"TARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR" MANTIĞI NASIL BİR MANTIKTIR?

Evet, "taraf olmayan bertaraf olur" mantığı nasıl bir mantıktır; bu mantığın altında yatan dünya görüşü nasıl bir dünya görüşüdür? “Kutuplaşmanın” bu kadar arttığı bir ortamda, “tarafların” kendilerine yeni “taraftarlar” kazanmak için “taraf olmayan bertaraf olur” diyerek ortalıkta terör estirdikleri bir süreçte bu soruya cevap verebilmek gerçekten önem kazanıyor!... 

“Yeni”, daima “eskinin” içinde oluşup, onun içinde gelişerek, onun içinden çıkıp geliyor demiştik... Aynen bir çocuğun ana rahminde oluşup oradan çıkıp gelişi gibi!... 

Buna,  toplumsal düzeyden bir örnek vermek istersek,  kapitalist toplum bebeği de gene aynı şekilde feodal toplumun içinde, onun ana rahmi olan Kent toplumunun içinde  oluşup, oradan çıkıp gelmiyor mu?... 

"Taraf" ve "mücadele" anlayışı da  işte bu diyalektige bağlı olarak daima iki farklı anlama sahip oluyor!. 

Birincisi; eski sistemin içinde mücadele halinde olan güçlerin “taraftarlık” ve “mücadele” anlayışıdır!. 

Bu durumda, bir yanda  varolan sistemi-statükoyu temsil eden “sistemin egemenleri”- “yönetenler”  yer alırken, bunların karşısında da,  gene aynı sistemin  bir parçası-unsuru olan sistemin  "ezilenleri"-"altta güreşenleri" bulunuyor!  "Yönetilenler" de dediğimiz varolan sistemin bu altta güreşenleri,  kendi içlerinde-ana rahminde-taşıdıkları “yeninin” de "sözcülüğünü" yaparak mevcut sistemin egemenlerine karşı mücadele bayrağını yükseltiyorlar!...   

“Örnek” mi istediniz; feodal sistemin içindeki “köylü ayaklanmaları” bunun en çarpıcı örneğidir... Kapitalist sistem içinde işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi de!.. Daha başka bir örnek olarak da,  erkek egemen toplumda kadının çocuklarının da sözcülüğünü yaparak erkeğe-“babaya”  karşı mücadelesini gösterebiliriz!!.. Çünkü, bu da gene aynı diyalektiğe tabi bir örnektir...

 Bu durumda, eskinin ana rahminde gelişmekte olan yeninin güçleri henüz daha kendi kimlikleriyle ortada görünmedikleri için-kendi ayaklarının üzerinde yürür halde olmadıkları için-onlar henüz daha eskinin içindeki potansiyel varlıklarıyla bilindikleri için- mücadelenin başını çeken daima eskinin altta güreşenleri-ezilenleri-yani  anne rolünü oynayanları olur!...

 Hal böyle olunca, dünyaya  eskiden beri varolanın-mevcut  sistemin içinden, onun içindeki bir unsur olarak  baktığınız zaman  ortada daima “iki taraf”  olduğunu görürsünüz: Ben ve o!!.. Daha başka bir deyişle de,  mevcut sistemi temsil edenler ve  aynı sistemin içinde ona karşı mücadelenin bayrağını taşıyanlar. Burada, “ben” ve “o” na ilişkin roller duruma göre değişir. Bazan mevcut durumu “ben” temsil ederken, bazan da “o” temsil eder! Önemli olan bu ikiliktir!... Böyle bir ortamda “taraf olmamak” demek objektif gerçeklik alanında yer almamak demektir ki, gerçekten de “taraf olmayan bertaraf olur”!...

 Peki, bu nasıl bir anlayıştır, dünya görüşüdür mü dediniz?

 İsterseniz, yavaş yavaş, birlikte düşünmeye çalışarak sorunu ele almaya çalışalım:  Günlük hayatımızda, gözle görülen, elle tutulan  “objektif  ilişkiler” dünyasında  ortada daima her biri "kendinde şey" “mutlak gerçekliği” temsil eden iki taraf vardır. İlişkide baskın olanı temsil eden taraf ve onun karşısında kendisini   onun  “zıttı” olarak gören, ondan  bağımsız bir şekilde varolduğunu  düşünen   taraf!.. Bu durumda, objektif gerçeklik alanında üçüncü bir taraf  söz konusu olabilir mi!?... 

İşte size, herbiri “kendinde şey objektif mutlak gerçekliklerden” oluşan bir dünya ve böyle bir dünyaya ilişkin “dünya görüşlerinin” maddi temeli!!... Günlük hayatımızı oluşturan varlıkların evrenini bir patates çuvalı olarak düşünürseniz,  bu durumda bütün diğer varlıklar da onun içindeki patateslere indirgenecektir!!... İşte, “Materyalizmin” dünyası!.. 

Ama sadece Materyalizmin mi; idealizmin dünyası farklı mı? O da gene aynıdır özünde, çünkü o da gene her bir “kendinde şey” olan varlıklardan oluşmaktadır. Aradaki fark şuradadır ki, Materyalizm ayrıca bir “yaratıcıya” yer bırakmazken, İdealizm, yaradan-yaradılan ikiliğinden yola çıkıyor o kadar. Yaradan bir idee, yaradılanları  yoktan varetmiş oluyor!.. Yani bu durumda da gene öyle, bir sistem içinde-karşılıklı etkileşmelere bağlı olarak,  birbirini yaratırken   birbirine  göre izafi bir şekilde  varolmaya-böyle bir  anlayışa- yer kalmıyor!...

 Ha, "ya diyalektik Materyalizm" mi dediniz?... Bu durumda da gene özde değişen birşey yoktur!.. Çünkü, Diyalektik Materyalizmin “varlıkları” da, gene “her biri kendinde şey- mutlak gerçeklik olan varlıklardır”.  Ancak bu kez  bunlar, gene kendileri gibi   mutlak gerçeklikler olan kendi yarattıkları   “kendi zıtlarıyla birlikte”  varolurlar, ve sonra da, “onlara-yani kendi zıtlarına dönüşürler”!...İşte size “diyalektik Materyalizm”!... Dikkat ederseniz, burada da gene esas olan hep “kendinde şey-mutlak gerçeklik” anlayışıdır; varolmak için bir sistem zeminine ihtiyaç duymadan- başka varlıklarla ilişkiye-etkileşmeye muhtaç olmadan varolabilme anlayışıdır.  Önce varoluyorsun, ilişki, etkileşme, sistem falan bunlar hep sonra, bu mutlak gerçeklikler arasındaki ilişkilere bağlı  olarak gündeme geliyorlar... 

Örneğin, kapitalist sistemi düşünürsek, bu anlayışa göre  onun temsilcisi, “mutlak gerçeklik”-“kendinde şey” bir varlık-sınıf olarak burjuvazidir. Ama o da  “kendi zıttı” olarak, gene kendinde şey bir varlık olan  işçi sınıfını yaratıp, onunla birlikte varoluyor!!.. Tam bir paradoks, işçi sınıfı hem burjuvazi tarafından yaratılıyor, ama hem de ondan bağımsız objektif mutlak bir gerçeklik olduğu için, onu “yok ettikten” sonra da kendinde şey bir varlık olarak varolmaya devam edebiliyor!!.. 

İşte, işçi sınıfının delikanlılık döneminin  ideolojisi olan “Diyalektik Materyalizmin”  söylediği budur... Özünde, birbirinden bağımsız bir şekilde  varolan,  birbirine zıt iki varlığın geçici olarak biraradalığına dayanmaktadır herşey; sonra, bunlardan biri diğerini yok ederek  kendi sistemiyle birlikte varolmaya devam edecektir!.. “Karşılıklı olarak birbirini yaratmak”,  “birlikte varolarak bir sistemi meydana getirmek” ve sonra da  yeni bir sistemi yaratırken  onun varlığında birlikte yok olmak diye bir anlayışa yer yoktur burada!...

 Ama sadece onun mu, sınıflı toplum içinde yer alan bütün  diğer ideolojilerin de özü esası budur: Çünkü, bütün ideolojiler, her biri “kendisi için”-“kendinde şey” olarak varolan  sınıfların (patates çuvalının içindeki patateslerin !) kendilerini temel alan bir koordinat sisteminden “dünyaya baktıkları” zaman görünenleri dile getirirler!..

 Fakat  bir çocuk hep  ana rahminde kalmaz ki-kalamaz ki; ya da, hep o ergenliğin “kendinde şey” anlayışında kalınmaz ki!! Gelişmenin   belirli bir noktasında,  eskinin içinden çıkıp gelen  güçler   kendi ayaklarının üzerinde yürümeye başlarlar. İşte, tam bu nokta ideolojinin  sınırlarını belirleyen-onun kabuklarının çatladığı  noktadır da...   

 Toplumsal süreçler söz konusu olduğu zaman tabi bu doğum öyle dokuz ay falan gibi kısa bir zaman dilimi içinde olup bitmiyor!!. Hele hele, toplumsal bir bebeğin  kendi ayaklarının üzerinde yürür hale gelmesi daha da uzun yıllara  yayılıyor...

 Örneğin, 1789'u düşünelim. “Burjuva devrimi” deyip lafı bitiriyoruz hemen! Tamam  ama, bu ne demektir? Herşey bitiyor mu öyle bir anda?   Çocuk doğuyor belki o an, ama süreç devam ediyor  sonra... Ta ki, o cocuk kendi ayaklarının üzerinde yürür hale gelene kadar mücadele   sürüyor...

 Ne zaman ki, çocuk büyür ve kendisi için varolan, kendi dizginlerini  ele alarak hayat yollarında ilerlemeye çalışan  bir yetişkin haline gelir, o andan itibaren artık mücadele de  bir bütün olarak eskiyle- eskinin içindeki güçlerle- yeni arasındaki mücadele haline dönüşecektir. Evet, bu andan itibaren de   ortada  gene  iki "taraf" vardır!.. Ama artık bu, kendi içindeki “zıtlıklara”-“taraflara”- rağmen, bir bütün olarak  eski sistemin tarafı  ve yeninin tarafı olarak  şekillenir. Eskinin içindeki “zıt” kutuplar-“taraflar”-  yeninin karşısında eskiyi temsil eden tek bir taraf haline gelirlerken, yeni de kendi yolunda ilerlemeye çalışır...

Diyalektik anlamda eskinin içindeki  mücadelelere örnek olarak karı-koca kavgalarını, ya da feodallerle köylülerin kavgasını veya burjuvaziyle işçi sınıfının kavgasını gösterebiliriz!!..  Eskiyle yeni arasındaki mücadeleye örnek ise, bir bütün olarak   eski aile yapısı  ile onun içinden çıkıp gelen çocuk arasındaki mücadeledir; ya da,   bir bütün olarak feodal sistemle  kapitalist sistem arasındaki mücadeledir.  Dikkat ederseniz bütün bu süreçlerde hep varolan  bir sistemin içindeki   “taraflar”  arasında mücadele sürerken, bunun  yanı sıra  bir de hep gelişmekte olanı temsil eden ve aslında geleceği belirleyen  üçüncü bir taraf var!..   

Hani "yeni Türkiye"  tartışmaları yapılıyor ya!... Burada da gene aynı diyalektiktir sürece  damgasını vuran. Yeni Türkiye için mücadelenin eskinin içindeki “tarafların” egemenlik mücadelelerine indirgenemeyeceğini  söylemek istiyorum!... Her durumda, "taraf olmayan bertaraf olur"  mantığına kanarak eskinin içindeki taraflardan biriyle bütünleşerek  gelişene yeni doğmaya çalışana gözlerimizi kapamayalım... Hep önümüze bakalım... Ana rahminin içi çok karanlık görünse de, “gece ne kadar karanlıksa ay da o kadar parlak doğar” deyişine güvenelim! Gözlerimiz hep karanlığın ötesindeki o ışığı arasın, pusulamız hep o olsun!.. Yeni Türkiye'yi yeni Türkiye'ye ait güçlerin  inşa edebileceğini unutmayalım... 

AK Parti’yi mi destekliyorsunuz, tamam olabilir; ama bu sizin,  “aman ha eleştirirsem  karşı tarafın işine yarar”  diyerek Erdoğan’ın   yaptığı  hataları, yanlışları görmenize,  hatta bunları yüksek sesle dile getirmenize engel olmasın!... 

HDP’ye mi oy vereceksiniz, tamam olabilir; ama bu sizi basit bir Erdoğan düşmanlığına esir ederek basiretinizi bağlamasın!... Amacın “bağcıyı dövmek değil üzümü yemek olduğunu” hiç unutmayın... 

Kimin ne söylediğine, kendini nasıl tanımladığına değil, nerede durduğuna bakın!.. Ve unutmayın ki gerçekte iki taraf vardır: Kendi içindeki  birbirine “düşman” hale gelmiş “taraftarlarıyla” birlikte “Eski Türkiye’nin” tarafı  ve  “yeni Türkiye’nin tarafı”!..

 “Hani nerde o ikincisi, birincileri anladık ama   yeni Türkiye’yi kim temsil ediyor bugün” mü dediniz?  O, hepimizin-bir bütün olarak eski Türkiye’nin içindeki potansiyel gerçekliktir... Eski Türkiye’nin antika yanlarını törpüleyin,  yanlış olduğunu düşündüğünüz, ama eskinin içindeki  “taraftarlık” pozisyonunuzdan dolayı rajonu bozmamak için  görmezlikten geldiğiniz  şeyleri  hiç korkmadan yüksek sesle söyler hale gelin,  işte o zaman bu sizin için de bir nitelik değişimi  haline gelecek, o an eskiyle yeni arasındaki “Sırat Köprüsünden” geçerek siz de bu tarafa geleceksiniz... Bakın ben hiç sormuyorum kendime nerede o yeni Türkiye diye!!.. 

7 Haziran sonrası “Kıyametinde” buluşmak üzere!!.. (“Kıyam etmek” dirilmek, uykudan uyanmak demektir!)