!... “Türkiye’de Pozitivizm, özünde, statükoyu-sistemi- korumak amacıyla, Devletçi elitlerin dinin yerine “bilimi” koyarak yaptıkları  bir toplum mühendisliği faaliyetidir” sözü boşuna edilmiş bir laf değildir (ama daha sonra göreceğiz, madalyonun “reaksiyona” dayanan bir yüzü daha var bizde)!...

 

Peki, eğer ortada değişimi gerçekleştirecek (belirli bir üretim ilişkileri sistemini temsil eden) Devletin dışıda oluşmuş bir sivil toplum  yoksa (zaten buna müsaade edilmemişse) ve amaç sadece  “çağa uydurup modernleştirerek” varolan Devletçi sistemi “kurtarmaksa”, kim isterdi bunu  en çok, “Devletin asıl sahibi” olan o elitler değil mi! Olay bu kadar basittir!... Bütün o jöntürk “devrimciliğinin” özü  işte tam bu noktada- burada yatar!...

EMPERYALİZM VE KÜLTÜR İHRACI OLAYI...

 

Tencere yuvarlanıyor kapağını buluyordu! Yani, alan memnundu satan memnundu! Satan da (yani Batı’lı ülkeler de) memnundu bu işten; çünkü kültür ihtilali anlamına gelecek bu türden bir “değişim”, herşeyden önce,  Batı kültürünü benimsemiş yerli bir kadronun  yetişmesi anlamına gelecekti. Yani öyle Hindistan’da falan olduğu gibi dışardan ithal edilen sömürgeci kadrolara gerek kalmayacaktı! Hani derler ya, “Osmanlı hiçbir zaman sömürge olmamıştır” diye!  Osmanlı,   “batıcı-devrimci” denilen  yeni tipten “yerli-milli”  toplum mühendisi  kadroların yönetiminde  yeni  bir sürece giriyordu!... (buradaki “yerli-milli” kavramının altını  kasten çizdim! Çünkü, bugün   topyekün bir “restorasyonla” daha öncekinin zıttı-yeni tipten “yerli-milli” insan yetiştirmeyi  amaç edinen  reaksiyoner bir toplum mühendisliği faaliyetiyle daha karşı karşıyayız!! Öyle ki, bir önceki operasyonun “yerli-millilerinin” “gayrı milli-hain” ilan edildiği tersinden bir millileşme süreci bu da!!... Tam küreselleşme falan derken bu sefer de negatif bir  “yerli-milli” kuyusuna düşmek üzereyiz!!...)    

 

Osmanlı’nın “devrimci” elitlerinin pozitivizmi keşfiyle Batı’lı emperyalist ülkelerin kültür ihracının birbirine    paralel olarak gelişmesi ne kadar ilginç değil mi! Emperyalizmi bize (“solculara”) hep “sermaye ihracı” olarak öğrettilerdi!! Halbuki emperyalizm aynı zamanda bir kültür-ideoloji ihracı olayıydı da!...  

 

“Batılı ülkeler” denilen ülkeler Osmanlı’ya göre toplumsal gelişme basamağının daha üst seviyelerinde olan  kapitalist ülkelerdi. E, bu ülkelerde yetişen biliminsanları-herşeyden önce de modern pozitivist sosyologlar- bu gelişmenin  hangi toplumsal yasalara göre gerçekleştiğini de bulup çıkarmışlardı ortaya. O halde, Osmanlı aydınlarına düşen, tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi  bu bilgilere  sahip çıkarak-bunları kullanarak-  yapılacak toplum mühendisliği faaliyetiyle içinde yaşadıkları toplumu  değiştirmek, “muasır medeniyet seviyesine çıkarmak” oluyordu! Hem sonra, ne demekti, “hayatta en hakiki mürşit ilim değil mi idi”! Peki ne yapacaktın bunun için? Önce, içinde yaşadığın o “geri kalmış toplumun” bilgi temelini-yani kültürünü-değiştirecektin!... Çünkü, başka türlü  “istenilen sonuçları” üreten bir sistem haline getiremezdin onu!...  “Geri kalmışlık” bir sonuç idiyse eğer, bunun nedeni sistemin sahip olduğu  İslam kültürüne dayalı o  geleneksel  bilgi temeli olmalıydı! Bunu söküp atıpta bunun yerine Batı kültürüne dayalı yeni bir bilgi temelini oturtabildin miydi ya  bütün mesele kendiliğinden hallolacaktı!... Bu durumda bütün yapılacak iş, yukardan aşağıya doğru  Devlete bağlı-Devletçi bir kapitalizm yaratarak “sistemi Batılılaştırıp modernleştirerek-çağdaşlaştırmaktan” ibaretti!

 

(Burada bir parantez açma ihtiyacını duyuyorum. Pozitivist burjuva devrimcileri-ve de “solcular”- hep asıl suçlunun din-İslam olduğundan, bu nedenle, önce bu engelin aşılması gerektiğinden bahsederler!... Doğru mudur bu?... Yani bütün suçlu din ve İslam mıdır?  Batılı ülkeler Müslüman olmadıkları için mi gelişebilmişlerdir!?  Bakın, lafı hiç uzatmayacağım!  Önce şu gerçeğin bir altını çizelim; hangi İslam? Tasavvuf erenleri atalarımızın İslam’ı mı, yoksa bir sınıflı toplum gerçeği haline gelerek Devlete mal olan-Devletçi bir ideoloji haline gelen İslam mı? Bakın  size iki adres vereceğim. Bunlardan birisi-linkler-  bu konudaki kendi  çalışmalarıma ilişkin; diğeri ise, sayın Ahmet Yaşar Ocak’ın “Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler” isimli muhteşem eseri... Bence önce bu çalışmalara bir göz atın, ondan sonra bu konuda bir karar verirsiniz!...)   http://www.aktolga.de/m37.pdf        http://www.aktolga.de/m25.pdf  ...

 

İşte, son iki yüz yıldır (daha öncesini bir yana bırakıyorum) yaşadığımız sürecin mantığı budur. Peki, bütün bu olup bitenlerin nedeni ne oluyordu? Tek bir neden vardı ortada: Varolan Devletçi sistemi muhafaza edebilmek (biliyorsunuz, buna “Devleti kurtarmak” da deniyordu!) İşte ol hikâye bundan ibarettir!... Bugün olup bitenler de bundan bağımsız değil aslında! Aynı Devletçi ideoloji ve RUH bu sefer de  reaksiyoner-dinci bir biçimde karşımıza çıkıyor. Olay budur!...

 

Konu Türkiye’de sınıf mücadeleleri olunca olay tamamen değişiyor!

Çünkü bizde tarihsel gelişim süreci Batı’dakinden çok farklı idi.  Bu nedenle, burada artık Batı toplumları için kullandığımız o  klasik  şemalar da  hiçbir işe yaramıyordu! İlkel komünal toplumdan köleci topluma, sonra feodal topluma, oradan da kapitalist topluma ve sosyalizm!... Yok işte,  böyle değildi bizde! Böyle olmadığı için de bizdeki “batıcı aydınların” bütün ezberleri bozuluyor, içinde yaşadıkları topluma yabancılaşarak  bir türlü onu kavrayamıyorlardı!...

Bir kere söze, “Batı gibi olmasa da Osmanlı da feodal bir toplumdur” diye başladığınız an iş bitiyordu zaten!... Çünkü Osmanlı hiçbir zaman feodal bir toplum haline gelememişti. Evet, Kanuni’den sonra içine girilen yeni süreç, o Celali İsyanları falan derken belirli bir derebeyileşmeyi bizde de beraberinde getirmişti; hatta işin ucu ta o “Sened-i İttifak’a” kadar gelip dayanmıştı. Ama; birincisi, bunun feodalizmle alakası yoktu, ikincisi de, 1800’lerin başında o “devrimci” Sultan II.Mahmut zaten bütün bu gelişmelerin hepsinin köküne kibrit suyu ekmişti!! Yani bizde “feodalizme karşı” en  etkili mücadeleyi veren bizzat Devletin kendisi idi!!... Sen şimdi tutupta, Batı’yı örnek alarak,   burjuva devrimciliğe  ölçü diye  bizdeki  “anti-feodal” mücadeleyi  aldın mıydı ya, bu durumda otomatikman Devletle aynı safa düşüyordun!!... O zaman ne kalıyordu geriye, “Devleti modernleştirmek” adına Devlete bağlı bir kapitalizm yaratmak için  Devletçi bir  toplum mühendisliği faaliyeti!...  İşte,  Genç Osmanlılar, Jön Türkler, Birinci-İkinci Meşrutiyet derken, “burjuva devriminin zaferini” simgeleyen Kemalist devrim böyle gerçekleşir ve aslında bir Osmanlı Cumhuriyeti olarak  Türkiye Cumhuriyeti böyle  kurulur...

 

(Bitti mi?  Ya bizler, Cumhuriyet dönemi “devrimcileri-solcuları”, biz nereden çıkıp geliyoruz?... Benim sitenin “Önsözünü” bir kere daha okumanızı öneririm!...  http://www.aktolga.de/pref_turk.html  )

“Batıcı-solcu” aydınların tarihe bakışı!...

Tabi hal böyle olunca, bu mantığa göre 1950 Demokrat Parti hareketi de “bir karşı devrim”  hareketi olacaktır! Sonra, “27 Mayıs Devrimi”, derken “karşı devrimci Demirel” dönemi  ve 1971’in 12 Mart’ı... yani  “8-9 Mart Devrimci hareketinin” bir “karşı devrimle” bastırılışı! Sonra da zaten dışa açılma,   Özal düşmanlığı falan derken  günümüze geliriz. Bir yanda “karşı devrimci” AK Parti, diğer yanda ise ulusalcı-devrimci Kemalist-solcu cephe vardır ortada!! Bunlara şimdi bir de “Paralelciler” eklendi!! Mantık budur, Türkiye siyasetine bakış budur! En “solcusundan” en sağdakine kadar “Cumhuriyet aydınlarının” tarihimize, tarihsel gelişme sürecimize bakışını belirleyen mantık budur. Bir yanda, tarihsel olarak “ileriyi temsil eden” kerameti kendinden menkul bir ulusalcı-devrimci  toplum mühendisleri cephesi vardır, diğer yanda ise, tarihsel olarak “karşı devrimi”, “geriye doğru gitmeyi” temsil edenler!... E, sen gel de şimdi bu  topraktan  bir ürün bekle!...

Bu toprakta yetişen “Türkiye solu” da ona göre bir “sol” oluyordu!

Hal böyle olunca  tabi (bu mantığa göre), ülkede kapitalizmle birlikte gelişen “işçi sınıfı hareketinin”,  “solun” da, “tarihsel olarak geriyi temsil edenlere” karşı “ulusalcı-ilerici-Atatürkçü” cepheyle işbirliğine-ittifaka yönelmesi kaçınılmaz oluyordu!!  Amaç, üretim araçlarının mülkiyetinin devlete ait olduğu bir düzeni gerçekleştirmek olunca, bu amaca giden yolda aşağıdan yukarıya doğru bir kapitalizmin gelişmesine karşı olan  Devlet Sınıfıyla,  “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla    ittifak içinde olmak  son derece normal hale geliyordu. Ortada üretim araçlarının büyük çoğunluğuna sahip bir Devlet varken, eğer sen de zaten son tahlilde daha katı Devletçi bir düzenin peşindeysen, neden karşı çıkacaktın ki bu Devlete! “Sınıf düşmanın” burjuvaziye karşı burjuva düşmanı bu Devletle elele verirdin olur biterdi!!... Alın işte, şimdiye kadar  Türkiye’de “solculuk” denilen şey bu olmuştur!...

 

İşte, Türkiyede ortaya çıkan bütün “sol hareketlerin” daha doğmadan ölmesinin,  Devlet Sınıfının yedek gücü olan halktan kopuk kendine özgü Devletçi bir “sivil toplum” hareketi haline gelmesinin nedeni budur, bu anlayıştır!...

Devlet Sınıfı açısından olay son derece basittir! Onun için, kendi diyalektik inkârına, yani burjuvaziye-Anadolu kapitalistlerine karşı mücadelede “istenilmeyen sonucu” (burjuvazinin devleti ele geçirmesini) engellemede kullanacağı bulunmaz bir nimettir   “sol”! Gelişen kapitalizmle birlikte ortaya çıkan burjuvazi-işçi sınıfı çelişkisini   “solu” kendi safına alıp destekleyerek, hatta yer yer onu ortak düşman olan burjuvaziye karşı kışkırtarak kullanmak  bulunmaz bir nimettir!...

Tabi burada hemen akla şöyle bir soru  geliyor: Peki onlar-yani “solcular” göremiyorlar mı bütün bunları, nasıl oluyor da bizde “sol” Devletle-Devlet Sınıfıyla bu düzeyde bir işbirliğine girebiliyor?... Bu nokta çok önemli.

İki neden çıkıyor karşımıza: Birincisi, iç dinamikle, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi süreciyle ilgili. Yukardan aşağıya gelişen Devletçi kapitalizm Devlete bağlı işyerlerinde çalışan Devletçi-özelleştirmelere karşı- bu anlamda “burjuva düşmanı-solcu”, ama gerici bir “işçi aristokrasisi” kitlesini de beraberinde getiriyordu!

 

Ama sadece bu da değil, bir de dış etken vardı işin içinde,  20.yy’ın “sosyalist devrim” anlayışı vardı! Bizim gibi ülkeler için düşünülen ve uygulamaya konulan, “sırtını sosyalist sisteme dayayarak kapitalist olmayan bir yoldan sosyalizme ulaşma” anlayışı vardı. Bu tür bir devrim anlayışıyla Devletçi-solcu işçi hareketi arasında kurulan derin ideolojik bağlar Türkiye’de de etkili oluyordu! 

Evet, şimdi artık ortada sosyalist sistem falan kalmadı ama, ülkede gelişen burjuva devrimci süreç eski Devletçi düzeni tehdit eder hale geldiği için, kendi varlığı da bu eski Devletçi düzenin devamına bağlı olan  Devletçi sol  Devlet Sınıfıyla-Kemalizmle olan ittifakın sağlam bir unsuru olma özelliğini hala devam ettiriyor!  Siyasi olarak işçi hareketini temsil etme hakkı bu tür bir “solun” elinde olunca da tabi, işçi sınıfı içinde geri kalan kesimin sesi duyulmaz oluyor. İşçi sınıfını temsilin patenti bur tür bir “solun” elinde olunca gerçek işçi hareketi temsil problemiyle karşılaşıyor. Yavuz hırsızın ev sahibini bastırması hesabı, işçi sınıfının da önce, kendisine rağmen onu temsil eden bu Devletçi solun etkisinden kurtulması gerekiyor.

BİZ KİMİZ, NEDEN KENDİMİZE BENZERİZ...

 

Bütün mesele tarihe-yani sınıflı topluma geçiş diyalektiğinde yatıyor demiştik! Türkler,   göçebe bir toplumken, fetih   yoluyla yukardan   aşağıya doğru   devlet kurarak tarihe girmişlerdir. Bizim sınıflı topluma-medeniyete geçişimiz konar göçer geleneklerimizin, yani tarihsel olarak oluşmuş toplumsal DNA larımızın (kültürel bilgilerin-yaşam bilgilerinin) Batı toplumlarında olduğu gibi toprağa yerleşerek tarımsal üretime başladıktan sonra, üretim süreci içinde, yeni üretim ilişkilerine uygun olarak değişmesiyle olmaz; fetihçiliğe bağlı olarak içine girilen yeni yaşam koşullarının zorlamasıyla, eskilerinin-mevcut  bilgilerin- üzerine bazı yeni bilgilerin ilave edilmesiyle (öğrenerek) gerçekleşir. Çevreye-yeni koşullara uyuma bağlı olarak, bazı toplumsal genler  pasif hale getirilirken, bazıları da ortaya çıkan yeni durumları-bilgileri de-kodlayacak şekilde geliştirilirler. Yani, tarihe barbarlığın yukarı aşamasından girmiş yerleşik toplumlar gibi, yeni bir üretim süreci içinde yeni üretim ilişkileri yaratan, yeni yaşam tarzını bu ilişkiler içinde üretilen bilgilere göre gerçekleştiren bir toplum değiliz biz. Bu yüzden de bugünün içinde geçmişin nasıl yaşadığına-varolduğuna ilişkin çok özel bir örnek teşkil ederiz. Bizde hala binlerce yıl öncesine ait bazı toplumsal genler (yaşam bilgilerini ihtiva eden nöronal programlar) aktif halde olduklarından, bugünün yaşamını üretirken, farkında olmadan, bunu geçmişten kalan mirasa uygun olarak yerine getiririz. Bu genler çok değişik biçimlerde güncelleşmiş, “modernleşmiş” bilgileri üretiyor görünseler de, görünüşün biraz altına inince hemen “bizi bize benzeten” özelliklerimizi görürüz!

 

“Geleneklerimize uygun Türk tipi Başkanlık Sisteminden” bahsediliyor,  neyin nesidir bu, bunu hiç düşündünüz mü? Nedir bizim geleneğimize uygun Başkanlık Sistemi, Sultanlık değil mi?

 

Soruyorum, bu bir polemik yapma hevesi, ya da mesnetsiz bir “Tayyip düşmanlığı” olayı değildir, var mı bizim başka bir geleneğimiz?... Eğer aşiret dönemindeki “demokrasiden” “Toy” geleneğinden  bahsediyorsanız, o başka; o zaman bugünkü gibi bir sınıflı  toplum değildik ki!... Bizde sosyal sınıflar ancak Devletleşmeyle birlikte şekillenirler... Sen şimdi tutup modern kapitalist bir toplumda  (zaten hala bir köşede durmakta olan)  o eski DNA ları “yerli milli” olan budur diyerekten  aktif hale getirmeye kalkarsan (!) bunun adı nedir biliyor musunuz, “muhafazakar” tipten bir Kemalizmdir;   başka türden  bir toplum mühendisliği olayıdır!... http://www.aktolga.de/m50.pdf

Alın Osmanlının “Batılılaşma” serüvenini, “Batılılaşınca” niteliksel olarak değişmiş mi oluyordu Osmanlı? Hayır! Örtünün altındaki gövde gene aynı gövde idi.  Peki, adına “Cumhuriyet” deyince değişti mi? Hayır! Ne değişiyor peki bu şekilde? Eski toplumsal DNA larda köklü bir değişikliğe gidilmeden (zaten bu öyle istemeyle falan olmaz!),  bunların üzerinde oynanarak bukalemun gibi çevreye uyum sağlanılmaya çalışılıyor,  biçim değiştiriliyor, “çağa uyum sağlanıyordu”!  Devletin yapısına ilişkin olarak İslam Medeniyetinden alınan bazı genler pasif hale getirilirken, bazı başka genler aktif hale getirilerek Batılı görünüme sahip bir devlet yapısı oluşturuluyordu. Yani, eski elbise çıkarılarak mevcut yapıya yeni bir elbise giydiriliyordu! O kadar!...

 

Bizim “ulusumuz” bile bir toplum mühendisliği olayıdır!...

Batılı bir devlet olmuştuk  ya, artık (!)  bu “Batılı Devlete”  uygun bir   ulus yaratmak da gerekiyordu!... Yukardan aşağıya bir kapitalistleşme, yukardan aşağıya doğru örgütlenecek yeni bir toplum düzeni... ve gene yukardan aşağıya doğru yaratılan bir “ulus”!!...  Varsın kapitalistleşsindi toplum, fabrikalar kurulsun, insanlar iş güç sahibi olsunlardı, Batıda nasıl oluyorsa bizde de öyle olsundu. Korkacak ne vardı bunda, önemli olan Devletimizin “muasır medeniyet seviyesine erişmesi” değil mi idi!?... İşte Devletçi sistemin  kafası böyle çalışıyordu!...

 

Bütün bunlar görünüşte muazzam değişikliklerdi tabi! Osmanlının, küllerinin altından bir yeniden doğuşu gibiydi adeta! Ama dikkat ediniz,   bütün bu işler yapılırken bir şeye-“Devlete”- hiç dokunulmuyordu!  “Batıcı” elbiseyi  üstünden çıkarıverin, hemen  “kralın çıplak” olduğunu  görürdünüz! Çünkü o hala Osmanlının kutsal Devleti idi! Ve tabi etrafındaki “tapınak şövalyeleriyle” birlikte (şimdi onlara “M. Kemal’in askerleriyiz”e ek olarak “troller ve troliçeler” deniyor!!)...

DEVLET VE BİREY

Burada çok önemli bir nokta var: Neden bizde hep “Devleti korumaktan, ya da kurtarmaktan” bahsedilir? Sadece Osmanlı’da da değil,  bugün halâ  Türkiye Cumhuriyeti’nde bile, azıcık sıkışsak, neden hemen, “ne olacak bu Devletin hali”, ya da, “Devleti nasıl kurtaracağız” diye düşünen birileri çıkar  ortaya?  Hep “korunmaya muhtaç bir Devlet” vardır ortada!! Ve de onu “koruyanlar”, “kurtaranlar”!!... Herşey bu uğurda yapılıyor. Darbeler bunun için yapıldı, muhtıralar bunun için verildi... Bugün bile hala, “Devletin tehlike altında olduğu” söylemi siyasetin köşe taşını oluşturuyor!... Bu neden böyledir, nedir bu işin tarihsel, toplumsal temelleri?  “Sağcısıyla”, “solcusuyla”, “demokratıyla”, “ilericisi” ve “gericisiyle” bütün Cumhuriyet aydınlarını içine alan bu ruh halinin esası nedir, nasıl bir kültürel miras yatıyor bunun altında?

Kentten çıkma Batı toplumlarında  birey ve toplum önce gelir, devlet sonra. Devlet, bu zemin üzerinde oluşur; çünkü, elementlerini bireylerin oluşturduğu sistemin merkezi varoluş instanzıdır devlet. Birey ise, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak,  kendisi için üretim yaptığı için bireydir. Sosyal sınıfların ortaya çıktığı temel de budur zaten. Toplum, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölündüğü zaman, sınıflı toplum da oluşmuş olur. Devlet  de, bu yeni durumu, dengesizlik üzerine kurulu bu yeni “dengeyi” muhafaza etmenin aracı olur. Bu yüzden, mülk sahibi sınıflar lehine oluşan  “dengeyi” koruyan kamu gücü olduğu içindir ki, onun “egemen sınıfın baskı aracı olduğu”  söylenir.

Osmanlı devletinin ve toplumunun oluşumu ve yapısı ise bambaşkadır.

Kuruluştan önceki dönemi düşünelim: Göçebe, çoban (“konar-göçer”) bir aşiret vardır ortada. Burada insanları bir arada tutan bağ esas olarak aşiret bağıdır (yazılı olmayan “kan-anayasası”dır). Evet, bir çoban da kendisi için üretim yapmaya başlamıştır, ama o henüz daha Batı’lı anlamda bir birey değildir. Kendi varlığını birey olarak oluşturamaz. İçinde bulunduğu toplumla-aşiretle birlikte vardır o. “Ben” yoktur. “Ben”, toplumdur, aşirettir henüz. Birey,  aşireti varsa varolma hakkı olan bir varlıktır, o kadar!...

Sonra, içinde Batı’daki anlamda bireylerin oluşmadığı bu aşiret toplumu fütuhata girişiyor, ve “Devlet” haline geliyor. Bu  durumda, yeni oluşan toplum ve Devlet, Batı’daki gibi, elementlerini bireylerin oluşturduğu bir sistem değildir. Sistemin mantığına göre  birey hala yoktur ortada, çünkü özel mülkiyet yoktur. “Mülk Allah’ındır”. Allah adına mülke tasarruf yetkisi ise, “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” sayılan  “Devletin” başına aittir. Osmanlı sisteminin elementleri, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak, kendisi için üretim yapan “birey”ler değildir. Osmanlı’da,  “Allah adına” da olsa, mülk sahibi gibi görünen tek “kişi” merkezi temsil eden Sultandır. Tek “birey”, kendisi için, kendiliğinden varolan tek kişi o dur (Ama onun, yani Sultan’ın „birey „olarak „varlığı“da, Batı’daki gibi, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip „özgür“ bir birey olmasından kaynaklanmaz. O, “Allah’a ait olan mülkün”, onu temsilen sahibidir. Yani gene Batı’ daki anlamda „özgür bir birey“ yoktur ortada!)  Diğer insanlar, birey-vatandaş olmayıp, kendi varlıklarını toplumu temsil eden bu Devletle birlikte oluşturabilen, Devlet ve toplum varolduğu için, onunla birlikte varolan “Reaya-sürü-kul insanlardır.  Bu durumda, bireyin olmadığı bir toplumda, Batı’daki anlamda bir “sınıf”tan da bahsedilemez!

Peki Osmanlı Toplumu Osmanlı’nın kendisini ifade ettiği gibi “sınıfsız” bir toplum mu idi?

Hayır tabi! Osmanlı Toplumu da sınıflı bir toplumdur. Ama buradaki sınıflar Batı toplumlarındakilere benzemezler. Önce Allaha, sonra da onun adına Sultana ait olan “mülkiyete tasarruf yetkisine” sahip yönetici bir Devlet Sınıfıyla, hiç bir hakka-hukuka sahip olmayan “Yönetilenlerden” oluşur Osmanlı Toplumu.

Göçebe-barbar bir aşiret toplumunun fütühat yoluyla Devletleşerek sınıflı toplum haline gelişiyle, kentten çıkma toplumların sınıflı toplum haline gelişleri tamamen farklı şeylerdir. Birinci durumda aşiret toplumu bireylere ayrışmadan sınıflaştığı için buradaki “sınıflılık” aşiret yapısının adeta donarak farklılaşmasıyla ortaya çıkar. Fütuhatı yöneten ve ondan aslan payını alan “Yönetici Sınıf” (toplumun çobanları), Tanrı adına mülkün de sahibi olduklarından devletin vergi gelirlerine de el koyarlar. “Yönetilen” sınıf ise “Reayadır” (yani “sürüdür”)!

Osmanlıdaki “Devlet Sınıfı” kavramının Batılı anlamda bürokratlarla hiçbir  benzerliği yoktur!...

Çünkü, birey olarak birer “hiç” olan “kullardan” oluşur bu Devlet Sınıfı. Tek varlık nedenleri de Sultana sadakattir. Hak hukuk vs. bunların hiç yeri yoktur bu sistemde. Sultanın bir işareti yeter kellelerin uçması için. Burada Devlet, adeta sınıflılaşarak  donup kalmış  bir aşirettir halâ (Devlet içindeki Devlet). Devlet anlayışı, özel mülk sahibi bireylerden oluşan bir sınıfın egemenliğini sürdürmek değildir. Devlet Haktır! Bütün toplumun kutsal temsilcisidir! Onun kutsallığı Hakkı temsil etmesindendir. Böyle bir toplumda kendi başına birey diye birşey olamaz. Ancak Devlet varsa onun kulu-kölesi, ya da çobanın sürüsüne ait bir koyun olarak birey vardır!...

Hani derler ya “kılıfına uydurmak” diye, bu toplumda görünüşte mülke sahip olmanın bütün çeşitleri vardır; ancak bunların hepsi o “sınıfsızlık”, “mülkün Tanrıya-Devlete ait olması” kılıfının içinde, bu çerçeveye uydurularak bir anlama sahip olurlar. Önemli olan içerik değildir, o çerçevedir. 

Bazıları sağında solunda “derin devlet” arıyorlar! Derin devlet işte bize tarihsel olarak kalan bu çerçevedir-“Devlet” anlayışıdır. “Solcusunda” da aynıdır o anlayış, “sağcısında” da. Çünkü “burjuvası” da vardır bu Devletin “işçisi” de! Önemli olan o “ruha” sahip çıkmak, kendi varlığını o ruhun içine sığdırabilmektir. Bu ruh da  nereden çıktı mı diyorsunuz! O ruh  atalarımızdan bize kalan ve bilinç dışı olarak bütün varlığımızı kuşatan kültürel mirastır. Toplumsal hafızada nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelen bilgidir-yaşam bilgisidir. İçinde Osmanlılık, İslam, ya da Batıcılık da olsa özünde değişmeden donup kalmış   bir aşiret ruhudur!

Bir nokta daha! Bu mirasın, bu ruhun bugün hala ayakta kalmasını sağlayan, ona maddi temel teşkil eden şey  ise Devletçiliktir, Devlet mülkiyetinin kutsallığı anlayışıdır. Onun içindir ki, özelleştirmeye karşı çıkılıyor. Onun içindir bu, “satıldık, öldük, bittik, mahfolduk” çığlıkları! (Ve ben de inadına bu yüzden „özelleştirme” diye bağırıp duruyorum!!...)

EN KRİTİK NOKTA, “ANCAK KENDİ KARŞITINI YARATARAK VAROLABİLİRSİN”!...

Peki, tarihsel toplumsal Çobanımız-Yönetme  uzmanı-toplum mühendisi Osmanlı artığı o Devlet Sınıfının bütün o “Yönetme ve Kontrol Mekanizmalarına” rağmen, yani, istenilmeyen sonuçları engellemek için başvurduğu bütün o tedbirlere, “negatif feedback” çabalarına rağmen, nasıl olmuştur da,  yukardan aşağıya o “Batılılaşma” süreci, kendi inkârı olan bir Anadolu sivil toplum  potansiyelini-Anadolu kapitalizmini yaratabilmiştir? Ucu, bugüne kadar uzanan bu diyalektik nasıl bir diyalektiktir?

Olayı çözdükten sonra, tabi herşey çok basit görünüyor! Ama o “çok basit” olanın anlaşılabilmesi için yıllar geçti! Cevap şöyle:

Ortaçağ Avrupasında feodaller  kent toplumu olarak sivil toplumu nasıl  yarattılarsa, bizim Batıcı Devlet Sınıfımız da,  Anadolu sivil toplumunu gene aynı şekilde, aynı diyalektiğe tabi olarak yaratmıştır!

Örneğin, Ortaçağ’da bir kentin kurulması olayını ele alalım. Bir feodal bey neden kent kurucu oluyordu? Feodalizmle, kapitalizmin ana rahmi kent arasındaki ilişki ne idi? Feodal bey, bir kenti kurarken kendi ipini çektiğinin farkında değil miydi? Ya da, kenti kurarken, intihar etmek için, kendini yok etmek için mi yapıyordu bunu? Tabii ki hayır! O an onun tek düşündüğü kendi çıkarı idi. Kent kurulacak, ticaret gelişecek, o da bundan yararlanacaktı. Pazardan vergi alacak, kendi tüketim ihtiyaçlarını daha kolay temin edecekti vs. Bir de tabi, sistemin kendi içindeki çelişkiler açısından, köylülerin-serflerin, yani kendi karşıtlarının dışında, onlara karşı kendisini güçlendirecek, onlara bağımlı olmaktan kurtaracak, altın yumurtlayan bir tavuk gibi, sırf kendisine tabi bir alternatif,  bir çıkış yolu olarak görüyordu onu. İşte, kendi “inkârını” yaratma olayı budur.

Başka bir örnek verelim. Burjuvaziyi ele alalım. Bugün burjuvalar “araştırma-geliştirme” çalışmalarına milyarlarca dolar yatırıyorlar. Neden? Yeni bilgilerin üretilmesine yol açarak, bu bilgileri kullanıp, rekabette üstte kalabilmek, daha çok kâr elde edebilmek için değil mi...  Ama her yeni bilgi, pratikte, üretici güçlerin biraz daha gelişmesine yol açıyor. Ve giderekten o hale geliyor ki, kapitalistler, daha çok kâr elde edebilmek için, işçilerin yerine mümkün olduğu  kadar  makineleri, robotları kullanmaya başlıyorlar. Başlangıçta  müthiş birşey bu tabi! Ne grev var, ne hasta olmak!  Her bir robot, altın yumurtlayan bir tavuk onlar için! Ama bir düşününüz şöyle, nereye gidiyor bu işin sonu diye! İlerde, işçilerin yerini büyük ölçüde robotlar aldığı zaman nasıl kâr elde edecek kapitalist! Kâr olayı, işçinin sırtından kazanılan artı değerle ilgili birşey değil midir, işçilerin yerini robotlar alınca kâr da ortadan kalkar! Kâr olmayınca da kapitalist olmaz! Kapitalizm kendi inkârını yaratmaktadır. Modern komünal topluma giden yol işte böyle  inşa ediliyor!...

Tekrar Osmanlının ve Cumhuriyet Türkiyesinin Batılılaşma sürecine dönüyoruz. Evet, nasıl olmuştur da bu süreç zamanla kendi diyalektik inkarı olarak bir Anadolu kapitalizminin ortaya çıkmasına neden olmuştur?

Burada, birbiriyle içiçe olan ve birbirini tamamlayan iki süreçle karşılaşırız. Bunlardan birincisi açıktır:

Batı kültürüne göre yeni insan tipleri ve yeni  bir toplum yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu demektir ki, yeni insan tipleriyle yeni bir yaşam biçimi yukardan aşağıya doğru topluma egemen kılınacaktır. Bu amaçla sistemin içinde Batıdakilere benzer kurumların-yapıların oluşturulmasına çalışılır. Meşrutiyetin ilanı, Tanzimat Fermanı, Parlamentonun oluşması, okulların, üniversitelerin, bankaların kuruluşu, Batıdakilere benzer yeni yasaların çıkarılması vs. bütün bunlar hep tepedeki batıcı Devlet Sınıfı unsurlarının yeni bir sistem yaratabilmek için başvurdukları etkinliklerdir. Bu “toplum mühendisi” atalarımızın amacı kavanozda insan yetiştirerek kendilerine uygun bir halk-ulus yaratmaktır. Ama bakın bu süreç  pratikte nasıl işliyordu;  Şerif Mardin’i dinliyoruz:

“Bunlar, sivil kurumların Türkiye’de bulunmadığının ve bunun da kendilerini, fikirlerini tatbik imkanı az olan sosyolojik bir yapı ile karşı karşıya bıraktığının farkındaydılar. Bundan dolayı gerek ittihatçılar, gerek Kemalistler bu ara’yı temsil edecek kurumları (bankalar vs.), sınıfları (ticari ve endüstri burjuvazisi) ve yasaları (Cumhuriyetin Medeni Kanunu ve Ticaret Yasaları) temellendirmeye çalıştılar. İlginç olan ve kurumsal sosyolojinin üzerinde durması gereken gelişme, “sivil toplum” kurucu olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni yapıların, uzun vadede Kemalistler tarafından değil, fakat dindar Müslümanlar tarafından zaptedilmiş olduklarıdır”.

Harika!..Yani Şerif Mardin diyor ki; Batıcı Devlet Sınıfı kendine bir kitle temeli yaratarak kendi dünya görüşüne göre yeni bir toplum inşa edebilmek için Batıda kapitalist sistem içinde varolan kurum ve kuralları yukardan aşağıya doğru Türkiye Toplumu içinde de oluşturmaya çalışır. Bunu yaparken onun amacı “cahil” “geleneksel İslamcı” kitleleri “eğiterek” yok etmek, insanları bu yeni kurum ve kuralların-ilişkilerin içinde kendi dünya görüşüne göre yeniden yaratmak-şekillendirmektir. Örneğin bankacılık sistemini ele alalım: Bankayı kurdun bu kolay. Başına da kendi görüşüne uygun “Atatürkçü” bir müdür, personel vs. atadın. Bu da kolay! Peki kime hizmet verecekti bu banka? Senin o “cahil”-“geleneksel İslamcı” dediğin “göbeğini kaşıyan” insanlara değil mi? Diyelim ki köylü Mehmet ağaya krediyi  verdin ve işleri de iyi gitti. Seneye daha büyük bir krediydi, gübreydi, yeni makinalardı derken al sana işte bir Anadolu kapitalisti! Aynı süreç ticaret ve sanayi kapitalizminin gelişimi açısından da geçerlidir.  Kapitalistleşmek, Batılı bir toplum gibi olmak mı diyordun, al sana işte kapitalist! Hem de aslan gibi dini bütün, yerli mi yerli bir Anadolu kapitalisti!! Böyle gelinir 1950 lere! DP bu sürecin ürünü olur. Sonra Özal ve bugün de AK Parti  aynı sürecin devamı olurlar!...”Çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak” istemiyor muydunuz siz, alın işte size çağdaş-kapitalist medeniyet,  karşınızdakiler de onun temsilcileri!...

VE 27 MAYIS: KARŞI DEVRİM Mİ “ÖZGÜRLÜKLER ORTAMI” YARATICISI MI?

1950 DP iktidarı, yumurtanın kabuğunun (eski Devletçi yapının) çatlayarak, civcivin ortaya çıkmaya başlamasına  işaret eder.  Anadolu kapitalizmini temsil eden sivil toplum güçlerinin Osmanlı artığı Devletçi yapının içinden kafalarını çıkarmaları, burjuva devrimi yolunda tarihi bir adımın atılması olayıdır.

Ama olay burada bitmez! “Devleti kuranlar”, “Devletin asıl sahipleri”, “sözün ayağa düşmesi”-“Çevrenin” merkeze yürümesi- anlamına gelen bu türden bir gelişmeyi içlerine sindiremedikleri, kabul edemedikleri için,  bütün bu olup bitenleri hemen, “Devlet elden gidiyor” diye algılarlar! Ve “istenilmeyen bu sonucu engelleyebilmek için” “Devleti bu beladan kurtarma” planları yapılmaya başlanır!   “Ya Devlet başa ya kuzgun leşe” diye düşünürler!  27 Mayıs’a böyle gelinir. Bütün o “gençlik hareketlerinin” falan nasıl, neden yaratıldığına girmiyorum. Bunlar hep bir tür “feedback transfer sistemleri” olurlar!...

 

27 Mayıs 1960 darbesi, “gelişen kapitalizmin mülksüzleştirdiği orta sınıfların, şehir ve köy küçük burjuvazisinin direnişi” imiş!! Eskiden böyle “Marksist tahliller” yapardık!

 

Darbecilik, demokrasi düşmanlığı bu şekilde ne güzel legalize ediliyor değil mi! Keşke öyle olsaydı!! Hani nerde o  darbe yapacak kadar örgütlü “şehir ve köy küçük burjuvazisi”! Bunlar hep “batıcı-solcu”, ayakları havada, Türkiye'yi, Türkiye tarihini, toplumunu tanımayan “tahlillerdir”! 27 Mayıs, Devlet Sınıfının, “Devleti kurtarmak” için Anadolu kapitalizmine karşı, sivil topluma karşı ayaklanışıdır. Bütün o “gençlik hareketleri” falan da bunların hepsi son tahlilde romantik  düzmece jöntürk senaryolarıdır. 2007’nin “Cumhuriyet mitinglerini” alın 1960 ortamına götürün, karşınıza o dönemdeki “ilerici gençlik hareketleri” çıkar!...   

1960’lar Türkiyesinde, bir yanda, iktidardan uzaklaştırılmış, ama halâ toprakların ve ekonominin yüzde 60-70 ‘ine sahip bir Devlet ve Devlet Sınıfı vardır ortada; ve sen bunu görmüyorsun da, “mülksüzleşen küçük burjuvaziden” bahsediyorsun! Neden? Çünkü böyle “Devlet Sınıfı diye bir sınıf yok Batı’da” da ondan!... “Sol klasiklerde” “yok böyle bir ifade”! Koskoca bir ülkeyi Batı’dan alarak türettiğin kavramların içine hapsederek açıklamaya çalışırsan böyle olur işte! Ve bunun adına da “ilericilik” “solculuk” denilerek  ortalık birbirine katılır!  

“27 Mayıs Anayasası’nın getirdiği “demokratik özgürlükler ortamından” mı bahsediliyor?  Nedir o zaman bu “demokratik özgürlükler ortamı” ona bakalım?

Askerler bir darbe yapıyor. Halkın oylarıyla iktidara gelen  bir hükümeti deviriyorlar. Sonra da,  “demokratik  bir anayasa” hazırlatarak,    “işçi sınıfı hareketi”nin-“sol”un gelişmesine zemin hazırlıyorlar! Bu ortamın ürünü olarakta ne olduğu belli olmayan bir sürü “sol” akım çıkıyor ortaya!! Burada tuhaf olan birşey yok mu sizce!? Dünyanın her yerinde demokratik haklar önce feodalizme sonra da burjuvaziye karşı  uzun mücadelelerin sonunda elde edilirken, bizde,  darbeyle işbaşına gelmiş  bir  “asker sivil  aydın zümre” yukardan bunları size  armağan ediveriyor! Ve siz de bu durumu hiç sorgulamıyorsunuz! Daha doğrusu sorgulayamıyorsunuz! Neden?

Olayın iki boyutu var. Birincisi, sivil toplumun, Anadolu kapitalizminin kendi iç çelişkilerine yöneliktir.

Adı üstünde, “Anadolu kapitalizmi”... yani o da bir kapitalist oluşum, o  da burjuvazi ve işçi sınıfından  ibaret. Sınıf mücadelesi bu sistemin de  iç dinamiği. İşte tam bu noktada 1950’lerle birlikte iktidarı Anadolu kapitalizmine kaptıran Devlet Sınıfı, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla, “ortak düşmana” karşı cepheyi genişletmek için, işçi sınıfı hareketinin ve diğer toplumsal muhalefetin  yolunu açar. Kendisini “kapitalizme karşı onların, demokratik hakların hamisi” gibi gösterir!! Bu arada, Batı’dan  çığ gibi “bilgi” (informasyon) akışını, sol literatür-kaynak çevirisini de hesaba katarsanız, kısa süre içinde Türkiye’de yukardan aşağıya doğru  Jön Türk geleneğine uygun olarak şekillenmiş-    “Anadolu kapitalizmine” düşman olacak şekilde programlanmış- Devlet Sınıfı dostu bir  “sol”-“aydın” tabaka oluşur-oluşturulur. “Devlet”, “sınıf”, “sınıf mücadelesi” anlayışını Batı dillerinden çevrilen sol kitaplardan öğrenen, Türkiye’yi tipik bir Batı ülkesi gibi algılayan yeni bir “solcu” jön Türk neslidir bu!  Cumhuriyet’ten sonra yeni Devlet Sınıfı haline gelen eski jön Türk kuşağı, kendi “solcu” takipçilerini yetiştirmektedir adeta!...

YA SONRASI, NEREYE GELDİK, BUGÜN NEREDE BULUNUYORUZ?...

Dikkat ederseniz, hangi biçimde olursa olsun bir toplumsal mühendislik faaliyetinden  bahsettiğimiz an   işin içinde mutlaka    kuvvet kullanan bir instanzın  bulunduğunu görüyoruz ki, bu da, ister bir devlet olsun, isterse  bir sınıf  adına hareket ettiğini söyleyen örgütlü bir yapı,  son tahlilde  gücünü ve meşruiyetini  belirli bir  ideolojiden alıyor...

 

Toplum mühendisliği ve toplumsal reaksiyon!...

Ama bitmedi!!... İşte tam bu noktada, işin içinde ideoloji-Devlet ve  kuvvet kullanmak bulunduğu için,  etki-tepki  prensibi devreye girerek,    toplumsal mühendislik faaliyetine karşı bu faaliyetin nesnesi olan  halkın içinde   bir reaksiyon potansiyeli de birikmeye başlar. Öyle ki,  fırsatını bulduğu zaman bu da harekete geçerek  daha öncekine zıt bir “kendine dönüş”-“restorasyon” hamlesiyle zemberekten boşalırcasına  negatif bir mühendislik faaliyetine neden olur (aynen bugün Türkiye’de olduğu gibi!!...)

 

Şimdi geldik oyunun son perdesine!...

“Yaşanılmaya başlanan süreç devrimin ikinci aşamasına ilişkindir”

http://www.aktolga.de/a64.pdf

Daha önceki bir çalışmada; “Türkiye kendi tarihsel gelişme sürecine uygun- onun diyalektiğine uygun- bir burjuva devrimi sürecini yaşıyor” demiştik;  evet, gerçekten de bugün yaşanılan sürecin-bütün  olup bitenlerin- özü  budur!  Ama, bu coğrafyada,   burjuva devrimi deyince    bunu hemen Batı'dakilerle kıyaslayarak bir sonuca varmamak  gerekiyor! Unutmayalım, “Tanrının yeryüzündeki gölgesi” sayılan Osmanlı artığı antika bir sisteme-Devlete- karşı atılıyor burada adımlar!... Bu nedenle, halkımız  bir noktadan sonra bir ucu da kendi bilincinde olan bu kutsal güce karşı mücadeleye   kendisine gene kutsallıkk   atfettiği bir mesih yaratıp ona biad ederek devam etmeye  çalışır!...”

 

Bütün bunları gene daha önce şöyle açıklamışız:

 

“Açın bakın, tarihimiz boyunca Devlete karşı direnişlerin nasıl oluştuğuna ve geliştiğine bakın; eğer vaktiniz yoksa da, şu an yaşadığımız olaylara, sürece, etrafınıza bir bakın, sonra da biraz

şünün tabi, nedir bütün bunların anlamı diye! Babai İsyanlarından şeyh Bedreddin olayına, Şah Kulu’ndan Erdoğan’a kadar bizde sisteme karşı bütün muhalefet hareketleri bir noktadan sonra daima kendine MESİYANİK bir lider yaratarak, onun açtığı bayrağın altında gelişmişlerdir (“bizde” derken buna sadece Türkleri değil, Kürtleri de dahil ediyorum, anlaşılıyor her halde!!.)

 

NEDEN Mİ diyorsunuz? Çok açık aslında: Kendisini ‘Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi’, Tanrı adına bütün mülkün-„kul“ adı verilen insanlar da dahil-sahibi“ olarak gören katı merkeziyetçi bir sisteme karşı ancak gene Tanrısal bir güce dayanarak mücadele edilebilirdi de ondan!... Bu işin sadece “liderin” bireysel egosuyla falan  alakası yoktur!  Çünkü o lider istemese dahi birlikte hareket ettiği insanlar bir süre sonra onu   bir MESİH olarak algılamaya başlayacaklardır.  Bu, onların varolan sistemin kutsallığına olan inançlarından kaynaklanan bir olaydır. Çünkü, kutsal-Tanrısal olarak varolan birşey, gene ancak Tanrı’nın emriyle, onun tarafından gönderilen bir „kurtarıcının“ etrafında toplanarak değiştirilebilirdi (eğer bir Erdoğan’ın, ya da Öcalan’ın gücünü, etki alanını anlamak istiyorsanız, bu satırları daha bir dikkatli okumanız gerekecektir!)

 

Peki “sivil toplum” güçlerin ne yaparlar bu arada?...

 

Sistemin kendi içindeki (sisteme ait olan) reaksiyoner  karşıtlarının nabzı böyle attığı için, sistemin içinde onunla etle tırnak usulü birlikte gelişmeye çalışan sivil toplum potansiyeli de bu kültürün etkisi altında büyür ve gelişir (anne-çocuk ilişkisi)... Çünkü, bir noktaya kadar bu onlar için de bir avantaj gibidir!.. Kendisini, „değiştirilmesi mümkün olmayan Tanrısal bir güçolarak gören bir sistemin, gene Tanrısal bir araçla değiştirilmesi fırsatına kim hayır diyebilirdi ki!..”

 

Ve sonuç:

Bütün bunları kendi inkârını gerçekleştirme sürecine bağlı olarak filizlenen bir tohum metaforuyla kıyaslarsak, 10 Ağustos'a kadar olan sürecin anlamı tohumun çatlayarak filizlenmesi olayına benziyordu!...Toplumsal diyalektikte bu, Kemalist Devlet sınıfının bütün kurumlarıyla birlikte iktidardan indirilmesine,  AK Parti’nin başı çektiği geniş bir halk koalisyonu tarafından reaksiyon yanı ağır basan bir atılımla Devletin ele geçirilmesine denk düşer!... 

Bu andan itibaren yaşanılmaya başlayan süreç ise, artık devrimin ikinci aşamasının diyalektiğine tabi olarak gelişmektedir... Çünkü, bu durumda artık, meydana gelen bitki de -kendini inkâr sürecine bağlı olarak- meyvaya-tohuma durma sürecine girmektedir!...
 

Olayı Türkiye gerçeğinde somutlaştırmaya çalışırsak, şu an itibariyle yaşanılan sürecin özü aslında Erdoğan’ın temsil ettiği devrimci-millici-reaksiyoner-jakoben geçiş iktidarının, en tepe noktasına varma aşamasında iken kendi diyalektik inkârını yaratma çabasına denk düşüyor.
 

Eskiden bu süreçler on yıllara uzanan-bazan daha fazla-zaman dilimlerinde yaşanılırdı. Ama şimdi artık hızlandırılmış devrimci süreçler yaşanılıyor!... 21.yüzyılda, dışa açılma sürecini tamamlamış, küresel dinamiklerle bütünleşmiş bir Türkiye’de artık  reaksiyona dayalı bir geçiş iktidarı-“göklerden gelen bir kararla” güçlendirilmiş de olsa (!) fazla uzun ömürlü olamaz!... “Eskinin” kabuklarının altından “yeni bir Türkiye’nin” doğuşu kaçınılmazdır...

Çünkü devrim, hiçbir zaman, eskiden beri varolan sistemin içinde, gene ona ait olan  güçlerin bir reaksiyonu, "yönetilenlerin" "yönetenleri" iktidardan indirerek onların yerine kendilerinin iktidarı ele geçirmeleri-Devleti ele geçirirken Devletleşmeleri- olayı değildir!!.. Devrim, "yönetilenlerin" ana rahminde gelişen yeniye ait güçlerin bir bütün olarak eski sistemin içinden çıkıp gelmesi olayıdır... Ki, bizim gibi toplumlarda bu da ancak iki aşamada gelişebiliyor... Kendisine Tanrısal bir güç atfedilen mevcut yapı-birinci aşamada- gene Tanrısal bir güç yaratılarak altedilip ele geçirildikten sonradır ki -ikinci aşamayla birlikte- yeniyi inşa süreci hız kazanıyor...

Türkiye şu ana kadarki süreçte ancak eski kabuğu kırmayı başardı. Şimdi, yeni Türkiye’ye ait bütün güçlerin-sınıf ve tabakaların- “TARİHSEL BİR UZLAŞMA” anlayışı içinde yeni bir Türkiye’yi inşa edecek zemini yaratmalarının zamanıdır... (http://www.aktolga.de/a71.pdf )