“STRATEJİK DERİNLİĞİN” DERİNLİĞİ!..



“STRATEJİK DERİNLİĞİN” DERİNLİĞİ!..

 Not:  Yazı biraz uzun olduğu icin (53 sayfa) sadece Girişi  burada yayınlıyorum. Yazının bitiminde Devamı diyerek benim sayfadaki linkini koydum. Tamamı burada okunabilir

 -20.YÜZYIL’ DAN 21.YÜZYIL’A KÜRESEL PARADİGMA DEĞİŞİMİ VE “STRATEJİK ZİHNİYET”İN EVRİMİ-


ÖNSÖZ

Bir süredir Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adlı kitabıyla boğuşuyorum! Elimdeki okuduğum kitabı bir görseniz, neredeyse altını çizmedik, kenarına not düşmedik sayfası kalmadı!

Sonunda bu çalışma çıktı ortaya..Ama  öyle görünüyor ki,  sadece bir kitap eleştirisi olmadı bu, onun çok ötesine geçtiğimizi sanıyorum!    Konu o kadar geniş ve kapsamlı ki,  çalışma boyunca    Türkiye toplumunun tarihsel gelişme süreciyle ilgili   daha önce yaptığım bütün diğer çalışmaların  neredeyse   bir özetini yapmak zorunda  kaldım!. Çünkü, “stratejik derinlik” kavramını ele alırken  tarihsel  olarak belirli bir coğrafyaya yayılan  maddi varoluş  diyalektiğimizin derinliklerine inmek, “stratejik zihniyetimizin”  oluşumunu  ve evrimini ele alırken de dünkü ve bugünkü   maddi varoluş diyalektiğimizle dünyayı kavrayışımız  arasındaki ilişkiyi-farkı  ortaya koyabilmek gerekiyordu..

Bu çalışmaya ilişkin bir diğer nokta da şu: Denebilir ki, Kitap -“Stratejik Derinlik”-  aşağı yukarı AK Parti iktidarıyla yaşıt; yani kitapta yer alan görüşler yeni değil. Peki neden daha önce değil de ancak şimdi eleştiri konusu yapıyorsun bunları?

Hemen şunu söyleyeyim; bu, bir gazete ya da dergi için yapılan, ısmarlama, herhangibir kitap eleştirisi çalışması değil!  Ya da ne bileyim, bir akademik çalışma falan da değil!. Hani, Davutoğlu şimdi Başbakan oldu ya, bu nedenle, kitap da  yeniden gündeme geldi, “ben de artık birşeyler yazayım” diyerek de oturmadım  çalışmanın başına!..

Herşeyden önce, çalışma süresince Davutoğlu’ndan çok şeyler öğrendiğimi  itiraf etmeliyim!..Çünkü, Davutoğlu’nun kitabı-“Stratejik Derinlik”-öyle  rasgele bir kitap  olmadığı gibi,  Davutoğlu’nun kendisi de zaten  tesadüfen Erdoğan tarafından başbakan atanan birisi  değil!. Bir kere, 20.Yüzyıl’ın uluslararası ilişkiler sistemini-bu zeminde gelişen politikayı-denge politikalarını-falan  çok iyi biliyor o!. Ayrıca çok iyi de bir  akademisyen..

Bunun dışında şunu da söylemem gerekir ki, eğer bu kitapta yazılanlar- söylenilenler geride kalan yüzyılın gerçekleri ışığında-20.Yüzyıl paradigmasının geçerli olduğu koşullarda-söyleniyor-yazılıyor olsalardı  eminim ki  bunlar o zaman çok daha etkili olabilir,   belki  bu durumda Davutoğlu da “emperyalizme    karşı milli  mücadele“ anlayışı içinde el üstünde tutulan bir lider   konumuna gelebilirdi!..Ne var ki, olaya  bugün bulunduğumuz noktadan (21.Yüzyıl gerçekleri açısından)  bakınca malesef   onu  ancak AK Parti’nin evrimi sürecine  ilk on yılın  sonundan itibaren adım adım damgasını vurmaya başlayan yarı hayalci-nostaljik, yarı    ideolojik bir  duruşun temsilcisi olarak  görebiliyoruz!..

AK Parti ve Türkiye açısından o ilk on yıl, küreselleşme dinamiklerinin de itmesiyle tamamen doğal bir şekilde, “eskinin” içinden “yeninin” çıkmaya başladığı bir süreçti. Ben, bunun, Türkiye toplumunun tarihsel gelişim diyalektiğine uygun  birşekilde “tereyağından kıl çeker gibi” sessizce gelişen bir burjuva devrimi süreci olduğunu söyleyerek,  onu  daha ilk günlerden itibaren   destekledim.

Ancak tabi toplum sözkonusu olduğu zaman doğum olayı öyle hemen bir anda olup biten birşey olmuyor!. İnişli çıkışlı bir süreç bu. Alın bir Fransız Devrimini; Almanya’da, hatta İngiltere’de burjuva devrimlerinin gelişme sürecini, bunlara bir bakın!..Yüzyıllara yayılmış  süreçler bunlar. Yani öyle iktidarın burjuvazi tarafından alınmasıyla falan  bitmiyor iş!. Bazan geri dönüşler de oluyor!. “Devrim” ve “karşı devrim” süreçleri uzun yıllar içiçe bir gelişme  izliyorlar. Sonucu da, herzaman (bizim “devrim”  deyince bundan anladığımız şekilde!!.) “bir sınıfın  diğerini yok etmesi” olayı falan belirlemiyor!!. Devrim, çoğu yerde,  (burjuvazinin feodalleri-bazen satın alıp sistemin içine entegre etmesi esasına dayanan) bir tür “uzlaşmayla” neticeleniyor!..Bizde tabi, Batı’daki gibi öyle karşı tarafta duran bir feodal sınıf falan yok,  onun yerini alan (şimdilerde iktidarı elinden alınmış) bir Devlet sınıfı var; bu nedenle, bakalım bizde nasıl  sonuçlanacak bu süreç!!.Sayın Erdoğan’ın, “danışmanlarının” tavsiyelerine uyarak  (“paralellere” karşı “ittifak” arayışı içinde)  şu son zamanlarda 1938’e kadar olan sürece sahip çıkmasına falan  bakarsanız,  işin nereye varacağı bizde de henüz daha belli değil!.

Dünyanın her yerinde,  özellikle  devrimin yükselme dönemlerinde, bazan  kendine-kendi nefsine karşı olan aşırı güven duygusu     ideolojik sapmalara   neden olabiliyor. Bu durumda  amacın,  önündeki üzümü yemek olduğu unutularak, “illa da illa” bağcıyı dövme duygusu öne çıkıyor!! Ya da, yaşanılan dönemin paradigmasına uygun bir şekilde ideoloji ihracı süreci gündeme gelebiliyor!..Bütün bunları Batı’daki örneklerde daha önce hep gördük!..

Şu son zamanlarda AK Parti’nin   rotasında da buna benzer gel-gitlerin  oluşmaya başladığını görüyoruz!. Ben bunu, daha ilk  işaretleri oluşmaya başladığı andan itibaren   farkederek   olayın daha o zamanlar altını çizmeye çalıştım!. Bunun “ideolojik bir virüs” olduğunu söyleyerek,  kendine karşı olan aşırı güven duygusunun, eğer önü alınmazsa, bilişsel kimliğin yerine göz dikebileceğini  anlatmaya çalıştım hep!  Ama tabi “güç” meselesi bu, öyle söylemeyle falan olmuyor! Süreç, yükselmeye başlayan bir sınıfın-Anadolu burjuvazisinin-kendi nefsiyle-egosuyla-gelişme diyalektiğine bağlı olarak ortaya çıktığı için, öyle kolay kolay bunun önüne durulamıyor (çünkü, toplumsal düzeyde bir tür ergenlik dönemi rahatsızlıkları bunlar!). Sonunda, iş bugün  öyle bir noktaya geldi ki, bu süreç,  “tencere yuvarlanır   kapağını bulur” misali, Davutoğlu’nun akademik bir çalışma  olarak ürettiği  teorik çerçeveye sahip çıkarak cup diye   onun içine oturmaya başladı!.

Bu değişimi en açık bir şekilde Erdoğan’ın gelişiminde  görebilirsiniz. Neredeyse, adım adım  başlangıçtaki Erdoğan gitti, onun yerine (bir takım kerameti kendinden menkul danışmanların ve köşe yazarlarının da yönlendirmesiyle) Davutoğlu’nun ideolojik çerçevesini çizdiği duruşu hayata geçirmeye çalışan başka bir Erdoğan  geldi!..

Bunu, gene her zaman kullandığımız o doğum metaforuyla şöyle açıklamaya çalışalım: Tam o kabuklar kırılıpta civcivin  doğumu gerçekleşirken (devrimci dalganın gücü   ideolojik takıntılar nedeniyle  eşiği aşmaya yetmediği için, ve de tabi, süreç  bilinçdışı bir şekilde geliştiği için) olay birden yörüngesinden sapmaya, eskinin içinde kalarak onu “restore etmeye”  yöneldi!. Daha önce, “yeni” ile “eski” arasına niteliksel bir çizgi çekilmeye çalışılırken, bir de baktık  olay,  “nasıl olsa artık  bizim elimizde” denilerek,  varolan eski yapıya- Devlete- sahip çıkmaya,  “stratejik derinliğimizle”  allayıp pullayarak,  “stratejik bir zihniyetle”  onu  “restore” etmeye- çağa uygun hale getirmeye  yöneldi!. Son iki yüz yılda yaşanılan süreç eleştirilirken, bunun topyekün bir yok sayma anlamına gelemeyeceği, buradaki “inkarın” diyalektik anlamda bir inkar olması gerektiği  anlaşılamadı..”Yeni Türkiye’nin”, ancak,  eskiden beri varolan sistemin  içindeki birbiriyle çelişkili  iki kültürel yapının çatışması sonucunda  ortaya çıkabilecek bir sentez olacağı gerçeği yeterince anlaşılamadı.  Farklılıkların bir zenginlik olduğu, Türkiye toplumunun Doğu-Batı etkileşmesinin bir sentezi olarak kendini yeniden üretmekte olduğu gerçeği, bir anda,  “eskiyi restore etmeye”, böylece yüz yıl önce bırakılan yerden sil baştan yeniden başlamaya  dönüştü!. 

Evet, devrim bir yol ayırımına geliyordu. Bir yanda,  içinde bulunulan  küresel  dünyanın yeni paradigması, buna uygun bir gelişme diyalektiği, diğer yanda ise, 20.yüzyılın “yükselen” bir kapitalist ülkesinin önüne çıkan yol-ve fırsatlar anlayışı!.. Sistemin bütün  yapısal sorunlarını, “cari açık” sorununu, “enerji sorununu” falan da  birlikte düşünürseniz, Davutoğlu’nun kitabında sunduğu çerçeve-“atalarımızdan bize miras kalan” “stratejik derinliğimiz” anlayışı- Anadolu burjuvalarına   çok  çekici geliyordu! Öyle ya, bir yanda, bilgi üretimine dayanan, ama doğru dürüst bir eğitim sistemimiz  olmadığı için daha nasıl olacağı bile pek bilinmeyen bir süreç vardı, öte yanda ise, Davutoğlu’nun deyimiyle “jeopolitik”-“jeokültürel”-“jeoekonomik” olanaklar falan derken burnumuzun dibindeki Ortadoğu hazineleri!..E, “buralar zaten bize ait değil miydi zamanında”!?..”Osmanlıyı bölerek bizim elimizden zorla alınmamışmıydı buralar”!?..”Madem ki şimdi şartlar değişmeye başlamıştı, o zaman niye tekrar bu mirasa-buralardaki doğal kaynaklara falan da- sahip çıkmayacaktık ki”!!.İşte yavaş yavaş bu mantık öne çıkmaya başladı!  Ne diyelim, haydi hayırlısı!..

Çok ilginç bir durum! Aslında, AK Parti’nin o  ilk on yılında katedilen mesafeyle Türkiye gerçekten de Davutoğlu’nun bahsettiği  “stratejik derinliğimizi” 21.Yüzyıl yöntemleriyle  yeniden keşfetme-ve de fethetme- yönünde çok önemli mesafeler katederek ilerliyordu!. Yeni tipten bir “stratejik zihniyetle” -21.Yüzyıl paradigmasına uygun bir vizyonla-etrafına adeta ışık saçan bir Türkiye çıkmıştı ortaya!. Türkiye, Ortadoğu’dan Kafkaslara, ve daha ötelere kadar gelişmekte olan bütün ülkelere bir “model ülke” olarak gösterilmeye başlanıyordu. Bunun da ötesinde, sıradan insanlar olaya bu gözle bakmaya başlamışlardı. Yani, hayatın gerçekleri ve 21.Yüzyıl’ın dinamikleri zaten Türkiye’yi alıp bir yere koyma yönünde gelişiyordu.

İşte,  ideolojik virüs tam bu noktada girmeye başladı devreye!.Öyle ki, o andan itibaren artık olanları-yapılanları hep kendi nefsine maletmeye, “vay anasına ben ne imişim” demeye başlıyorsun; ve de buna bağlı olarak hapı yutuyorsun tabi!..Bizim başımıza gelenler de buna benziyor galiba!..Ama, karamsar olmaya gerek yok..hele şu yazıyı sonuna kadar bir okuyun bakalım, siz de aynı kanıda olacak mısınız!..

GİRİŞ:NEYİ TARTIŞIYORUZ, İŞİN ÖZÜ NEDİR?

Bu konuda daha önce yazdığım bir makaleye[1] şöyle   başlamışız:  

".. 2014 yılı, birinci dünya savaşının yüzüncü yıldönümü. Bugün Ortadoğu'da yaşamakta olduğumuz bütün sorunlar bu savaşın neticeleri. Bu savaşın sonucunda hepsi de Osmanlı toprağı olan ve belli bir uyum içinde bir arada bulunan kavimlerden birer ulus devlet yaratılarak bölge paramparça edildi. Her bir parça bir Avrupalı büyük devletin nüfuz alanı olarak paylaşıldı..”[2]  

Gene aynı makalede Davutoğlu’ndan yaptığımız alıntı  ise  şöyle devam ediyordu: ''Bundan bir kaç sene önceydi, Yüce Meclisimize bizim politikalarımız dolayısıyla bir gensoru verilmişti ya da bir bütçe görüşmesiydi. Anamuhalefet partisi milletvekillerinden, ismini zikretmeyeyim, birisi kalktı ve benim Kudüs'le ilgili bir ifadem üzerine 'Niçin Kudüs'le bu kadar ilgileniyoruz, neden Araplarla, İsraillerin arasına giriyoruz, neden Kudüs'ü bu kadar öne çıkarıyorsunuz, risk alıyorsunuz?' dedi. Hala hatırımdadır. Şimdi ona verdiğim cevabı bir kez daha burada zikrediyorum. Kudüs'ün son özgürlük dönemi bizim dönemimizdir. Kudüs bize Hazreti Ömer'in emanetidir. Kudüs bize Yavuz Sultan Selim'in, Kanuni Sultan Süleyman'ın emanetidir. Kudüs bize son Osmanlı askerinin emanetidir. Herkes unutsa Kudüs bizim davamızdır, bizim davamız olmaya ebediyen devam edecektir. Kimse bir Türk'e dönüp de 'Kudüs senin davan değildir' diyemez..'' 

Davutoğlu kitabında, Kudüs’ün yanına Balkanlar’dan Kuzey Afrika’ya ve Kafkaslar’a kadar olan   Osmanlı’nın hinterlandı-arka bahçesi-  diğer bölgeleri de  katarak  Kudüs için söylediklerini bütün bu alanlar için de tekrarlıyor.  Yani, demek istiyor ki, bu bölgeler, bu bölgelerde yaşayan halklar hep bize ata yadigarıdır. Buralar  için biz bir dış faktör-dış dinamik unsuru değiliz (bu nokta çok önemli, bu konuya daha sonra tekrar döneceğiz).  Bütün bu coğrafyada belirli bir tarihi hep birlikte yaşadık.   Varoluşumuzun “stratejik derinliğini” birlikte oluşturduk. Bizi birarada tutan “stratejik zihniyetimiz” de bu zemin üzerinde ortaya çıktı.. 

Sonra, Birinci Dünya Savaşıyla birlikte bu “birliğimiz” dış güçler-batılı emperyalist ülkeler-tarafından parçalandı. Arkadan gelen İkinci Dünya Savaşı ve onu   takip eden Soğuk Savaş dönemi  boyunca da  belirli bir statüko içinde kalarak bize biçilen yerde  yaşamı devam ettirme mücadelesi vermek zorunda kaldık. Ama şimdi durum değişmiştir. Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünyasının yerini alan çok kutuplu yeni bir dünya bize tekrar eski  “stratejik derinliğimizi” hatırlatıyor. Ruhumuzun derinliklerinde hiç kaybolmadan yaşayan  “stratejik zihniyetimiz”, etrafındaki kabukları parçalayarak bize yeni ufuklar açmaya başlıyor!..    

Olay bu! Davutoğlu’nun  kitabında işlediği dünya görüşü bu!.. Aslında herşey çok açık sanıyorum!.Aynı bakış açısını sayın Erdoğan da dile getiriyor her fırsatta.. 

Peki sonuç ne? Tamam, Birinci Dünya Savaşı  Osmanlı gerçeğini ortadan kaldırdı. Onun yerine bizde batılı normlara uygun bir Osmanlı Cumhuriyeti kurulurken, öteki parçalarda da tarih sahnesine gene  buna benzer oluşumlar ortaya  çıktı-çıkarıldı. Bütün bunlar açık,  hepsi objektif, yaşanılmış  birer vakıa bunların!.Bu durumda, aradan yüz yıl  geçtikten sonra   neyi tartışıyoruz   biz şimdi?  “Strateji”, belirli bir hedefe ulaşmak için gerekli olan yol ve yöntemlere işaret ediyorsa eğer (ki öyledir), ulaşmak istediğimiz o hedef nedir bizim şimdi? 

Yüz yıldan fazla bir süre dünyadan kopuk bir şekilde yaşamak zorunda kalmışsın sen,  kendi kabuklarının içinde yaşanılan  zorunlu  bir  kış uykusu süreci bu.  Bu arada köprülerin altından çok sular akmış tabi, dünya çok değişmiş. 20.yüzyılın “uluslararası sistemi”nin yanı sıra  “küreselleşme” adı altında  ulusal sınırların ötesine taşan başka bir  dünya daha doğmaya başlamış. Ama sen, uykudan uyanır uyanmaz, daha uyku sersemliğini bile üzerinden atmadan hemen gene o eski kadim kimliğine-bununla birlikte oluşan ve ruhunun derinliklerinde yatan “stratejik zihniyetine”- sarılarak 20.yüzyıl kalıntısı bir ulus devlet  anlayışıyla  kaldığın yerden  itibaren tekrar  eski yola devam etmeye çalışıyorsun!. Bu arada, mal bulmuş Mağribi gibi sarıldığın o  antika kimlik anlayışlarının artık   o eski dünyanın  içinde  kaldığının  farkında bile değilsin! Yeni bir dünyada ilerleyebilmek için 21.yüzyıl paradigmasına uygun yeni stratejik derinliklere-stratejik zihniyetlere ihtiyaç olduğunu anlayamıyorsun henüz.  Seni 20.yüzyıl statükosunun içine hapseden  parçalamaya çalıştığın o kabukların gözle görülemeyen yanlarının  kendi bilincine kadar uzandığını göremiyorsun!. Bu yüzden de birisi çıkıpta sana “stratejik derinliğimizin derinliğinden” bahsedince,  21.yüzyılın bu yeni yollarında yürüyebilmek için yeni bir stratejik zihniyete ihtiyaç olduğunu söyleyince, 20.yüzyıla özgü “güç formüllerinin” artık yetersiz olduğunu ortaya koyunca bunlar sana pek fazla birşey ifade etmiyor!.. Neden mi?     

Evet, bugün biz öyle hemen bir kalemde, “bütün bunlar objektif  gerçeklikler,  olmuş bitmiş şeyler” deyip çıkıyoruz işin içinden,  ama,  çoğumuz için durum  bu kadar  basit ve açık değil!. Yani, son yüz yılda yaşanılanlar henüz daha çoğumuzun kafasında    muhasebesi   yapılarak bir yana konulmuş tarihsel gerçekler durumunda değil!.  İşlenmemiş, hatta hiç dokunulmamış,  hesabı görülmemiş travmatik olaylar bunlar!. 

 Bütün  o “batılılaşma” süreci boyunca    yaşanılanları bir düşünün!. O ittihatçıları, daha sonra da Kemalist cumhuriyet dönemini.. Bütün bu süreç boyunca  bastırılan o  duyguları, yok sayılan o kültürel kimlikleri  düşünün!. Kafalarının bir tarafında halâ, savaşı kaybederek parçalanmış bir imparatorluğun mirasçıları oldukları “gerçeğini” muhafaza eden   insanları getirin gözünüzün önüne..Bunlara bir de, bütün bu ruhsal durumların  bugün yükselen bir sınıf olan Anadolu burjuvalarının ruh haline  uygun geldikleri için   güncellendiğini, aktüel hale getirildiğini  ilave edin!..O zaman  bir Davutoğlu’nun neyi temsil ettiğini, “restorasyon” derken ne demek istediğini, bir Abdülhamid’den , ya da Necip Fazıl’dan bahsederken  ses tonunun neden değiştiğini,   ruhunun derinliklerinden gelen bu  duygusal  tepkinin nedenlerini daha iyi anlayacaksınız.  Bir yanıyla aslında  toplumsal bir travma bu. Ama diğer yanıyla da, bu halkın çoğunluğunun  tarihin derinliklerinde kaybolan kimliğini yeniden keşfe yönelik  (reaksiyonla birlikte ortaya çıkan) bir tür kendi kendine toplumsal psikoterapi olayı!. Unutmayın, şimdiye kadar ikinci sınıf insan muamelesi görmüş bu insanlar şimdi  daha yeni  soruyorlar-sorabiliyorlar- kendilerine, “ne oldu, nasıl oldu da   başımıza bunlar geldi  bizim” diye!  Tarihle-yaşanılanlarla, bunların sonuçlarıyla daha yeni yeni hesaplaşmaya,  silkinip toparlanmaya, kendine gelmeye çalışıyor bu insanlar!    

Davutoğlu’nun  çözüm önerisi  ortada: Tek çözüm yolunun “restorasyon” olduğunu söylüyor  o. Bundan böyle    bütün politikaların  hedefinin kaybolan o şanlı geçmişimizi bir şekilde bize  iade edecek bir "Restorasyona” yönelik olması gerektiğini söylüyor. Hiç kaybolmayan o “stratejik zihniyetimizin” bize gösterdiği yolda ilerleyerek  “stratejik derinliğimize” uygun ata yadigarı  bir zemini yeniden ihya  edebileceğimizi-etmemiz gerektiğini-   o  kadim ruhu bugünün gerçekliğinde bir “Yeni Türkiye” anlayışıyla birleştirerek maddi bir zemine kavuşturmamız gerektiğini söylüyor![3]. 

İşte tam bu noktada ben de diyorum ki, tamam,   bugünkü durumun nedeni gerçekten de  o “paylaşım savaşı” ve  daha sonra da onu takip eden  dönemin yarattığı statükodur!.. Evet doğru, tarihsel evrim süreci saptırılmış bir toplumuz biz..yani, bir toplum mühendisliği anlayışıyla  akan suyun yatağı değiştirilmiş bu topraklarda, burası açık!.Bu nedenle, suyun akışının tekrar kendi-eski yatağına döndürülmesi anlamında toplumsal bir restorasyon sürecine ihtiyacımız var,  bu noktada Davutoğlu'yla aynı görüşteyiz; ama o kadar!..Bu noktadan sonra yollarımız ayrılıyor! Çünkü, bana göre yeniden doğuş  eskinin restore edilmiş şekli değildir!! Evet, yeni, eskiye sahip çıkarak  onu “inkar” ederken  onun içinden çıkar gelir; bu anlamda da onun kendi kendini üretmesinin sonucu olur, bu doğru. Ama,  bu haliyle o, hiçbir şekilde, eskinin restore edilerek “modernleştirilmiş” şekli  olmaz; onun diyalektik anlamda inkârı-devamı olur. Bunu, toprağa düşen bir tohumun hikâyesiyle kıyaslarsak eğer; “eski”, toprağa düşen o tohumsa, “yeni” de o tohumun diyalektik anlamda inkârı-devamı olan  bitkinin, gene diyalektik anlamda inkârı-devamı olan meyvadır-ya da yeni tohumdur[4]..Yoksa, bir zamanlar toplum mühendisi İttihatçıların yaptıkları gibi,  eski “devleti kurtarmak için” onu allayıp pullayıp “restore ederek” “Yeni Türkiye” falan yaratılamaz!! 

Irmağın akışını tekrar eski yatağına kavuşturduğunuz andan itibaren daha  ileriye doğru gelişme, ilerleme paradigması eğer içinde yaşanılan yüzyılın- 21.yüzyılın- dinamikleriyle yoğrularak yaratılamazsa o zaman bu yol bizi  kaçınılmaz olarak tekrar 20.yüzyıl'ın “uluslararası sisteminin”  içine hapseder! Çünkü, bir ülkenin aktüel “stratejik zihniyetini” belirleyen sadece onun  geçmişte yer aldığı  kadim ilişkiler, ya da “uluslararası sistem “ içinde oluşan  “zaman ve mekan derinliği” anlayışı olamaz.   İçinde yaşanılan  maddi koşulların  değişimiyle  birlikte ortaya çıkan yeni paradigmalar yeni “stratejik derinliklerin”- “stratejik zihniyetlerin” oluşumuna da neden olurlar. Bu açıdan, bugün  halâ geçmişe ilişkin o hayali-sanal zeminde durarak, olayları ve süreçleri geriye doğru hareket ettirerek  çözemezsiniz artık  problemi!. 20.yüzyıl'ın güçler dengesiyle oluşan  statükoyu (bugün artık "yükselen bir güç" olsanız da) gene bir 20. yüzyıl gücü olarak  eski durumu ihya edecek şekilde-geriye yönelik bir şekilde- çözemezsiniz!. 

Çünkü artık başka bir dünya var ortada!..

 

Eskiden, sadece  ulus devletler gerçeğinin-bunların  arasındaki ilişki ve çelişkilerin-belirlediği bir  dünya vardı ortada. Kapitalizmin Gelişmesinin Eşit Oranda Olmaması Kanununa uygun olarak güçlenen ulus devletlerin dünya pazarlarında daha çok pay kapmak için varolan statükoyu temsil edenlerle  savaştıkları bir dünya vardı; ama şimdi artık işler değişti, yok artık şimdi böyle bir dünya!. Eskiden paylaşım savaşları sermaye+ulus devlet gücüyle  yürütülüyordu. Şimdi ise bu itttifak yok artık ortada!.Sermaye, ulus devlet kabuğunu  kırarak, tıpkı kendi ördüğü kozasından çıkıp  giden o kelebek gibi  dünyanın dört bir yanına uçup gitmeye başladı!.Ulus devletler arasındaki çatışmalar sizi aldatmasın sakın!. Bunlar, eski dünyanın güçleri olarak, kendi varoluş koşullarını kurtarmak- iyileştirmek için didişip duruyorlar o kadar; ama artık treni kaçırdı hepsi de!..Bugünün  paylaşım  mücadelesi-buna artık dünya pazarlarında daha fazla yer kapma mücadelesi diyelim-  ulus devlet gücünü arkana alarak girişilecek savaşlarla yapılmıyor!  Daha iyi kalitede malı daha ucuza üreterek-rekabetle yapılıyor!. Bunun için de arkanda güçlü bir devlet aygıtına, onun topuna tüfeğine   ihtiyaç yok!. Bilgi üretmeye, ürettiğin bu bilgileri üretim faaliyetinde kullanabilmeye ihtiyaç var!..Bu nedenle, gücünüzü eski dünya zemininde verilecek      "anti emperyalizmle" karışık bir hegemonya-nüfuz mücadelesine  harcamayın!!.  Tamam, “emperyalistlerin yarattığı sonuçlara karşı” duyulan tepki haklı bir tepkidir, bunu dile getirmek de bizim görevimiz olmalıdır, bu doğru, ama o kadar..Ancak, bugün sadece bu türden  tepki ve reaksiyonlarla problemi çözebileceğimizi, kaybolan o “şanlı geçmişi” sadece bu türden 20.yüzyıl rüyaları görerek geri getirebileceğimizi  düşünürsek yanılırız!. 

Şimdi artık “stratejik zihniyetimizi” 21.yüzyıl paradigmasına göre yeniden üretebilmemiz,  bütün gücümüzü üretici güçleri geliştirmeye vermemiz gerekiyor; “stratejik derinliğimize” dayalı ilişkilerimizi bu türden bir zeminde başka bir düzeyde geliştirmeye çalışmamız gerekiyor!.İşte size “stratejik derinliğimizin derinliği”!  Hele bu yola bir yoğunlaşın,  bakın o zaman göreceksiniz, eski dünyayı ayakta tutan o statüko kabukları nasıl parçalanıyorlar, toplarla tüfeklerle parçalamaya gücünüzün yetmeyeceği o kabuklar nasıl parçalanıyorlar!. 

Soruyorum ben şimdi, var mı bu alanda önünüzde bir engel bugün, hadi cevap verin; siz daha iyi kalitede malları daha ucuza üretiyorsunuz da buna rağmen pazar payınızı  geliştirmenize engel mi oluyorlar!! İşte mesele burada!..Hangi emperyalizm  engelliyor sizi bugün üretici güçlerinizi geliştirme konusunda?. Yok böyle birşey değil mi! O halde nedir derdiniz!! “Tarihsel ve coğrafi derinliğimiz”, “stratejik zihniyetimiz”  falan diyerek  atalarımızın fetihçi geleneğine özenip öyle fazla bir toprağa-ya da nüfuz alanına- sahip olmak   birşey ifade etmiyor ki bugün artık! Hani o, “bir çakıl taşı için bile kanımız canımız feda olsun” dönemi vardı ya, o dönem çoktan sona erdi!!.Bilgiye sahipsen, onu üretim faaliyetinde kullanabiliyorsan bütün dünya senindir bu yeni süreçte. 21.Yüzyıl’ın paradigması budur artık!. Alın işte size “hedef”se hedef, ve  bu hedefe ulaşmak için gerekli olan  “stratejik zihniyet”!  

O ulus devlet sınırlarının önemi,  bu sınırları genişletmeye yönelik o eski “stratejik zihniyet” anlayışları falan hep egemenlik sorununun ekonomik temelini oluşturan “ulusal pazar” soruyla ilişkiliydi..bitti artık bu dönem!..”Ulusal pazar” falan diye birşey kalmadı ortada!! Bakın Ülker’e, İngiliz devini nasıl  satın aldı (!) Bakın Koç’a, dünyanın dört bir yanında-en son olarak da Tayland’da-fabrika kuruyor!  Birkaç gün önce de “Borusan’ın” Amerika’da yapacağı yeni yatırıma ilişkin haber yer alıyordu gazetelerde! Bunlar sadece küçük örnekler! Artık  sermayenin millisi-yabancısı diye birşey kalmadı! 21.Yüzyıl’da “stratejik zihniyet” böyle bir zemin üzerinde oluşuyor artık, “fetih savaşları” da  böyle yapılıyor!! Hangi top ve tüfekle, hangi orduyla fethedebilirdiniz bir Ülker’in,  bir Koç’un, Borusan’ın  elde ettiği o mevzileri- o mülkleri!?.. 

Gelelim “stratejik derinliğimize”..Birinci Dünya Savaşı öncesi  Orta Doğu’nun - ya da Balkanlar’ın - Osmanlı mülkü olmasını 21.yüzyıl kafasıyla bugün artık nasıl yorumlayacağımıza? Buraları, elimizden zorla alınmış (tekrar geri alınması gereken) VATAN TOPRAĞI olarak mı göreceğiz halâ? Davutoğlu’nun yeniden diriltmek istediği o eski “stratejik zihniyet” anlayışımızla   "buralara Yavuz Sultan Selim Han’ın, Kanuni Sultan Süleyman’ın bize bıraktıkları miras" gözüyle mi bakacağız! Bu mudur, bu mu olmalıdır şimdi bizim yeni Türkiye anlayışımız? 

Osmanlı buraları fetih yoluyla ele geçirmişti..O zamanların “fetih” anlayışıyla somutlaşan “stratejik zihniyetinin” altında antika tarihin akışını düzenleyen tarihsel devrim diyalektiği yatıyordu.  İlkel komünal toplum içgüdüsüyle hareket eden atalarımızın   sınıflı toplum gerçeğini temsil eden medeniyetlere karşı düzenledikleri  fetih savaşlarının altında  tarihsel devrim diyalektiği yatıyordu. Ama artık bu dönem çoktan sona erdi!! Şimdi, 21.yüzyıl’ın göbeğinde, bambaşka bir paradigma içinde yaşarken hala fetih yoluyla ele geçirilmiş olan o eski  topraklar üzerinde   “miras hakkı” iddia etmek ne anlama gelmektedir? 

Bakın, siz istediğiniz kadar aksini iddia edin, istediğiniz kadar  “stratejik zihniyetimize” uygun bir "anti emperyalist mücadele" anlayışı ortaya koymaya çalışın, "Osmanlı  mirasına" sahip çıkmaktan bahsedin, bütün bunların tek bir anlamı vardır bugün!  Evirsekte çevirsekte, sonunda bu işin ucu "yükselen" yeni bir ulus devlet gücü olarak   (“jeokültürel” zemini falan bahane edip) Osmanlı’nın hinterlandı  bu “jeopolitik”- “jeoekonomik” alanlara yeniden hakim olmaya, “ata mirası” falan diyerekten buralardaki  doğal zenginliklere,  petrole-doğal gaza  sahip çıkma çabasına varır!..Yani, azıcık biti kanlanan bir ülkenin Kapitalizmin Gelişmesinin Eşit Oranda Olmaması Kanununa göre, eski hesapları karıştırarak  durduğu  zemini genişletme-ya da eskiden sahip olduğu alanlara yeniden sahip çıkma- çabasına varır!..İşte tam bu noktada ben diyorum ki, bu duruş doğru değildir, buradan bir yere varamazsınız!. Bu duruş sizi "Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmaya " götürür!. 

Nitekim de öyle oluyor!   21.Yüzyıl’ın ortasında, “stratejik derinliğimiz” falan diyerek  antika bir “stratejik zihniyet”  anlayışıyla yola çıkıp kendini halâ  eski Osmanlı mülkünün   mirascısı  olarak görmeye çalıştığın sürece-yani, bu ülkelerde  kendini bir dış dinamik unsuru olarak değilde onların iç dinamiğine dahil bir unsur olarak görmeye çalıştığın sürece-  buralarda gelişen burjuva demokratik devrim mücadelelerine de zarar vermiş olursun. Bu nokta çok önemli!..Mısır’da ve Suriye’de özünde doğru yerde durmamıza rağmen yapılan  hataların nedeni budur..”Tarihten gelen gücümüz, stratejik zihniyetimiz” bize yeter diyerek yola çıktığımız an iş bitiyor zaten, kaybetmeye mahkum ediyoruz kendimizi!. Çünkü, “stratejik derinlik” de “stratejik zihniyet” de her dönemde o dönemin koşullarına göre yeniden üretilmek zorundadır. Sen tutupta antika bir kimlikle-hatta 20.yüzyıla özgü bir kimlikle- 21.yüzyıl hedeflerine ulaşmaya çalışırsan sadece kendi kendini aldatmış olursun!.  Eğer  ulaşmak istediğin hedefe giden  yollar değişmişse, sen istediğin kadar sübjektif iradi çabalarla kendine strateji  izafe et, ne fayda!.. 

Devami: http://www.aktolga.de/z2.pdf



[1] http://www.aktolga.de/a57.pdf

[2] http://www.yenisafak.com/yazarlar/YasinAktay/nerde-islam-dunyasi-nerde-siyonizme-karsi-direnis-hatti/56843  

 

[3] http://www.aktolga.de/a57.pdf

[4] Eski “solcu” kafayla-diyalektik anlayışıyla-bu örneği bir yere koymanız mümkün değildir! “Yeni tohumla eski tohum arasında ne fark var ki, bunların ikisi de aynı DNA yapısına sahiptirler, bu yüzden de bu bir nitelik değişimi olayı değildir” der çıkarsınız işin içinden!!..Halbuki evrim süreci ve olayı hiçte bu kadar basit değildir!.Bu konuda daha geniş açıklamalar için:  http://www.aktolga.de